ŞEHÂDET
ŞEHÂDET
I. İKİ ŞÂHİTLİĞİN FARKI
İnsan, hayatı boyunca şâhitlik eder. Bir şeye doğru der, bir şeye yanlış der; bir şeyi sever, bir şeyi reddeder. En büyük sözü ise Kelime-i Şehâdet'tir : “Eşhedü...”
Fakat çoğu zaman şu hakikati gözden kaçırır : O şehâdet etmeden önce de bir Şâhit vardır.
O Şâhid, eş-Şehîd olan Allah’tır.
İşte bütün mesele, bu iki şâhitliği birbirine karıştırmamakta yatar.
Allah’ın Şâhitliği mutlak, ezelî ve kuşatıcıdır. O, yalnızca yaptıklarımızı değil; niyetimizi, yönelişimizi, kalbimizden geçenleri ve henüz dile dökülmemiş düşüncelerimizi de bilir. O’nun Şâhitliği, bizim Onu kabul etmemize bağlı değildir. Mü’min de O’nun huzurundadır; inkâr eden de. Samimi olan da O’nun önündedir; riyakâr olan da.
Bu yüzden Allah’ın Şâhitliği ontolojiktir. Varlığının ayrılmaz bir hakikatidir.
İnsanın şehâdeti ise bambaşkadır.
Biz, “eşhedü...” dediğimizde Allah’a yeni bir bilgi vermeyiz. O’nun bilmediği bir şeyi haber vermeyiz. O’nun Şâhitliğini tamamlamayız. Bilakis, O’nun zaten Şâhit olduğu hakikate kendi irademizle katılırız.
Şehâdet, Allah’ın bilgisine katkı değil; insanın hakikate yönelişidir.
İşte bu yüzden Kelime-i Şehâdet, yalnızca bir inanç cümlesi değildir. Aynı zamanda bir yön tayinidir. İnsan, bütün varlığıyla “ben de bu hakikatin şâhidiyim.’ demektedir.
Fakat burada çok ince bir çizgi vardır.
Allah’ın Şâhitliği ile insanın şehâdeti birbirini doğrulamıyorsa, orada ihlâs yoktur.
Dil, “eşhedü...” derken, kalp başka bir ilâhın peşindeyse; söz, tevhîdi söylerken hayat şirki besliyorsa; insan, Allah’ı şâhit gösterirken Allah onun kalbindeki başka yönelişlere Şâhit oluyorsa, problem Allah’ın Şâhitliğinde değildir. Problem, insanın kendi şehâdetindedir.
İhlâs tam da burada/n doğar.
İhlâs, Allah’ın bizi görmesini sağlamak değildir; zaten O her an bizi görmektedir.
İhlâs, Allah’ın zaten Şâhit olduğu "şeyi" kalple yaşamaktır.
Başka bir ifadeyle ihlâs; Allah’ın Şâhitliği ile kulun şehâdeti arasındaki uyumdur.
Bu sebeple riyâ, yalnızca insanlara gösteriş değildir. Riyâ, insanın Allah’ın Şâhit olduğu kalbiyle, insanlara gösterdiği yüz arasında mesafe üretmesidir. Bu mesafenin ontolojik bir gerçekliği yoktur; bu, yalnızca insanın yanlış epistemesinde yaşar. Hakikatte ise Allah, o mesafeyi de görmektedir.
Böyle bakıldığında Kelime-i Şehâdet her gün yeniden söylenmesi gereken bir Söz olmaktan öte, her an yeniden yaşanması gereken bir hâldir.
Çünkü insanın söylediği “eşhedü...” ile Allah’ın kesintisiz Şâhitliği her an karşı karşıyadır.
Tevhîd, işte bu karşılaşmada/n doğar.
Kulun şehâdeti, Allah’ın Şâhit olduğu hakikate uydukça ihlâs meydana gelir; ayrıldıkça zeyğ, vesvese ve nihayet şirk riski baş gösterir.
Sonunda geriye tek bir soru kalır : Allah’ın her an Şâhit olduğu bir hayatın içinde, benim şehâdetim O’nun Şâhitliğiyle ne kadar örtüşüyor?!.
İşte hesap günü sorulacak sorulardan biri de budur.
Çünkü Allah’ın Şâhitliğinde hiçbir eksiklik yoktur.
Eksik olan, çoğu zaman insanın kendi şehâdetidir.
II. ŞEHÂDETİN BİZDEKİ YANSIMASI
Allah’ın eş-Şehîd oluşu değişmez. O, her an ve her hâlde kuluna Şâhittir. Fakat bu İlâhî Şâhitlik, kulda nasıl bir hâl meydana getirir?!.
İşte şehâdetin bizdeki yansıması bu sorunun cevabıdır.
Şehâdet, önce dilde başlar; fakat dilde tamamlanmaz.
“Eşhedü...” diyen insan, yalnızca bir cümle kurmaz; bütün varlığıyla bir istikâmeti kabul eder. Çünkü şâhitlik, bilgi vermek değil; hakikate bağlanmaktır.
Allah’ın sürekli Şâhit olduğunu idrak eden insanın ilk kazancı ihlâstır.
Artık insanların görmesi veya görmemesi belirleyici olmaktan çıkar. Çünkü asıl Şâhit ondan hiç ayrılmamaktadır.
Bu idrak, riyâyı içeriden çözer.
İkinci yansıma murakabedir.
Murakabe, korku içinde yaşamak değildir; Allah’ın Huzurunda bulunduğunu unutmamaktır. İnsan, yalnız kaldığında da kalabalık içindeyken de aynı Rabbin Huzurundadır. Böylece yalnızlık ile kalabalık arasındaki ahlâk farkı giderek ortadan kalkar.
Üçüncü yansıma istikâmettir.
Şehâdet yalnızca sözü değil, yönü de belirler. İnsan her kararında şu soruyla karşılaşır : Bu tercihim, ‘eşhedü’ dediğim hakikati doğruluyor mu; yoksa yalanlıyor mu?!.
Böylece şehâdet, geçmişte söylenmiş bir cümle olmaktan çıkar; bugünü yöneten bir ölçü hâline gelir.
Dördüncü yansıma emanettir.
Şâhit olan kişi, gördüğü hakikati gizleyemez. Tevhîde şâhitlik eden bir kalp, hayatını da o şâhitliğin emaneti olarak yaşamaya başlar. Sözüyle ameli arasındaki mesafe azaldıkça şehâdet olgunlaşır.
Beşinci yansıma ise tevazûdur.
Çünkü insan bilir ki, kendisi şâhitlik etmektedir; fakat kendisine de Şâhit olunmaktadır.
Bu idrak, kibri kökünden sarsar.
İnsan başkalarının hâkimiyeti altında değildir; fakat kendi nefsinin de mutlak hâkimi değildir. Her an Rabbi tarafından görülmekte, bilinmekte ve kuşatılmaktadır.
İşte gerçek hürriyet de burada/n başlar.
Çünkü insan, insanların bakışından kurtulup Allah’ın Şâhitliğiyle yaşamaya başladığında, beşerin alkışından da yergisinden de özgürleşmeye başlar.
Sonunda Şehâdet, sadece dilde söylenen bir söz olmaktan çıkar; insanın hâline dönüşür.
Artık onun yürüyüşü şehâdettir.
Susması şehâdettir.
Konuşması şehâdettir.
Kazancı da kaybı da şehâdettir.
Çünkü o, her an kendisini gören Rabbine uygun bir yöneliş içinde yaşamaya çalışmaktadır.
İşte şehâdetin bizdeki en derin yansıması budur : Kulun bütün hayatının, Allah’ın kesintisiz Şâhitliğine verilen sessiz ve sürekli bir cevap hâline gelmesi.
O zaman “eşhedü...” sadece dille söylenen bir ikrar değildir.
Hayatın tamamı, O kelimenin yaşayan tefsiri olur.
III. YALANCI ŞÂHİTLİK
Şâhitlik, hakikati olduğu gibi bildirmektir.
Bu sebeple en büyük şâhitlik, hakikatin kendisine yapılan şâhitliktir : “Eşhedü en lâ ilâhe illAllah...”
Fakat insanın dili ile kalbi birbirinden ayrıldığında, şâhitlik de yaralanır.
İşte buna yalancı şâhitlik denir.
Yalancı şâhitlik, yalnızca mahkemelerde gerçeği çarpıtmak değildir. En büyük yalancı şâhitlik, insanın kendi varlığı hakkında yalan söylemesidir.
Dil tevhîdi söylerken, kalp başka ilâhlara bağlanıyorsa...
Dil Allah’a güvendiğini söylerken, hayat servete, makama, güce veya nefse dayanıyorsa...
Dil, “Allah yeter” derken, korkularını beşere teslim ediyorsa...
Orada şâhitlik vardır; fakat doğru şâhitlik yoktur.
Çünkü Allah, yalnızca söze değil, sözü doğuran kalbe de şâhittir.
İnsan başkalarını aldatabilir. Kendisini de uzun süre kandırabilir. Fakat Allah’ın Şâhitliği karşısında hiçbir yalancı şâhitlik ayakta kalamaz.
Bu yüzden yalancı şahitliğin ilk mağduru başkaları değil, insanın kendisidir. Çünkü insan, hakikati değiştiremez; yalnızca hakikatle bağını zayıflatır.
İşte riyânın özü de budur.
Riyâ, insanların gözünde doğru görünme çabasıdır.
Yalancı şâhitlik ise Allah’ın zaten bildiği hakikati, kendinden bile gizlemeye çalışmaktır.
Bu yüzden riyâ, yalancı şâhitliğin görünür yüzüdür.
Şirk ise onun en ağır sonucudur.
İnsan, tekrar edilen tercihlerle kalbinde başka merkezler kurmaya başladığında, dili hâlâ tevhîdi söyleyebilir; fakat hayatı başka ilâhlara şâhitlik etmeye başlamıştır.
İşte Kur’an’ın münafıklık konusundaki sert uyarılarının sebebi budur.
Sorun, söz söylemek değildir.
Sorun, sözün kalpte karşılığının bulunmamasıdır.
İhlâs ise bunun tam tersidir.
İhlâslı insan kusursuz değildir. Hata eder, düşer, tövbe eder. Fakat şâhitliğiyle hayatı arasında bilerek bir ayrılık üretmez.
Kalbiyle dili yeniden aynı hakikatte buluşsun diye Rabbine yönelir. Çünkü bilir ki, hesap gününde Allah bizim sözlerimizi öğrenmeyecek, zaten biliyor.
O gün ortaya çıkacak olan, sözümüz ile kalbimiz arasındaki mesafedir.
İnsan sonunda şu soruyla baş başa kalacaktır : Ben hayatım boyunca neye şâhitlik ettim?!.
Dilimle söylediğim hakikate mi, yoksa yaşarken bağlandığım sahte ilâhlara mı?!.
İşte gerçek mahkeme, bu iki şâhitlik arasındaki farkın ortaya çıktığı gündür. Çünkü Allah’ın Şâhitliği hiç yanılmaz.
Yanılabilen tek şâhit, insandır.
Ve insanın en büyük kurtuluşu, kendi şâhitliğini Allah’ın Şâhit olduğu hakikate yeniden uydurabilmesidir.
IV. ŞÂHİTLİK VE ŞEHÎDLİK
Allah, eş-Şehîd olandır.
O’nun Şâhitliği ezelîdir, ebedîdir ve kesintisizdir. O, yalnızca amellerimize değil; niyetlerimize, kalplerimize, yönelişlerimize ve henüz dile gelmemiş düşüncelerimize de Şâhittir.
Kul ise “eşhedü...” der. Fakat bu şehâdet, Allah’a yeni bir bilgi vermek değildir. Allah zaten bilmektedir. Kulun şehâdeti, Allah’ın zaten Şâhit olduğu hakikati kabul etmesi ve Ona yönelmesidir.
İşte ihlâs, bu iki şahitliğin birbirini doğrulamasıdır.
Kulun dili “eşhedü...” derken, kalbi de aynı hakikate yönelmişse; sözüyle hayatı birbirini destekliyorsa; Allah’ın Şâhit olduğu kalple insanın ilan ettiği şehâdet aynı istikamette buluşuyorsa, işte orada ihlâs vardır.
Şehâdet yalnızca dille söylenen bir söz değildir.
Şehâdet, yaşanması gereken bir hakikattir.
Bu yüzden hayatı ibâdet olmayanın şehâdeti olgunlaşamaz.
Çünkü ibâdet, yalnızca belirli vakitlerde yapılan fiiller değildir; tüm hayatın Allah’a yönelmiş hâlidir. Namaz ise bu yönelişin en açık, en sürekli ve en kuşatıcı tezahürüdür.
İnsan her secdede şehâdetini yeniler.
Her namaz, “eşhedü...” sözünün yeniden doğrulanmasıdır.
Böylece şehâdet : dile yerleşir. İhlâs kalbe yerleşir. İbâdet hayata yerleşir.
İşte bundan sonra Allah dilerse, şehîdlik o hayatın mührü olur.
Şehîdlik, ölümün değeri değildir.
Allah’a adanmış bir ömrün son cümlesidir.
Bu sebeple odak, ölme biçiminde değil; yaşama biçimindedir.
Çünkü Allah Katında değer kazanan, ölümün şekli değil; hayatın istikâmetidir.
Şehîd, ölüm anında şehîd olmaz.
Şehîd, hayatı boyunca Rabbine şâhitlik ederek yaşar; ölümü ise o şâhitliğin son tasdiki olur.
Bu yüzden Kur’an, dikkatimizi ölüme değil, diriliğe çevirir : “Siz Onları ölü sanırsınız. Oysa Onlar diridir; fakat siz bunun şuurunda değilsiniz.”
Sorun Onların diriliğinde değildir.
Sorun, bizim o diriliği okuyamayan idrakimizdedir.
Allah’ın katında diri olanı, biz ölümün diliyle anlamaya çalışırız.
Hâlbuki şehîdlik, ölüm fenomeni değil; dirilik fenomenidir.
Çünkü Allah için yaşayanın ölümü bir yok oluş değildir.
O, Rabbinin Katında diri olarak yaşamaya devam eder.
Rabbim...
Bana ölümü değil, Senin Rızân için yaşamayı öğret.
Şehâdetimi yalnızca dilimde bırakma.
Onu kalbime de indir.
Kalbimden de hayatıma taşı.
Hayatımdan da bütün amellerime yay.
Bana öyle bir ihlâs nasip et ki, Senin zaten Şâhit olduğun hakikatten hiçbir zaman ayrılmayayım.
Her namazım, Sana verdiğim şehâdeti yenilesin.
Her secdem, nefsimden biraz daha uzaklaştırıp Sana biraz daha yaklaştırsın.
İnsanların övgüsünü değil, Senin Rızânı arayan bir kalp ihsân eyle.
Ve eğer rahmetin ve hikmetin gereği olarak beni Senin yolunda can veren kullarının arasına yazacak olursan, bunu bana bir üstünlük değil, kabulünün bir alâmeti eyle.
Rabbim...
Şehâdetim, hayatımı doğrulasın.
Hayatım, şehâdetimi doğrulasın.
Ve Sen, sonsuz rahmetinle onları kabul buyur.
Beni ölümü konuşanlardan değil; diriliği yaşayanlardan eyle.
Çünkü biliyorum ki; şehâdet dille başlar, ihlâsla derinleşir, ibâdetle hayata yayılır ve Sen dilediğinde de şehîdlikle mühürlenir.
İşte o gün, Huzurunda yalnızca niyazım şu olacak : Rabbim! Sen zaten her hâlime Şâhittin. Ben de, gücüm yettiğince, hayatımla buna şâhitlik etmeye çalıştım. Kabul buyur.
Rabbim! İlmimi artır.
Rabbim! İlmimi hâle dönüştür.
Rabbimiz! Bizleri, Hakka şâhitlik eden ve şâhitliğini hayatıyla doğrulayan kullarından eyle. Kalplerimizi eğriltme, bize Katından rahmet ihsân eyle. Şüphesiz lütfu en bol olan Sensin.
Âmin.
Yorumlar
Yorum Gönder