YATIRIM
Yatırım : Batmayan Ticaretin Fenomenolojisi
İnsan, hayatı boyunca yatırım yapar. Kimi parasını, kimi bilgisini, kimi zamanını, kimi emeğini, kimi sevgisini ve kimi de bütün ömrünü bir şeye yatırır. Bu yüzden yatırım, sadece ekonomik bir kavram değil; insanın neye inandığını, neyi değerli gördüğünü ve hangi yöne yürüdüğünü gösteren varoluşsal bir tercihtir.
Modern ekonomi yatırımları kısa, orta ve uzun vadeli diye sınıflandırır. Fakat çoğu zaman en önemli değişkeni hesaba katmaz : Ölüm.
Oysa ölüm, bütün yatırımların nihai muhasebesidir. Ölümle birlikte tamamen anlamını yitiren bir yatırım, gerçekte ne kadar güvenlidir?!. Buna karşılık ölümden sonra da değer üretmeye devam eden bir yatırım varsa, asıl güvenli yatırım o değil midir?!.
Kur'an bu noktada eşsiz bir ifade kullanır : “Ticâreten len tebûr.” Yani asla batmayacak, iflas etmeyecek, değerini kaybetmeyecek bir ticaret. (35/29.)
Bu, sadece yatırımcısına kazanç sağlayan bir ticaret değildir. Gerçek yatırım, sahibinin ömrünü aşan; ölümünden sonra da insanlara fayda üretmeye devam eden yatırımdır.
Bir ilim bırakırsınız; sizden sonra da insanlar ondan yararlanır.
Bir adâlet anlayışı kurarsınız; nesiller onun bereketiyle yaşar.
Bir çocuk yetiştirirsiniz; onun iyiliği başkalarının hayatına dokunur.
Bir ağaç dikersiniz; gölgesinden hiç tanımadığınız insanlar faydalanır.
Bir gönle umut olursunuz; o umut başka gönüllerde yeniden filizlenir.
İşte bunlar, sahibinden daha uzun yaşayan yatırımlardır.
Bu sebeple etik, yatırımın alternatifi değildir. Etik, yatırımın yönünü belirleyen hikmettir. Çünkü etik, Allah’ın emanet ettiği imkânları yalnız kendimiz için değil, bütün hayat için berekete dönüştürme sorumluluğudur.
Kur'an’ın “LeHü-l Mülk” demesi bu yüzden belirleyicidir. Mülkün gerçek sahibi Allah’tır. İnsan ise mâlik değil, emanetçidir. Para da, ilim de, zaman da, sağlık da, kabiliyet de, hatta vüs’at da insana ait değildir; hepsi verilmiştir. İnsan bunların sahibi değil, sorumlusudur.
Bu yüzden Allah, hiç kimseyi kendisine verilmemiş bir imkândan dolayı sorumlu tutmaz. Her insan, kendisine emanet edilen vüs’at kadar yükümlüdür. Kiminin sermayesi servettir, kimininki ilimdir; kimininki vakittir, kimininki merhamettir. İlâhî muhasebe, sermayelerin büyüklüğüne göre değil, emanetlerin nasıl değerlendirildiğine göre yapılacaktır.
Fakat emanet tek başına yetmez. Kesb de gerekir. İnsan yönelmeden yol açılmaz; ekmeden ürün beklenmez; okumadan ilim verilmez. Kesb, kulun iradesini ortaya koyması, elinden geleni yapması ve emaneti işlemeye başlamasıdır.
Ne var ki kesb de tek başına yeterli değildir. Çünkü tohumu eken çiftçi, tohumu çatlatamaz. Kitabı okuyan insan, hakikati zorla ele geçiremez. İşte burada inâyet devreye girer. Bereketi veren, ufku açan, vüs’ati genişleten, kesbi semereye dönüştüren Allah’tır.
Bu sebeple kul kesbiyle övünmez; kesbini terk de etmez. Çalışır; fakat neticeyi kendi kudretine değil, Allah’ın inâyetine bağlar.
İşte bereket, kesb ile inâyetin buluştuğu yerde doğar.
Belki de Kur'an’ın “ticâreten len tebûr” dediği batmayan ticaret tam da budur : Allah’ın emanet ettiği vüs’ati, samimî bir kesble işlemek; neticeyi Allah’ın inâyetinden bilmek ve ortaya çıkan bereketi yalnız kendisi için değil, bütün insanlar için hayra dönüştürmek.
Böyle bir yatırım, sadece yatırımcısını zenginleştirmez; yaşadığı toplumu da zenginleştirir. Sadece bugünü değil, yarını da inşa eder. Sadece dünyaya değil, ölümün ötesine de uzanır. Çünkü onun meyvesi, sahibinin ömrüyle sınırlı değildir.
İşte Kur'an’ın vaat ettiği “ticâreten len tebûr”, batmayan bir kazançtan önce, bitmeyen bir berekettir.
Yorumlar
Yorum Gönder