HATLAR NEREDE KOPTU?!.
HATLAR NEREDE KOPTU?!.
Batı düşüncesindeki asıl kırılma, çoğu zaman Nietzsche’nin “Tanrı öldü.” sözüyle başlatılır. Oysa bu ifade, bir başlangıç değil; uzun bir tarihsel sürecin ulaştığı son duraklardan biridir. Hatlar çok daha önce kopmaya başlamıştır.
Kanaatimizce bu kopuşun ilk büyük eşiği Descartes’tir. Descartes, Tanrı’yı inkâr etmez; aksine Tanrı’yı bilginin güvencesi olarak kabul eder. Ancak düşüncenin hareket noktasını “Rab” değil, “ben” yapar. “Düşünüyorum, öyleyse varım.” önermesiyle birlikte, bilen özne, hakikatin başlangıç noktası hâline gelir. Böylece epistemoloji, ontolojinin önüne geçer.
Bu değişim ilk bakışta küçük görünse de, sonraki iki asırlık düşünce tarihini belirleyen esas kırılma burada yaşanır. Çünkü insan, hakikati artık öncelikle Rabbin rubûbiyetinden değil, kendi aklından hareketle kurmaya başlar.
Hegel, bu çizgiyi en sistematik biçimde geliştirir. Onda Tanrı, tarihte kendini açan Mutlak Tin olarak yorumlanır. Ardından Feuerbach, Tanrı’yı, insanın yüceltilmiş özü olarak açıklar. Marx, tarihi, ekonomik ilişkiler üzerinden okur. Schopenhauer, varlığın temelinde kör istenci görür. Nietzsche ise güç istencini öne çıkarır.
İlk bakışta birbirine zıt görünen bu düşünceler, aslında aynı tarihsel soruya farklı cevaplar vermektedir. Mesele, Tanrı’nın varlığından önce, insan hayatındaki belirleyici merkezin ne olacağıdır.
19. yüzyılda Tanrı bütünüyle inkâr edilmiş değildir. Hatta birçok düşünür Tanrı’dan söz etmeye devam eder. Fakat Tanrı, giderek hayatın içinden çekilir; aklın, metafiziğin ve felsefenin konusu hâline gelir. Rubûbiyetten çok Ulûhiyet tartışılır. Allah’ın âlemleri terbiye eden, yöneten, hidayet eden ve sürekli fiilde bulunan Rab oluşu geri planda kalırken, O daha çok zihnin tartıştığı soyut bir kavrama dönüşür.
Bu dönüşümde kilisenin tarihî uygulamalarının da büyük payı vardır. Engizisyonlar, aforozlar, din adına kurulan baskı düzenleri ve özellikle Lizbon Depremi gibi sarsıcı hâdiseler, Batı insanının Tanrı tasavvurunu derinden etkilemiş; birçok düşünürün zihninde “gaddar Tanrı” imgesi oluşmuş; buna tepki olarak akıl, insan ve tarih öne çıkarılmıştır.
Fakat kanaatimizce asıl problem burada değildir. Asıl problem, insanın Rab’dan = Rubûbiyetten kopmasıdır.
Bu dönemde (Aydınlanma çağında ve 19. yüzyılda) insan, “ben kendi kendime yeterim.” demeye başlamış; “aklım var; kendim düşünür, kendim karar verir, kendim kendi yolumu bulurum.” iddiasını yüksek sesle dile getirmeye başlamıştır.
Oysa Kur'an’ın teklif ettiği dünya tasavvurunda akıl da kuldur. Aklın Rabbi de Allah’tır. Kur'an aklı reddetmez; aksine sürekli akletmeye çağırır. Fakat aklın rubûbiyetten bağımsızlaştırılmasını kabul etmez. Sorun akıl değil; aklın kendisini yeterli görmesidir.
Bu sebeple modern insanın yaşadığı kriz, önce ateizm krizi değil, rubûbiyet krizidir.
Rubûbiyet kaybolunca Ulûhiyet soyutlaşır. Ulûhiyet soyutlaşınca ubûdiyet şekle dönüşür. İnsan artık Rabbini “yaşayarak” tanımaz; sadece ‘hakkında konuşulan bir Tanrı’ fikrine sahip olur.
Hâlbuki Kur'an’ın ilk sûresi bambaşka bir kapı açar : “Elhamdülillâhi Rabbi’l-âlemîn.”
Kur'an, Allah’ı önce “Rabbü’l-âlemîn” olarak tanıtır. Çünkü insan, Allah’ı önce Rubûbiyetiyle tanır. O’nun âlemlerde tecellî eden İsim ve Sıfatlarını okur; yaratmayı, yaşatmayı, hidayeti, rahmeti, hikmeti ve adâleti görür. İşte bu okuma, Rubûbiyet bilincidir. Ben buna teo-epistemoloji diyorum.
Bu rubûbî tecellîler yalnızca bilinmez; aynı zamanda yaşanır. İnsan nimetle, imtihanla, rahmetle, mağfiretle, hidayetle ve duâ ile Rabbinin Rubûbiyetini tecrübe eder; bu da teo-fenomenolojidir.
İnsan, Rubûbiyeti hem bilip hem yaşadığında şu hükme ulaşır : “Ancak ve ancak böyle bir Rab, ilâh olabilir.”
İşte, böyle bakılırsa, Ulûhiyet, Rubûbiyetin inkârı değil; Rubûbiyetin tasdikidir. Bunun tabiî sonucu ise ubûdiyettir. Kul, Rabbini tanıdığı için O’na kulluk eder.
Ve nihayet Hamd doğar.
Hamd, başlangıç değil; Rubûbiyetin bilinmesi, yaşanması ve ubûdiyetle karşılanmasının ardından kulun dilinden ve hâlinden yükselen bilinçli şâhitliktir.
Dolayısıyla hatların koptuğu yer, Tanrı’nın inkâr edildiği yer değildir. Hatlar, Rubûbiyetin hayattan çekildiği yerde kopmuştur.
Rubûbiyet kaybolunca, akıl mutlaklaşmış, insan yalnızlaşmış, varlık anlamını yitirmiş ve sonunda modern insan, Schopenhauer’ın kötümserliğinden Nietzsche’nin nihilizmine kadar uzanan büyük varoluş krizleriyle yüz yüze kalmıştır.
Kanaatimizce yeniden kurulması gereken ilk hat da burasıdır : Rubûbiyetten Ulûhiyete, Ulûhiyetten ubûdiyete uzanan yol. Çünkü ancak böyle bir Rab, ilâh olabilir; ancak böyle bir ilâha kulluk edilebilir.
Bağın/bağlantının koptuğu yer burası. = Rabbin (Tanrı’nın) değil, Rubûbiyetin inkârı. Bu bağ/bağlantı kopunca Rab = Tanrı hayattan kopmuş, göğe uçmuş; O’nun yerini yerde/yeryüzünde Tanrı’dan kopuk akıl almıştır. Bu akıl da bizi “buraya” = modern insanı anlam krizine, yalnızlığa, yabancılaşmaya ve nihayet kötümserliğe kadar uzanan bir sürece taşımıştır. Bknz. Şekil : A. = Bugünkü dünya manzarası.
Bizi bekleyen - bekleyen değil, içine çeken - tehlike de bu. Eğitimde, kültürde, sanayi, ticaret, medya ve teknolojide = her alanda yaşanan batılılaşma maceramıza bir de buradan baksak iyi olur. Tüm alanlarda, batıda olduğu gibi Tanrı yok, Rubûbiyetten kopuk akıl var.
Yorumlar
Yorum Gönder