KULLUĞUN HAYATTAKİ TEZAHÜRLERİ
Kulluğun Hayattaki Tezahürleri
Kulluk, sadece inanılan bir düşünce, sadece söylenen bir söz veya sadece taşınan bir kimlik değildir; aynı zamanda insanın hayatında görünür hâle gelen bir hakikattir. Bir insanın Rabbi ile kurduğu ilişki, en açık biçimde fiillerinde, tercihlerinde, ahlâkında ve hayatı yaşama tarzında tezahür eder.
Bu sebeple kulluk, “Ben ile Sen” arasındaki canlı ilişkinin hayata yansımasıdır. Buradaki “Sen”, Allah’tır; “Ben” ise O’nun muhatabı olan kuldur. Bu ilişkinin doğruluğu, sadece dilde kalan bir ikrarla değil; aynı zamanda hayatın içinde ortaya çıkan tezahürlerle anlaşılır.
Sadece “Ben” diyen insan, fiillerini kendisine mal ederek Allah’ı hayatın dışına iter. Sadece “Sen” diyen insan ise, kendisini iradesiz bir varlığa dönüştürerek sorumluluğunu silikleştirir. Kur'an ise bu iki ucu birlikte reddeder. Ne insanı mutlak fâil yapar ne de onu iradesiz bir varlığa indirger.
Nisâ sûresinin 78 ve 79. âyetleri bu dengeyi dikkat çekici bir şekilde kurar. “De ki : Hepsi Allah katındandır. = Kul : Küllün min ındillah.” buyurarak hiçbir fiilin ve hiçbir olayın Allah’ın hükümranlığı, ilmi ve tasarrufu dışında olmadığını bildirir. Ardından, “sana gelen kötülük ise kendindendir.” buyurarak kötülüğün ahlâkî sorumluluğunu insana yükler. Böylece Kur'an, ilâhî hâkimiyet ile insanın sorumluluğunu birbirine karıştırmadan birlikte temellendirir.
Kul yaratmaz; fiil işler. Allah’ın verdiği güç, irade, zaman ve imkân alanı içinde tercih eder. Bu sebeple kulun işlediği hiçbir fiil Allah’ın tasarruf alanının dışında değildir; fakat hiçbir günahın (kötülüğün) sorumluluğu da Allah’a yüklenemez. İşte kulluk, bu dengeyi yaşayabilmektir.
Bu noktada Tanrı tasavvuru belirleyici hâle gelir. Eğer Allah, sadece âlemi yaratıp kenara çekilmiş pasif bir varlık olarak tasavvur edilirse, kulluk zamanla insan merkezli bir ahlâka dönüşür. Eğer insan bütünüyle etkisiz görülürse, bu defa sorumluluk anlamını kaybeder. Kur'an’ın tanıttığı Allah ise ne pasif bir seyircidir ne de insanı kuklaya çeviren bir kudrettir. O; her an diri, her an bilen, her an gözeten, her an imkân veren, her an hükmeden ve her an hesaba çeken Rabdir.
Bu sebeple kulluk, sadece Allah’ın varlığına inanmak değildir; aynı zamanda O’nun Rabliğinin hayatın her alanında belirleyici olduğunu hissederek yaşayabilmektir. Kulluk, sadece bir inanç değildir; aynı zamanda inancın hayattaki tezahürüdür. Sadece bir iddia değil, aynı zamanda iddianın fiillerle doğrulanmasıdır. Sadece bir ikrar değil, aynı zamanda ikrarın ahlâka dönüşmesidir. Sadece bir kimlik değil, aynı zamanda kimliğin hayata yansımasıdır.
Gerçek kulluk, Allah’ın kul üzerindeki etkisinin; kulun da bu etkiye verdiği cevabın hayatın içinde görünür hâle gelmesidir. Merhamet, adâlet, doğruluk, emanet, sabır, infak ve salih amel, kulluğun hayattaki tezahürleridir.
Kısacası kulluk, sadece “Rabbim Allah'tır.” demek değil; aynı zamanda Allah’ın gerçekten Rab olduğu bir hayatı yaşamaktır. Tanrı tasavvurumuzun doğruluğu da en sonunda hayata nasıl yansıdığıyla anlaşılır. Rabbi, hayatın içinde diri ve etkin olan bir kulun hayatı da bu ilişkinin izlerini taşır. Böylece ne Allah pasifleştirilir ne de insan ilâhlaştırılır. Kulluğun hakikati, “Sen ile Ben”in, birbirine karıştırılmadan ve birbirinden koparılmadan aynı hayat içinde birlikte yaşanabilmesidir.
Kulluk, Sen (Allah, Ya Rabbî) deyip, Seni (Allah’ı, Rabbi) “görmezden ve duymazdan” gelmek de, bütün işleri Sen’e (Allah’a) havale/ihâle ederek kendi sorumluluğundan vazgeçmek de değildir.
Yorumlar
Yorum Gönder