AHLÂK RİSALESİ

AHLÂK RİSALESİ

Giriş

Ahlâk Kelimesinin Etimolojisi

Ahlâk الأخلاق Arapça hulk خُلُق kelimesinin çoğuludur. Hulk :

• Karakter,

• Seciye,

• Tabiat,

• İç yapı,

• Kişiliğin süreklilik kazanmış biçimi anlamlarına gelir.

Bunun kökü ise H-L-K =خلق köküdür.

Bu kökten üç önemli kelime doğar :

Halk, yaratmak, yaratılış, dış görünüş, beden.

Hulk, iç yaratılış, karakter.

Dolayısıyla Kur'an dilinde insanın iki yönü vardır :

Halk, beden, dış yapı.

Hulk, ruhî ve ahlâkî yapı.

Hz. Peygamber hakkında geçen, “Ve inneke le’alâ hulukin azîm.” (Kalem 68/4) ifadesi, “Sen büyük bir ahlâk üzeresin.” derin anlamlı bir ifâdedir. Aynı zamanda “Sen yaratılışının en yüksek kıvamı üzeresin.” anlamını da taşır.

Buradan önemli bir sonuç çıkar : Ahlâk, sonradan eklenen bir süs değil; yaratılışın doğru biçimde gerçekleşmesidir.

Fıtrat ile Ahlâk İlişkisi

Kur'an'da geçen “Allah’ın fıtratı...” (Rûm 30/30) ifadesi ile hulk arasında güçlü bir bağ vardır.

Şöyle ifade edebiliriz : Fıtrat, potansiyel; ahlâk, o potansiyelin fiile dönüşmüş hâli. Yani ahlâk, insanın fıtratına uygun yaşamasıdır.

I. BÖLÜM : Ahlâkın Ontolojik Temeli

Ahlâk, insanın yaratılış hikmetine uygun yaşamasıdır.

Modern dünyada ahlâk çoğu zaman toplumsal kurallar, hukukî yükümlülükler veya bireysel tercihler çerçevesinde ele alınmaktadır. Bu yaklaşımlar, ahlâkın bazı yönlerini açıklasa da onu varlığın bütününden koparmaktadır. Böyle olunca ahlâk, zamanın, toplumun veya bireyin şartlarına göre değişebilen göreli bir alana dönüşmektedir.

Kur'an ise ahlâka bambaşka bir yerden başlar. O, ahlâkı ne yalnızca davranış kuralları ne de toplumsal uzlaşmalar üzerine kurar. Ahlâkın temelini insanın yaratılışında, yaratılışın temelini ise Allah’ın hikmetinde görür. Bu sebeple Kur'an’da ahlâk, ontolojik bir zemine sahiptir.

Ahlâk kelimesi, Arapça hulk kelimesinin çoğuludur. Hulk; karakter, seciye, iç tabiat ve insanın süreklilik kazanmış mânevî yapısı demektir. Aynı kökten gelen halk, yaratılışı ve dış yapıyı ifade eder. Böylece aynı kök, insanın hem dış yaratılışını hem de iç yaratılışını anlatır.

Bu durum önemli bir hakikati gösterir : Kur'an’a göre beden ile karakter birbirinden kopuk değildir. İnsan nasıl belirli bir beden üzerine yaratılmışsa, aynı şekilde belirli bir fıtrat ve ahlâkî istidat üzerine de yaratılmıştır.

Bu sebeple Allah, Hz. Peygamber hakkında, “şüphesiz sen yüce bir ahlâk üzeresin.” (Kalem, 68/4) buyrurken, sadece Onun güzel davranışlardan söz edilmez, yaratılış hikmetiyle tam bir uyum içinde yaşadığına da işaret edilir. Ahlâk, burada sonradan kazanılmış bir süs değil; yaratılışın kemâle ermiş hâlidir.

Kur'an’ın sıkça vurguladığı fıtrat kavramı da aynı gerçeği destekler. Allah insanı belirli bir yaratılış düzeni içinde yaratmıştır. Bu düzen rastgele değildir; hikmet üzerinedir. Çünkü insanı yaratan Allah, aynı zamanda el-Hakîmdir. Hakîm olan, her şeyi yerli yerince yapan, her varlığa bir gaye veren ve hiçbir şeyi boş yere yaratmayandır.

Öyleyse yaratılış hikmet üzereyse, insanın yaşayışı da hikmete uygun olmalıdır. İşte bu uygunluğun adı ahlâktır.

Burada hikmet, sadece bilgi veya bilgelik anlamına gelmez. Hikmet; hakikati doğru kavramak, her şeyi yerli yerine koymak ve davranışı yaratılışın gayesine uygun hâle getirmektir. Bu sebeple Kur'an : “Kime hikmet verilmişse, ona gerçekten pek çok hayır verilmiştir.” (Bakara, 2/269) buyurur.

Dikkat edilirse âyet, “kime ilim verilmişse” demez. Çünkü bilgi tek başına insanı ahlâklı yapmaya yetmez. Bilgi, hikmete dönüştüğünde hayır üretmeye başlar; hikmet ise davranışta ahlâk olarak görünür hâle gelir.

Bu noktada şöyle bir silsile ortaya çıkar : Hakîm → Hikmet → Yaratılış Gayesi → Niyet → Ahlâk → Amel.

Bu silsilenin ilk halkası Allah’ın Hakîm oluşudur; son halkası ise insanın davranışıdır. Aradaki bütün halkalar birbirine bağlıdır. Ahlâk, bu zincirin ortasında yer alır; ne yalnızca bilgiye indirgenebilir ne de sadece davranışa.

Buradan hareketle bu çalışmanın temel önermesini şöyle ifade edebiliriz : Ahlâk, insanın Allah’ın Hakîm oluşundan kaynaklanan yaratılış hikmetini kavrayarak, o hikmete uygun yaşamasıdır.

Bu tanım, ahlâkı hem ontolojik hem de dinî bir zemine oturtmaktadır. Çünkü ahlâk, insanın keyfî tercihlerinden değil; yaratılışın hakikatinden doğmaktadır.

İşte bu ontolojik temel anlaşılmadan teleoloji de, deontoloji de, görev de, gaye de, niyet de tam olarak anlaşılamaz. Bu sebeple bir sonraki bölümde modern ahlâk teorilerini ele alacak; onların güçlü ve zayıf yönlerini Kur'an’ın ortaya koyduğu bu ontolojik çerçeve içinde değerlendirmeye çalışacağız.

II. BÖLÜM : Modern Ahlâk Teorileri : Teleoloji ve Deontoloji

İnsanlık tarihi boyunca ahlâkın kaynağı ve ölçüsü üzerine farklı teoriler geliştirilmiştir. Bir davranış neden iyi veya kötüdür?!. İnsan doğru olanı niçin yapmalıdır?!. Ahlâkın ölçüsü sonuç mudur, görev midir, erdem midir, yoksa fayda mıdır?

Modern ahlâk felsefesi bu sorulara farklı cevaplar vermiştir. Bunlar arasında en etkili iki yaklaşım teleoloji ve deontolojidir. Günümüzde yapılan ahlâk tartışmalarının önemli bir kısmı da bu iki yaklaşımın etkisi altında yürümektedir.

Teleoloji, Yunanca telos (amaç, gaye, son) kelimesinden gelir. Bu anlayışa göre bir davranışın değeri, ulaştırdığı amaç ve doğurduğu sonuca göre belirlenir. İyi davranış, iyi sonuca ulaştıran davranıştır. Aristoteles'in erdem anlayışı, farklı yönleri bulunsa da bu geleneğin en önemli kaynaklarından biridir. Daha sonra faydacılık da teleolojik çizgide gelişmiş; Bentham ve John Stuart Mill gibi düşünürler, en çok faydayı sağlayan davranışı ahlâkın ölçüsü olarak görmüşlerdir.

Teleolojik yaklaşım önemli bir gerçeği hatırlatır : İnsan yaptığı her işi bir amaç için yapar. Gayesiz bir davranış düşünülemez. Ancak burada önemli bir tehlike ortaya çıkar. Eğer amaç her şeyi belirliyorsa, iyi görülen bir sonuç uğruna yanlış yöntemler de meşrulaştırılabilir. Böylece “amaç, aracı haklı çıkarır” anlayışına kapı aralanabilir.

Deontoloji ise Yunanca deon kelimesinden gelir. Deon; görev, yükümlülük ve yapılması gereken şey demektir. Özellikle Immanuel Kant tarafından sistemleştirilen bu anlayışa göre ahlâkın ölçüsü sonuç değil, görevdir. İnsan doğru olduğu için doğruyu yapmalıdır. Sonuç lehine de olsa aleyhine de olsa görev değişmez.

Deontoloji, ahlâkı çıkar hesaplarından koruma bakımından son derece güçlüdür. Ancak bu yaklaşımın da cevap vermekte zorlandığı sorular vardır. En temel soru şudur : İnsan neden görevini yerine getirmelidir?!. Görevin kaynağı nedir?!. Bir görevi görev yapan şey nedir?!.

İşte teleoloji ile deontoloji arasındaki tartışma burada düğümlenir.

Teleoloji sorar : Bu davranışın amacı nedir?!.

Deontoloji sorar : Benim görevim nedir?!.

Kur'an ise : Bu iki soruyu reddetmez; aksine her ikisini de kabul eder. Çünkü Kur'an’da hem görev vardır hem de gaye vardır.

Namaz emredilir; bu görevdir. “Namaz, hayâsızlıktan ve kötülükten alıkoyar.” denilir; bu gayedir.

Oruç emredilir; bu görevdir. “Umulur ki takvaya erersiniz.” buyrulur; bu gayedir.

Zekât emredilir; bu görevdir. “Onları arındırır ve temizler.” buyrulur; bu gayedir.

Bununla birlikte Kur'an’ın ahlâk anlayışı ne teleolojide ne de deontolojide tamamlanır. Çünkü Kur'an, bu iki soruya ilâveten üçüncü bir soru daha sorar : Kimin için?!.

İşte bu soru, Kur'an ahlâkının ayırt edici yönünü oluşturur.

Bir davranış doğru ve faydalı olabilir. Bir davranış görev gereği yapılmış olabilir. Fakat Kur'an için bunlar henüz yeterli değildir. Davranışın niyeti de doğru olmalıdır.

Kur'an’ın sıkça kullandığı “lillâh ve li-vechillâh” ifadeleri, ahlâkın merkezine işte bu niyeti yerleştirir. Böylece ahlâk yalnızca görev ile gaye arasında kurulmuş bir ilişki olmaktan çıkar; Allah’a yönelmiş bilinçli bir hayat tarzına dönüşür.

Burada önemli bir sonuç ortaya çıkmaktadır.

Teleoloji, niçin yapıyorum sorusuna cevap verir.

Deontoloji, ne yapmalıyım sorusuna cevap verir.

Kur'an ise bunlara şu soruyu ekler : Kimin için yapıyorum?!.

Kanaatimizce Kur'an ahlâkının özgünlüğü tam da burada ortaya çıkmaktadır. Çünkü niyet, görevi de gayeyi de içine alır; fakat onları aşarak davranışı Allah’ın rızâsına yöneltir.

Bu sebeple Kur'an’da ahlâk, sadece doğru davranış değil; hikmetle belirlenmiş gayeye uygun görevin, ihlâsla ve li-vechillâh yerine getirilmesidir.

Bir sonraki bölümde, bu çerçeveyi mümkün kılan temel kavram olan hikmet üzerinde duracak; hikmet, gaye ve görev arasındaki ilişkiyi Kur'an’ın kavram dünyası içinde inceleyeceğiz.

III. BÖLÜM : Hikmet, Gaye ve Görev : Kur'an’da Ahlâkın Kurucu İlkesi

Bir önceki bölümde modern ahlâk teorilerinin iki temel soru etrafında şekillendiğini gördük : Ne yapmalıyım?!. ve Niçin yapmalıyım?!.

Kur'an ise bu iki soruyu daha derin bir zemine oturtur. Çünkü Kur'an’a göre ne görev kendiliğinden ortaya çıkar ne de gaye rastgele belirlenir. Her ikisinin de kaynağı hikmettir.

Bu sebeple Kur'an ahlâkını anlamak isteyen kimse, önce “hikmet” kavramını anlamak zorundadır.

Kur'an’da hikmet, sadece bilgi veya teorik bilgelik değildir. Hikmet, hakikati doğru kavramak, her şeyi yerli yerine koymak ve her şeyi yaratılış gayesine uygun olarak değerlendirebilmektir.

Hikmetin kaynağı ise Allah’ın el-Hakîm ismidir.

Allah Hakîm’dir. Yani O’nun yaratması da, hükmetmesi de, emretmesi de hikmet üzeredir. Kur'an’ın hiçbir emri keyfî değildir. Hiçbir yasa anlamsız değildir. Hiçbir yasak da sebepsiz değildir. Çünkü hikmet, ilâhî iradenin ayrılmaz vasfıdır.

Buradan önemli bir sonuç doğmaktadır : Allah’ın hikmeti, yaratılışın gayesini belirler.

Yaratılışın gayesi belirlendiğinde, o gayeye ulaştıracak görevler de belirlenmiş olur.

Dolayısıyla Kur'an’da sıralama şöyledir : Hakîm → Hikmet → Gaye → Görev.

Bu sıralama, modern deontolojiden önemli ölçüde ayrılır. Çünkü deontoloji çoğu zaman görevi başlangıç noktası kabul eder. Kur'an ise görevin arkasında bir hikmet ve bir yaratılış gayesi bulunduğunu bildirir.

Meselâ namaz... Kur'an sadece “namaz kılın.” demez. Namazın insanı hayâsızlıktan ve kötülükten alıkoyduğunu da bildirir.

Oruç... Sadece tutulması gereken bir ibâdet değildir. Takvâya ulaştıran bir eğitimdir.

Zekât... Sadece verilmesi gereken bir malî yükümlülük değildir. İnsanı cimrilikten arındıran, toplumu dayanışmaya yönelten bir tezkiye aracıdır.

Demek ki Kur'an’da hiçbir görev, gayesiz değildir. Fakat burada ikinci bir soru ortaya çıkar : İnsan bu görevi neden yerine getirmektedir?!.

İşte bu noktada niyet devreye girer.

Niyet, görevin ruhudur. Çünkü aynı davranış, farklı niyetlerle yapılabilir.

Bir insan infakta bulunabilir :

• Övülmek için.

• Menfaat sağlamak için.

• Vicdanını rahatlatmak için.

• Allah'ın rızâsını gözetmek için.

Dışarıdan bakıldığında davranış aynıdır. Fakat ahlâkî değeri belirleyen, niyetidir.

İşte bu sebeple niyet, teleoloji ile deontolojinin birleştiği noktadır.

Niyetin içinde hem gaye vardır hem görev.

İnsan ne yaptığını ve niçin yaptığını bilir. Fakat Kur'an bununla da yetinmez ve şu soruyu sorar : Kimin için yapıyorsun?!.

Bu soru, niyeti ihlâsa taşır.

Artık davranışın amacı yalnızca doğru bir sonuca ulaşmak veya bir görevi yerine getirmek değildir.

Davranış, Allah’ın Vechini gözeterek yapılmaktadır.

İşte Kur'an’ın “li-vechillâh” dediği ahlâk burada doğar.

Bu noktada hikmet yeniden karşımıza çıkar. Çünkü hikmet yalnızca gayeyi göstermez; niyeti de arındırır.

Hikmet sahibi insan bilir ki :

• Görev Allah’tandır.

• Gaye Allah’tandır.

• Sonuç da Allah’ın takdirindedir.

İnsana düşen ise hikmete uygun davranmaktır.

Bu sebeple Kur'an’da ahlâk, sonuç üretme tekniği değildir.

Ahlâk, hikmete sadakattir.

Kur'an’ın, “kime hikmet verilmişse, ona gerçekten büyük bir hayır verilmiştir.” (Bakara 2/269) buyurması da bu sebepledir.

Çünkü hikmet verilen insan, sadece bilgi sahibi olmaz; neyin doğru olduğunu, neden doğru olduğunu ve kimin için doğru olduğunu birlikte kavrar.

Artık onun davranışları dış baskıyla değil, iç şuurla şekillenir.

Buradan hareketle şu sonuca ulaşabiliriz : Hikmet, gayeyi doğurur. Gaye görevi doğurur. Görev niyetle ahlâka dönüşür. Ahlâk ise amelde görünür hâle gelir.

Bu sebeple Kur'an’da ahlâk, emirlerin toplamı değildir.

Ahlâk, hikmetin hayata dönüşmesidir.

Bir sonraki bölümde, bu dönüşümün merkezinde yer alan niyet kavramını ele alacağız. Çünkü Kur'an’a göre insanın ahlâkını belirleyen sadece yaptığı iş değil, o işi hangi yöneliş ve hangi bilinçle yaptığıdır.

IV. BÖLÜM : Niyetin Fenomenolojisi : Ahlâkın Kalbi

Kur'an ahlâkının en özgün kavramlarından biri niyettir. İlginçtir ki “niyet”, Kur'an’da bugünkü teknik anlamıyla sık geçen bir kelime değildir; buna rağmen Kur'an’ın tamamı niyet bilinci üzerine kuruludur. Çünkü Kur'an, davranıştan önce insanın yönelişini inşa eder.

Bu sebeple niyet, sadece bir işi yapmaya karar vermek değildir. Niyet, insanın bütün varlığını belirli bir istikamete yöneltmesidir.

Modern ahlâk teorileri büyük ölçüde davranışı inceler. Kur'an ise davranıştan önce kalbin yönünü sorgular.

İnsan doğru bir davranış yapabilir.

Fakat neden ve kimin için yapmaktadır?!.

Davranışını yöneten asıl merkez neresidir?!.

İşte niyet, bu soruların kesiştiği noktadır.

Önceki bölümlerde teleolojinin “niçin”, deontolojinin ise “ne yapmalıyım” sorusunu merkeze aldığını gördük.

Kur'an ise bunlara üçüncü soruyu ekler : Kimin için?!.

İşte niyet, bu üçüncü sorunun cevabıdır.

Bu sebeple niyetin içinde iki bilinç birlikte yaşar : Gaye bilinci.

İnsan yaptığının niçin yapıldığını bilir.

Ve...

Görev bilinci.

İnsan bunu yapmasının sorumluluğunu hisseder.

Bu iki bilinç birleştiğinde niyet doğar.

Fakat Kur'an burada da durmaz.

Niyetin yönünü de belirler.

Bu yön, lillâh ve li-vechillâhtır.

Kur'an’ın birçok yerinde Allah’ın “Vechi”nden söz edilir.

Bu kelime sadece “yüz” anlamına indirgenemez.

Vech; yön, huzur, ilâhî hakikat ve insanın yöneldiği mutlak istikamet anlamlarını da taşır.

Kur'an'ın, “Biz sizi ancak Allah’ın Vechi için doyuruyoruz; sizden ne bir karşılık ne de bir teşekkür bekliyoruz.” (İnsan 76/9) buyurması, Kur'an ahlâkının özünü ifade etmektedir.

Burada davranışın doğruluğu kadar, niyetin saflığı da önemlidir.

Gerçek ahlâk, karşılık beklemeden yapılan ahlâktır. Çünkü karşılığı belirleyecek olan kul değildir.

Karşılığı verecek olan Allah’tır.

Bu yüzden Kur'an, insanı menfaat merkezli bir ahlâktan çıkarıp Allah merkezli bir ahlâka yöneltmektedir.

Burada önemli bir ayrım ortaya çıkar.

Bir davranış...

• Kanuna uygun olabilir.

• Topluma faydalı olabilir.

• Vicdana uygun olabilir.

Fakat yine de Allah için yapılmamış olabilir.

Kur'an açısından ahlâkın kemâli, işte bu son noktada belirlenmektedir.

Niyet yalnızca davranışı başlatan psikolojik bir karar değildir.

Niyet, insanın varoluş yönelimidir.

İnsan, niyetiyle kendi kıblesini belirler.

Nereye yönelmişse, hayatı da oraya doğru akmaya başlar.

Bu sebeple Kur'an sık sık “yüzünü (vechini) Allah’a çevir”, “yüzünü dosdoğru dine yönelt” gibi ifadeler kullanır.

Bunlar sadece fizikî bir yöneliş değil, niyetin istikametidir.

İşte ahlâk da bu istikâmetin süreklilik kazanmış hâlidir.

Burada ihlâs kavramı devreye girer.

İhlâs, niyetin her türlü gizli menfaatten arındırılmasıdır.

İnsan iyiliği, övgü, makam, çıkar, hatta kendi nefsini yüceltmek için değil yalnızca Allah’ın Vechini gözeterek yapar.

Bu noktada insan, davranışının sonucunu da sahiplenmez. Çünkü sonuç Allah’ın hikmet ve takdirine aittir.

Kulun görevi, niyetini korumak ve görevini yerine getirmektir.

İşte tevekkül de burada başlar.

Niyet saflaştıkça ahlâk olgunlaşır.

Ahlâk olgunlaştıkça insan, yaptığı iyiliği bile kendine mal etmez.

Kur'an’ın ahlâk eğitimindeki hedef de budur.

İnsan önce ödül ve ceza diliyle eğitilir.

Sonra hikmeti kavrar.

Daha sonra ihlâsa yönelir.

Sonunda ise yalnızca Allah’ın Vechini gözeten bir ahlâka ulaşır.

Artık davranışının merkezinde menfaat değil, hakikat vardır.

Buradan hareketle şu sonuca ulaşabiliriz : Niyet, hikmetin kalpte doğurduğu yöneliştir. Ahlâk, bu yönelişin karakter hâline gelmesidir. Amel ise bu karakterin hayatta görünür olmasıdır.

Bir sonraki bölümde Kur'an’ın bu dönüşümü nasıl gerçekleştirdiğini, ödül, ecir, cennet ve nihayet “ve rıdvânun minallâhi ekber” ilkesi çerçevesinde ele alacağız.

V. BÖLÜM : Tedrîcî Ahlâk Eğitimi : Mükâfattan Rıdvâna

Kur'an, insanı olduğu yerden alır ve olması gereken yere doğru yürütür. Bu sebeple onun eğitim yöntemi tedrîcîdir. İnsan, bir anda ahlâkın zirvesine çıkarılmaz; adım adım olgunlaştırılır.

Bu durum sadece ibâdetlerde değil, ahlâk eğitiminde de görülür.

İnsan, başlangıçta korku ve ümit diliyle eğitilir.

• Cehennemden sakındırılır.

• Cennetle müjdelenir.

• Ecir vaat edilir.

• Rahmet hatırlatılır.

Bütün bunlar, insanın ilk hareketini sağlayan eğitim basamaklarıdır.

Kur'an bunları küçümsemez; aksine insanın yaratılışını dikkate alan ilâhî bir terbiye yöntemi olarak kullanır.

Ancak Kur'an’ın hedefi, yalnızca ödül için iyilik yapan bir insan yetiştirmek değildir. Çünkü sadece ödüle bağlı bir ahlâk, ödül ortadan kalktığında zayıflayabilir.

Gerçek ahlâk ise şartlara bağlı değildir. Bu sebeple Kur'an, insanı zamanla daha yüksek bir bilinç düzeyine taşır.

Bu yükselişin işaretlerinden biri, İnsan sûresindeki şu ifadedir : “Biz sizi ancak Allah’ın Vechi için doyuruyoruz; sizden ne bir karşılık ne de bir teşekkür bekliyoruz.” (İnsan, 76/9)

Bu âyette dikkat çekici olan husus, sadece maddî karşılığın değil, mânevî karşılığın da beklenmemesidir.

İnsan yaptığı iyiliği insanlardan tahsil etmeye çalışmaz.

• Teşekkür beklemez.

• Övgü beklemez.

• Karşılık beklemez.

Çünkü yaptığı işin yönü değişmiştir.

Artık davranışın merkezi insan değil, Allah’tır.

Kur'an’ın ahlâk eğitimindeki zirve ise Tevbe sûresinde karşımıza çıkar. Allah önce cenneti tasvir eder. Altından ırmaklar akan bahçeleri anlatır. Güzel meskenlerden söz eder. İnsan fıtratının arzu edeceği nimetleri birer birer sayar.

Fakat âyet bunlarla bitmez.

Son cümlede bütün bakış açısını değiştiren şu ifade gelir : “ve rıdvânun minallâhi ekber.” (Tevbe, 9/72) = “Allah’ın rızâsı ise bunların hepsinden daha büyüktür.”

İşte Kur'an ahlâkının zirvesi burasıdır.

Çünkü burada insanın yönelişi nimetten Mün’im’e çevrilmektedir.

Artık hedef cennet değil, Allah’ın rızâsıdır.

Cennet ilâhî bir ikramdır.

Rıdvân ise Allah ile kul arasındaki ilişkinin kemâlidir.

Bu sebeple Kur'an, mükâfatı inkâr etmez; fakat onu nihai hedef de yapmaz.

Mükâfat, yol boyunca insanı destekleyen bir rahmettir.

Rıdvân ise yolculuğun kemâlidir.

Burada ahlâkın yönü tamamen değişmektedir.

İnsan artık iyiliği; kazanmak için değil, hak ettiği için değil, övülmek için değil, yalnızca Allah’ın rızâsını gözettiği için yapmaktadır.

Fakat burada da önemli bir incelik vardır.

Allah’ın rızâsı bile kulun talep edip hak edeceği bir şey değildir.

Rıdvân, Allah’ın lütfudur.

Kulun görevi, niyetini ihlâsla korumak ve görevini hikmet üzere yerine getirmektir.

Sonucu ise Allah’ın takdirine bırakmaktır.

İşte tevekkülün ahlâkî anlamı budur.

Bu noktada insan, kendi amelini bile sahiplenmez. Çünkü bilir ki yaptığı her iyilik, Allah’ın hidâyeti ve yardımı sayesinde mümkün olmuştur.

Artık benlik yavaş yavaş geri çekilir.

Merkeze Allah’ın rızâsı yerleşir.

İşte tedrîcî ahlâk eğitiminin amacı da budur.

İnsanı menfaat eksenli bir hayattan çıkarıp hakikat eksenli bir hayata ulaştırmak.

Bu sebeple Kur'an’ın eğitim yöntemi şöyle özetlenebilir : Korku → Ümit → Hikmet → İhlâs → Li-Vechillâh → Rıdvân.

Bu çizgi, ahlâkın olgunlaşma çizgisidir.

İnsan bu yolculuk boyunca sadece davranışlarını değiştirmez.

• Niyetini değiştirir.

• Bakışını değiştirir.

• Merkezini değiştirir.

İşte gerçek ahlâk da tam burada başlar.

Bir sonraki ve son iki bölümde, Kur'an’ın bu ahlâk anlayışını Li-Vechillâh Ahlâkı başlığı altında ele alacak ve ardından bunun modern ahlâk teorilerine nasıl yeni bir ufuk kazandırdığını değerlendireceğiz.

VI. BÖLÜM : Li-Vechillâh Ahlâkı : Kur'an’da İhlâsın Zirvesi

Önceki bölümlerde ahlâkın ontolojik temelini, modern ahlâk teorilerini, hikmet ile görev arasındaki ilişkiyi ve niyetin ahlâktaki belirleyici rolünü ele aldık. Geldiğimiz noktada bütün bu kavramlar tek bir merkezde birleşmektedir : Li-vechillâh.

Kanaatimizce Kur'an ahlâkının en ayırt edici özelliği budur. Çünkü Kur'an, insanın sadece doğru davranmasını istemez. Davranışın doğru kaynaktan doğmasını da ister.

Bu kaynak ise ihlâstır.

İhlâs, davranışın bütün gizli menfaatlerden arındırılmasıdır.

İnsan iyilik yapar, fakat niçin?!.

Övülmek için mi?!.

Takdir edilmek için mi?!.

Güç kazanmak için mi?!.

Vicdanını rahatlatmak için mi?!.

Yoksa gerçekten Allah’ın Vechini gözettiği için mi?!.

İşte Kur'an’ın sorduğu temel soru budur.

Bu sebeple “li-vechillâh” ifadesi yalnızca dinî bir söylem değildir.

O, Kur'an ahlâkının özüdür.

Kur'an’ın, “Biz sizi ancak Allah’ın vechi için doyuruyoruz; sizden ne bir karşılık ne de bir teşekkür beklemiyoruz.” (İnsan, 76/9) buyurması, bu ahlâk anlayışını en açık şekilde ortaya koymaktadır.

Burada insan, yaptığı iyiliğin karşılığını insanlardan istememektedir. Hatta kendi nefsinden bile istememektedir. Çünkü bilir ki karşılık beklenmeye başlandığı anda, menfaat ahlâkın içine sızmaya başlar.

Menfaat ise ahlâkı şartlara bağlı hâle getirir.

Şartlar değişince davranış da değişir.

İşte ahlâkın görelileşmesi burada başlar.

Kur'an ise ahlâkı görelilikten kurtarmaktadır.

Çünkü davranışın ölçüsünü insan değil, Allah belirlemektedir.

Niyetin yönünü de insan değil, Allah belirlemektedir.

Sonucu da insan değil, Allah takdir etmektedir.

Böylece ahlâk, insanların kanaatine göre değişen bir davranış olmaktan çıkar; ilâhî hakikate yönelen bir hayat tarzına dönüşür.

Burada “vech” kavramı üzerinde yeniden durmak gerekir.

Kur'an’da “vech”, sadece yüz anlamına gelmez; yön, istikâmet, huzur, Allah’ın mutlak hakikati anlamlarını birlikte taşır.

Kur'an'ın, “nereye dönerseniz dönün, Allah’ın Vechi oradadır.” buyurması da bu sebepledir.

Çünkü insanın asıl meselesi coğrafî yön değil, varoluşsal yöneliştir.

İşte niyet, bu yönelişin adıdır.

Ahlâk ise bu yönelişe sadık kalmanın adıdır.

Burada insanın benliği de yeni bir anlam kazanır.

İnsan, ahlâklı oldukça kendisini büyütmez.

Kendisini merkeze koymaktan vazgeçer.

Artık yaptığı iyiliği kendisine mal etmez.

Çünkü bilir ki hidayet Allah’tandır.

İmkân Allah’tandır.

Başarı Allah’tandır.

Sonuç Allah’tandır.

Kul yalnızca görevini yerine getirmektedir.

Bu sebeple gerçek ahlâk, insanın kendi benliğini yüceltmesi değil; Allah’ın hakikatini merkeze almasıdır.

Kur'an'ın, “her şey yok olacaktır; O’nun vechi bâkîdir.” Ve “yeryüzünde bulunan herkes fanidir. Celâl ve İkram Sahibi Rabbinin Vechi ise bâkîdir.” buyurması da bu hakikati hatırlatmaktadır.

Ahlâk yolculuğunun sonunda insan yok olmaz.

Benmerkezcilik, kibir, riya, menfaat erir. Geriye yalnızca Allah’a yönelmiş samimi bir kulluk kalır.

İşte Li-Vechillâh ahlâkı budur.

Bu noktada teleoloji de deontoloji de yeni bir anlam kazanır.

Görev vardır. Gaye vardır. Fakat bunların ikisi de artık tek bir merkezde birleşmektedir : Allah’ın Vechi.

Böylece Kur'an ahlâkı, sadece görev ahlâkı veya sadece gaye ahlâkı olmaktan çıkar.

O, Allah’a yönelmiş bir niyet ahlâkına dönüşür.

İşte kanaatimizce Kur'an’ın modern ahlâk teorilerine en büyük katkısı burada ortaya çıkmaktadır.

VII. BÖLÜM : Teleolojinin ve Deontolojinin Ötesinde : Kur'an Merkezli Bir Ahlâk Teorisi

Bu çalışmanın başında şu soruyla yola çıktık : Kur'an’ın ahlâk anlayışı, modern ahlâk teorileri içerisinde nereye oturmaktadır?!.

İncelememiz boyunca gördük ki Kur'an ne sadece teleolojidir ne de sadece deontolojidir. Çünkü Kur'an’da amaç vardır. Görev vardır. Fakat bunların her ikisini kuşatan daha büyük ilkeler de vardır : Hikmet. Niyet. İhlâs. Li-Vechillâh.

İşte Kur'an ahlâkını özgün kılan da budur.

Teleoloji, davranışın gayesini araştırır.

Deontoloji, davranışın görev yönünü araştırır.

Kur'an ise bunlara ilâveten davranışın yönelişini araştırır.

Başka bir ifadeyle teleoloji şu soruyu sorar : Niçin?!.

Deontoloji şu soruyu sorar : Ne yapmalıyım?!.

Kur'an ise bunların yanına üçüncü soruyu koyar : Kimin için?!.

İşte bu üçüncü soru, ilk iki sorunun da anlamını belirlemektedir. Çünkü insan aynı görevi farklı niyetlerle yerine getirebilir.

Aynı amaca farklı saiklerle ulaşmaya çalışabilir.

Davranışın gerçek değeri ise niyetinde ortaya çıkar.

Bu sebeple Kur'an’da ahlâkın merkezi davranış değil, niyettir.

Fakat niyet de tek başına yeterli değildir. Niyetin de hikmetle aydınlanması gerekir. Çünkü hikmet bulunmadığında insan samimi olsa bile yanlış yapabilir.

Bilgi bulunduğu hâlde hikmet bulunmadığında ise doğru bilgi yanlış şekilde kullanılabilir.

Bu sebeple Kur'an’ın ahlâk anlayışı şu bütünlük üzerine kuruludur : Hakîm → Hikmet → Gaye → Görev → Niyet → Ahlâk → Amel.

Bu zincirin ilk halkası Allah’tır.

Son halkası ise insanın davranışıdır.

Ahlâk, bu iki uç arasında kurulan canlı ilişkinin adıdır.

Burada önemli bir sonuç ortaya çıkmaktadır : Modern ahlâk teorileri büyük ölçüde insan merkezlidir. Kur'an ahlâkı ise Allah merkezlidir.

Bu ifade, insanın değersiz olduğu anlamına gelmez. Aksine insan, gerçek değerini Allah’a yöneldiği ölçüde bulmaktadır. Çünkü insan yaratılmıştır.

Yaratılanın hakikati ise onu yaratana yönelmekle tamamlanır.

İşte bu sebeple Kur'an’da ahlâkın nihâî hedefi sadece iyi insan olmak değil, Allah’ın razı olduğu insan olmaktır.

Bu yüzden Kur'an, cenneti anlattıktan sonra : "Ve rıdvânun minallâhi ekber." buyurur. Çünkü Allah’ın rızâsı, bütün mükâfatların üstündedir.

Bu noktada insan artık yaptığı iyiliği bile kendisine mal etmez.

Sonucu da sahiplenmez.

Çünkü bilir ki vazifesi yapmak, takdir ise Allah’a aittir.

İşte burada tevekkül ile ahlâk birleşmektedir.

Bu çalışma boyunca ulaştığımız temel sonuçlar şu şekilde özetlenebilir :

• Ahlâkın kaynağı hikmettir.

• Hikmetin kaynağı Allah’ın Hakîm ismidir.

• Hikmet, yaratılış gayesini belirler.

• Gaye, görevi doğurur.

• Görev, niyetle ahlâka dönüşür.

• Ahlâk, amelde görünür hâle gelir.

• Niyetin kemâli, li-vechillâhtır.

• Ahlâkın zirvesi ise Allah’ın rızâsıdır.

Böylece Kur'an’da ahlâk, yalnızca davranış kurallarının toplamı olmaktan çıkmaktadır. O, insanın yaratılış hikmetini idrak ederek, niyetini yalnızca Allah’ın Vechine yöneltmesi; görevini ihlâsla yerine getirmesi ve sonucunu Allah'ın hikmet ve takdirine teslim etmesiyle oluşan bir hayat tarzıdır.

Bu anlayışta ahlâk; ne çıkar üzerine kuruludur, ne korku üzerine, ne de sadece ödül beklentisi üzerine.

Bunlar insanın eğitiminde yer alabilir.

Fakat ahlâkın kemâli, bunların ötesindedir.

Gerçek ahlâk, insanın hakikati sevmesi ve hakikate teslim olmasıdır.

Çünkü hakikatin nihâî adı Allah’tır.

Bu sebeple Kur'an’ın ahlâk anlayışını tek cümlede şöyle ifade etmek mümkündür : Ahlâk; Allah’ın Hakîm oluşundan kaynaklanan yaratılış hikmetini kavrayarak, niyetini yalnızca Allah’ın Vechine yönelten, görevini ihlâsla yerine getiren ve sonucunu Allah’ın rızâ ve takdirine bırakan insanın hayat tarzıdır.

Bu tanım, teleolojiyi de içine almaktadır; çünkü ahlâkın bir gayesi vardır. Deontolojiyi de içine almaktadır; çünkü ahlâkın görevleri vardır. Fakat bunların ötesine de geçmektedir.

Çünkü Kur'an’ın cevabı yalnızca “ne yapmalıyım veya “niçin yapmalıyım” değildir.

Kur'an’ın nihâî cevabı şudur : Allah için yaşa. Çünkü insanın yöneldiği “yer”, sonunda vardığı “yer” olacaktır.

Ve yolculuğun sonunda, fâni olan her şey geride kalacak; geriye yalnızca O’nun Vechi bâkî kalacaktır. = “Göklerde ve yerde var olan her şey yok olup gitmeye mahkumdur; ama kudret ve ihtişam sahibi olan Rabbinizin Zatı sonsuza dek kalıcıdır.” (Rahmân, 26-27.)                      كُلُّ مَنْ عَلَيْهَا فَانٍۚ 

وَيَبْقٰى وَجْهُ رَبِّكَ ذُوالْجَلَالِ وَالْاِكْرَامِۚ 

İşte ahlâk, insanın daha bu dünyada o hakikate yönelerek yaşamasıdır.


Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

MÂÛN NE DİYOR?!.

KİP

SOLUK