MODERN FELSEFENİN ONTOLOJİK KRİZİ
Modern Felsefenin Ontolojik Krizi
Modern felsefe, insan düşünce tarihinin en büyük zihnî atılımlarından birini gerçekleştirmiş; varlığı, bilgiyi, insanı ve tarihi yeniden düşünmeye cesaret etmiştir. Bu yönüyle ona büyük bir entelektüel miras borçluyuz. Ancak aynı süreç, beraberinde şu temel soruyu da yeniden gündeme getirmiştir : Varlık, tarih ve anlam nihayetinde neye dayanır?!.
Descartes’tan Heidegger’e kadar uzanan çizgide bu soruya farklı cevaplar verilmiştir. Kimi zaman özne, kimi zaman akıl, kimi zaman tin, kimi zaman tarih, kimi zaman irade, kimi zaman da varlık, açıklayıcı ilke olarak öne çıkarılmıştır. Bu kavramlar, düşünce tarihine önemli katkılar sunmuş; ancak hiçbiri, kendisinden daha üst bir ilkeye ihtiyaç duymaksızın, varlığı, tarihi ve insanı kuşatıcı biçimde temellendirebilmiş değildir.
Belki de modern felsefenin temel güçlüğü burada ortaya çıkmaktadır. Aşkın bir temelden uzaklaşıldığında, tarih içinde yer alan bir unsurun tarih üstü bir ilkeye dönüştürülmesi kaçınılmaz hâle gelmektedir. Böylece özne, akıl, tin, tarih, madde veya varlık, açıklanması gereken gerçeklikler olmaktan çıkıp açıklayıcı ilkelere dönüşmektedir. Fakat bu defa aynı soru yeniden ortaya çıkmaktadır : Bunlar neye dayanır?!.
Bu soru, modern felsefenin değerini küçümsemek için değil; imkânını ve sınırını birlikte görebilmek için sorulmaktadır. Çünkü insan düşüncesinin tarihi, aynı zamanda kendi sınırlarını keşfetme tarihidir. Her büyük düşünce sistemi, cevapladığı sorular kadar açık bıraktığı sorularla da insanlığa katkıda bulunmuştur.
Bu noktada tevhîd düşüncesi farklı bir imkân sunmaktadır. Hakikatin nihâî dayanağını tarih içinde değil, tarihe aşkın; varlık içinde değil, varlığın Rabbi olan Mutlak ve Mükemmel Allah’ta temellendirir. Böylece tarih, kendi kendisini açıklayan kapalı bir süreç olmaktan çıkar; Rubûbiyetin insanın hür iradesiyle buluştuğu açık bir ufka dönüşür.
Bu bakımdan modern felsefenin yaşadığı güçlük, yalnızca epistemolojik değil; daha derinde ontolojik bir güçlüktür. Sorun, insanın neyi bildiğinden önce, varlığın ve tarihin nihâî olarak neye dayandığı sorusudur.
Bu çalışmanın amacı ise herhangi bir düşünce geleneğini veya filozofu çürütmek değildir. Çünkü hakikati arama çabası, hangi gelenek içinde ortaya çıkmış olursa olsun, insanlığın ortak mirasının bir parçasıdır. Bir düşüncenin sınırlarını göstermek, onu değersizleştirmek değil; cevaplayabildiği ve cevaplayamadığı soruları daha açık hâle getirmektir.
Bu sebeple burada izlenen yöntem, polemik değil; tahkiktir. Amaç, mevcut düşünce sistemlerinin hangi noktaya kadar ilerleyebildiğini ve hangi noktada daha kuşatıcı bir temele ihtiyaç duyduklarını anlamaya çalışmaktır. Modern felsefenin ontolojik krizi de bu bakımdan bir başarısızlık hikâyesi değil; insan aklının kendi imkânlarını ve sınırlarını birlikte görünür kılan tarihî bir tecrübedir.
Bu metodoloji, yalnızca felsefî bir tercih değil; aynı zamanda Kur'an’ın insanı hakikate davet ederken izlediği yönteme dayanma gayretidir. Kur'an, insanı peşin kabullere değil; varlık üzerinde düşünmeye, tarih üzerinde tefekkür etmeye, kendi nefsiyle ve kâinatla yüzleşmeye çağırır. Bu sebeple onun hitabında sürekli “Hiç akletmez misiniz?!.”, “Hiç düşünmez misiniz?!.”, “Hiç ibret almaz mısınız?!.”, “Hiç görmez misiniz?!.” çağrıları yer alır. Buna karşılık akletme imkânını, bile isteye devre dışı bırakanları da şöyle uyarır : “Şüphesiz Allah katında canlıların en kötüsü, aklını kullanmayan sağırlar ve dilsizlerdir.” (8/22)
Dolayısıyla Kur'an’ın amacı, insanın yerine düşünmek değil; ona doğru düşünmenin istikâmetini göstermektir. Vahiy, aklı iptal etmez; onu Rubûbiyete ulaştıracak şekilde inşâ eder. Tahkîkî iman da tam bu noktada ortaya çıkar. İnsan, varlığı, tarihi ve kendisini bütün imkânlarıyla araştırır; ulaştığı sonuçları dürüstçe değerlendirir ve nihayet aklın işaret ettiği ufku vahyin rehberliğinde tamamlar.
Bu sebeple bu çalışmanın temel sorusu şudur : Mutlak ve Mükemmel Allah’a iman neden gereklidir; neden O, vazgeçilmez ontolojik bir temeldir?!. Bu soru, yalnızca dînî bir mensûbiyetin değil; varlığın, bilginin, ahlâkın ve tarihin nasıl temellendirilebileceğine ilişkin bir sorudur. Kanaatimizce tahkîkî iman, insan aklını dışlayan değil; onu en ileri noktasına kadar işleterek Rubûbiyetten Ulûhiyete, oradan da bilinçli ve özgür bir ubûdiyete ulaştıran bir hakikat yolculuğudur.
Yorumlar
Yorum Gönder