CEMAAT, CEMİYET, TOPLUM, TOPLULUK VE ÜMMET

CEMAAT, CEMİYET, TOPLUM, TOPLULUK VE ÜMMET

I. Bölüm : Kavramlar ve Kur'an’ın Cemaat Tasavvuru

İnsan, tek başına yaşayabilen bir varlık değildir. Doğar, büyür, öğrenir ve hayatını başkalarıyla birlikte sürdürür. Bu sebeple tarih boyunca insanlar farklı birliktelikler oluşturmuş; bu birliktelikleri ifade etmek için de çeşitli kavramlar kullanmışlardır. Bunların başlıcaları; toplum, topluluk, cemaat, cemiyet ve ümmettir. Günümüzde bu kavramlar çoğu zaman birbirinin yerine kullanılmaktadır. Oysa her biri farklı bir insanî örgütlenme biçimine işaret eder.

Toplum, aynı coğrafyayı, tarihi ve kamusal hayatı paylaşan insanların oluşturduğu sosyal bütündür.

Topluluk, belirli bir amaçla veya tesadüfen bir araya gelmiş insan grubudur. Bir otobüs durağında bekleyen insanlar da bir topluluktur; fakat cemaat değildir.

Sosyolog Ferdinand Tönnies, insan birlikteliklerini iki temel tipe ayırır : Gemeinschaft (cemaat) ve Gesellschaft (cemiyet). Ona göre cemaat; organik, sıcak, samimi ve güvene dayalı ilişkilerin hâkim olduğu birlikteliktir. Cemiyet ise hukuk, sözleşme, çıkar ve iş bölümüne dayalı, daha mekanik ilişkilerin egemen olduğu modern örgütlenme biçimidir.

Bu tespit, sosyolojik bakımdan önemli olmakla birlikte, Kur'an’ın cemaat anlayışını açıklamak için yeterli değildir. Çünkü Tönnies’in cemaati büyük ölçüde tabii ve tarihî ilişkilerin ürünüdür. Aile, akrabalık, köy ve gelenek onun temelini oluşturur.

Kur'an’ın cemaati ise bunları aşar.

Kur'an’da cemaat; kan bağıyla değil, iman bağıyla kurulur. Ortak soy değil, ortak kulluk; ortak çıkar değil, ortak sorumluluk; ortak korkular değil, ortak ahlâk birleştiricidir.

Bu sebeple Tönnies’in cemaatine büyük ölçüde doğulur; Kur'an’ın cemaati ise inşâ edilir.

Bu inşânın temeli vahiydir. Onun harcı ahlâktır. Onu ayakta tutan ise ikâme-i salât ve îtâ-i zekâttır.

Dolayısıyla Kur'an’daki cemaat, yalnızca sosyolojik bir kategori değil, aynı zamanda ontolojik, ahlâkî ve medeniyet kurucu bir kavramdır. Kur'an, sadece var olan toplulukları tasvir etmez; olması gereken cemaati inşa etmeyi hedefler.

Bu yönüyle Tönnies’in cemaat anlayışı, Kur'an’ın cemaat tasavvuruna ancak bir giriş olabilir; fakat onun ulaştığı ufuk değildir. Tönnies, kaybolmaya yüz tutmuş bir toplumsal yapıyı analiz eder. Kur'an ise her çağda yeniden kurulabilecek bir cemaatin ilkelerini ortaya koyar.

İşte bu sebeple, bugün özlemini duyduğumuz şey sadece kalabalıklar içinde yaşamak değil; iman, güven, merhamet, adâlet ve sorumluluk etrafında yeniden cemaat olabilmektir.

II. Bölüm : Fâtihâ’nın “Biz” Dili ve İkâme-i Salâtın Toplumsal Boyutu

Kur'an’ın cemaat anlayışını anlamak için Fâtihâ sûresi üzerinde yeniden düşünmek gerekir. Çünkü Fâtihâ, sadece bir duâ değil; aynı zamanda mü’minin zihin ve hayat tasavvurunu inşâ eden bir metindir.

Dikkat çekici olan husus şudur : Fâtihâ’da kul, Allah’ın huzuruna “ben” diye değil, “biz” diye çıkar.

• “İyyâke na’budu” = Yalnız Sana kulluk ederiz.

• “Ve iyyâke nesteîn” = Yalnız Senden yardım isteriz.

• “İhdinâ’s-sırâta'l-müstakîm” = Bizi dosdoğru yola ilet.

Buradaki “nâ”, yani “biz”, son derece önemlidir. Kur'an daha ilk sûresinde mü’mine, bireysel bir benlik dili değil, cemaat dili öğretmektedir. Kulluk, sadece ferdî bir tecrübe değildir; aynı hakikate yönelen mü’minlerle birlikte yaşanan ortak bir sorumluluktur.

Belki de Fâtihâ’nın en önemli eğitimlerinden biri, “ene”den “nâ”ya geçiştir. Çünkü “ene”, nefsi merkeze alır; “nâ” ise, sorumluluğu paylaşmayı öğretir. Mü’min, Rabbinin huzurunda sadece kendisi için değil, bütün mü’minlerle birlikte konuşmayı öğrenir.

İşte bu “biz bilinci”, Kur'an’da ikâme-i salât ile görünür hâle gelir.

Kur'an’ın kullandığı ifade dikkat çekicidir : “Namaz kılın.” demekten çok, “salâtı ikâme edin.” buyurur. İkâme, ayağa kaldırmak, devam ettirmek, işler hâlde tutmak demektir. Bu sebeple ikâme-i salât, sadece belirli vakitlerde yerine getirilen ferdî bir ibâdet olarak anlaşılmamalıdır. O, aynı zamanda mü’minleri düzenli aralıklarla bir araya getiren, birbirinden haberdar eden ve ortak sorumluluk bilinci oluşturan bir hayat düzenidir.

Bunun için Kur'an’da ikâme-i salât ile îtâ-i zekât neredeyse daima birlikte zikredilir.

Bu birliktelik tesadüf değildir.

Çünkü ikâme-i salât, cemaati kurar; îtâ-i zekât ise o cemaatin ekonomik adaletini gerçekleştirir.

Düzenli olarak bir araya gelen insanlar birbirlerini tanır. Kimin hasta olduğunu, kimin yaşlandığını, kimin işsiz kaldığını, kimin borç altında ezildiğini, kimin yetim veya kimsesiz olduğunu bilir. Böylece zekât ve infak, rastgele yapılan bir yardım olmaktan çıkar; yaşayan bir cemaat içinde işleyen adâlet mekanizmasına dönüşür.

Gerçek anlamda işleyen bir cemaat olmadan, zekâtın Kur'an’ın öngördüğü fonksiyonunu tam olarak yerine getirmesi de güçleşir. Çünkü tanımadığınız insanın ihtiyacını bilemezsiniz. İhtiyacı bilmeden adâleti gerçekleştirmek de kolay değildir.

İslâm geleneğinde üç vakit üst üste cemaate gelmeyen kimsenin hâlinin araştırılması, hastanın ziyaret edilmesi, komşunun gözetilmesi ve muhtacın korunması, bu anlayışın tabiî sonucudur. Rivayet edilen, “cemaatte rahmet, ayrılıkta azap vardır.” sözü de bu hakikate işaret etmektedir.

Bu bakımdan namazın yalnızca bireysel boyutundan söz etmek, Kur'an’ın ortaya koyduğu geniş çerçeveyi daraltmak olur.

• İkâme-i salât, aynı zamanda sosyal bir kurumdur.

• İkâme-i salât, ekonomik adâletin altyapısıdır.

• İkâme-i salât, güven toplumunun mayasıdır.

• İkâme-i salât, istişarenin ve ortak sorumluluğun da zeminidir.

Kur'an’da “ikâme-i salât” (salâtı ayakta tutmak, canlı ve işler hâlde tutmak) ile “îtâ-i zekât” (zekâtı yerine ulaştırmak, hak sahiplerine vermek), neredeyse daima birlikte zikredilir. Bu, sadece iki ibâdetin peş peşe emredilmesi değil; aynı zamanda bir toplum modeli önermektir.

Dolayısıyla namaz, yalnızca kulun Rabbiyle kurduğu ilişkinin adı değildir. Aynı zamanda mü’minlerin birbirleriyle kurduğu güven, merhamet, dayanışma ve adâlet ilişkisinin de temelidir.

Kur'an’ın hedefi, sadece namaz kılan bireyler yetiştirmek değildir. Hedef; ikâme-i salât ile birbirini tanıyan, îtâ-i zekât ile birbirini gözeten, adâletle ayakta duran bir cemaat inşâ etmektir.

Böyle bir cemaat büyüdüğünde ümmet olur; ümmet ise aynı vahyin rehberliğinde yaşayan, farklı coğrafyalarda bulunsa da aynı ahlâk ve aynı sorumluluk etrafında birleşen büyük bir insanlık ailesine dönüşür.

III. Bölüm : Mescidden Camiye, Epistemik Kırılma ve Yeniden Cemaat Olabilmek

Buraya kadar cemaatin Kur'an’daki anlamını ve ikâme-i salât ile îtâ-i zekât arasındaki organik ilişkiyi ele aldık. Ancak bugün bu bütünlüğü görebilmemizi zorlaştıran tarihî bir dönüşüm üzerinde de durmak gerekir.

Kanaatimizce burada sadece semantik (anlamla ilgili) değil, aynı zamanda epistemik (bilgi ve anlama biçimiyle ilgili de) bir kırılma yaşanmıştır.

Bunun en dikkat çekici örneklerinden biri, mescid kavramından cami kavramına geçiştir.

Kur'an’ın kullandığı temel kavram mesciddir. Mescid, “secde edilen yer” demektir. Secde burada sadece bedensel bir hareket değildir; aynı zamanda Allah’a teslimiyetin, kulluğun ve ikâme-i salâtın fiilî ifadesidir. Bu sebeple mescid de, öncelikle bir bina değil; kulluğun ve cemaatin hayata geçtiği mekândır.

Zamanla cami kelimesi yaygınlaşmıştır. Sözlük anlamı itibarıyla “toplayan, bir araya getiren” demek olan bu kelime güzel ve anlamlıdır. Ancak tarih içinde giderek daha çok binanın adı hâline gelmiştir.

İşte kanaatimizce “epistemik kırılma” tam da burada başlamaktadır.

Anlam, secdeden binaya; fiilden kuruma; yaşayan cemaatten fizikî yapıya doğru kaymıştır.

Bunun sonucu olarak ikâme-i salât, Kur'an’daki geniş anlamından uzaklaşarak büyük ölçüde bireysel olarak edâ edilen namazla ve mekânla (= camii ile) özdeşleştirilmiştir. Böylece salâtın cemaat kuran, sosyal dayanışmayı sağlayan, zekâtı işlevsel hâle getiren ve adâleti besleyen yönü zamanla arka planda kalmıştır.

Benzer bir kavramsal dönüşümün cemevi kelimesi üzerinde de düşünülmesi mümkündür. Burada amaç herhangi bir mezhebi veya kurumu eleştirmek değildir. Mesele, kavramların düşünceyi; düşüncenin de hayatı biçimlendirdiğini fark edebilmektir.

Çünkü epistemik kırılmalar sessiz gerçekleşir.

Önce kavramlar değişir; sonra kavramların taşıdığı anlam dünyası değişir.

Ardından bilgi değişir.

Bilgi değişince kurumlar değişir.

Kurumlar değişince de dinin yaşanış biçimi değişir.

Bu sebeple kavramların tarihini incelemek, sadece dil araştırması yapmak değildir; aynı zamanda hakikati arama çabasıdır.

Modern Toplum ve Cemaat Sorunu

Modern toplum, teknik ve kurumsal bakımdan büyük bir başarı göstermiştir. İletişim hızlanmış, şehirler büyümüş, devlet kurumları güçlenmiş ve hayat birçok bakımdan kolaylaşmıştır.

Buna karşılık insanlar arasındaki organik, sıcak ve güvene dayalı ilişkiler büyük ölçüde zayıflamıştır.

Bugün aynı apartmanda yaşayan insanlar birbirlerini tanımamaktadır. Aynı mahallede yaşayanlar birbirlerinin dertlerinden habersizdir. Kalabalıklar büyümüş; fakat cemaat küçülmüştür.

Modern devlet, nüfusu tanıyabilir; vergi toplayabilir; güvenliği sağlayabilir; sosyal yardım yapabilir; fakat kardeşliği, merhameti ve gönüllü dayanışmayı tek başına üretemez. Çünkü bunlar hukukla değil, ahlâkla; kurumlarla değil, insan ilişkileriyle oluşur.

İşte Kur'an’ın öngördüğü cemaat tam da burada modern toplumdan ayrılır.

Tönnies’in özlemini duyduğu cemaat, büyük ölçüde tarihî ve tabiî şartların ürünüdür. İnsanlık tarihinin çeşitli dönemlerinde sıcak ve organik topluluklar da görülmüştür. Ancak Kur'an’ın hedeflediği cemaat, tarihî veya tabiî şartların ürünü değil; vahyin rehberliğinde bilinçli olarak inşâ edilen ahlâkî bir topluluktur. Bu sebeple özlemini çektiğimiz şey, geçmişe dönmek değil; Kur'an’ın ilkeleri doğrultusunda yeniden “organik cemaat” olabilmektir.

Kur'an’ın hedeflediği cemaat, vahyin rehberliğinde bilinçli olarak inşâ edilen ahlâkî bir topluluktur.

Tönnies, kaybolan bir geçmişi anlatır.

Kur’an, kurulabilecek ideal bir geleceği gösterir.

Bu sebeple özlemini çektiğimiz şey, geçmişe dönmek değil; Kur'an’ın ilkeleri doğrultusunda yeniden o ideal cemaati inşâ edebilmektir.

Böyle bir cemaatte :

• İnsanlar birbirini tanır.

• Birbirine güvenir.

• Birbirinin derdiyle dertlenir.

• İkâme-i salât ile bir araya gelir.

• Îtâ-i zekât ile paylaşır.

• Adâlet ile ayakta durur.

• Ve nihâyet ümmet olma şuuruna ulaşır.

Kur'an’da ikâme-i salât ile îtâ-i zekâtın birçok ayette birlikte zikredilmesi de (2/43, 2/110, 24/56, 73/20), bu iki ilkenin birbirinden ayrılmaz olduğunu gösterir.

Sonuç ve Duâ

Bugün yeniden sormamız gereken soru şudur : Biz namazı mı koruduk; yoksa Kur'an’ın inşâ etmek istediği ikâme-i salât düzenini mi?!.

Bu soru, (hâşâ) namazı küçümsemek için değil; onu Kur'an’ın gösterdiği bütünlük içinde yeniden düşünmek içindir.

Temennimiz, kalabalıklar içinde yalnızlaşan insanın yeniden, böyle bir cemaati kurması; bu cemaatin kurduğu adâleti ve bu adâletin kurduğu ümmet şuurunu doğurmasıdır.

Rabbimizden niyazımız; bizi “ene” (= ben) ile sınırlananlardan değil, Fatihâ’nın diliyle “nâ” (= biz) diyebilenlerden eylemesidir. “İhdinâ”, “na’budu” ve “nesteîn” diyerek, kulluğu yalnız kendisi için değil, bütün mü’minlerle birlikte yaşayanlardan eylemesidir.

Rabbimizden bizi, ikâme-i salât ile dirilen, zekât ile paylaşan, adâlet ile ayakta duran; cemaat olmayı bilen ve ümmet olma şuurunu yeniden kuşanan kullarından eylemesini niyaz ederiz.

Âmin Yâ Muîn.

.....

Not : Bu yazıda “namaz” kelimesi, Türkçedeki yaygın kullanımı sebebiyle yer yer kullanılmaktadır. Asıl vurgu, Kur'an’ın kullandığı “ikâme-i salât” kavramınadır. Çünkü burada tartışılan mesele, yalnızca bir ibâdetin nasıl edâ edildiği değil; ikâme-i salâtın inşâ ettiği bireysel, sosyal, ekonomik ve siyasal hayat düzenidir.

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

MÂÛN NE DİYOR?!.

KİP

HAYATIN GAYESİ