TEVBE, EVBE VE İNÂBE
Tevbe, Evbe ve İnâbe
Tevbe, evbe ve inâbe kavramları; İslam düşüncesinde, tasavvufta ve tefsir geleneğinde kulun Yaratıcısıyla olan bağını yeniden kurma ve derinleştirme süreçlerini ifade eden, birbiriyle akraba ama “derinlik ve muhatap seviyesi bakımından ayrışan” üç temel merhaledir.
Gelin önce bu kavramların genel çerçevesine ve onların özgün ve ince anlamsal farklarına bakalım.
Genel Çerçeve : Tevbe, Evbe ve İnâbe Nedir?!.
Arapça dil kökleri ve klasikleşmiş tasavvufî/kelâmî tanımlar üzerinden bakıldığında bu üç kavram şöyle kademelendirilir :
Tevbe (T-V-B) : Sözlükte “dönmek” demektir. Istılahta ise kişinin işlediği bir günahtan veya hatadan pişmanlık duyarak vazgeçmesi, sıradan/avâm düzeydeki dönüştür. Muhatabı genelde “günah ve hatadır”. Avâmın hâli olarak görülür; cezadan/günahtan Allah’a kaçış anlamı taşır.
İnâbe (N-V-B) : Sözlükte “bir yere tekrar tekrar dönmek, temsil etmek, yerini almak” anlamlarına gelen “nevb” kökündendir. Istılahta, kalbin gafletten uyanarak “devamlı ve kararlı bir yönelişle” Allah’a dönmesidir. Burada sadece günahtan kaçış değil; dünyevi bağları gevşetme, ibâdet ve tâate yönelme isteği vardır. Havassın (seçkinlerin) makamı kabul edilir.
Evbe (A-V-B) : Sözlükte “sığınmak, dönüp gelmek” (özellikle akşam yuvasına dönen kuşlar veya barınağına dönen yolcu gibi) demektir. Istılahta, hiçbir sebep, ceza korkusu veya cennet arzusu olmaksızın, “sırf Zat-ı İlâhî’ye olan sevgiden ve âidiyetten dolayı O’na dönüştür. Ahassü’l-havassın (seçkinlerin de seçkinlerinin = Peygamberlerin) hâlidir.
Kuşeyrî ve İmam Gazâlî gibi isimler bu üçlüyü şöyle açıklarlar :
Tevbe, ceza korkusundan (avâm);
İnâbe, mükafat arzusundan ve cennet iştiyâkından (havâs);
Evbe ise yalnızca Allah’ın rızası ve Zat’ı için (ahassü-l havâs, Peygamberler) yapılan dönüştür.
...
Tevbe, günahtan / yanlıştan kopuş; pişmanlık ve ceza korkusu. Bu, avâm (genel müminler) için.
İnâbe, gafletten / dünyevilikten kopuş; sevgi, samimiyet ve ibâdet arzusu. Bu, havâs (Salihler, Ârifler) için.
Evbe, mâsivadan (= Allah dışındaki her şeyden) kopuş; sırf O’na ait olma bilinci ve Zat-ı İlâhî hedefi. Bu da Ahassü’l-Havâs (Peygamberler) için.
Kur'an’ı Kerim”de Hz. Davud ve Hz. Süleyman için “ni’mel abd, innehû evvâb” (= ne güzel kul!. Çünkü O, sürekli evbe eden / O’na dönendir) buyrulur. Buradaki “evvâb” vurgusu, Onların günahkâr olmalarından değil, her hallerinde ve mülk/saltanat içindeyken bile kalplerinin Merkez’e (Allah’a) dönük olmasındandır.
Dilsel ve Anlambilimsel İncelikler
Bu kavramların ıstılahî/tasavvufî kalıplara hapsedilmesinden ziyade, “dilbilimsel (lügavî) ve bağlamsal” (siyak) köklerine inersek:
İnâbe : Aralıksız yönelim, bir defalık değil, sürekli tekrarlanan dönüş. Kişinin zihnini ve iradesini sürekli bir şekilde İlahî rızaya ayarlaması, ne zaman bir bocalama yaşasa refleks olarak hemen Hakk’a yönelmesi;
Evbe : Doğal olarak - karakter icabı - her canlının akşamleyin barınağına/yuvasına dönüşü gibi “Asla” dönüş; varoluşsal olarak ait olduğu “yere” dönme; Peygamberlerin ve büyük velîlerin “evvâb” olarak nitelenmesi, Onların dünyadaki nimetlerle veya imtihanlarla meşgul olsalar bile, ruhlarının “Asıl Meskeninin Allah Katı” olması; kuşun gündüz yiyecek arayıp akşam sığınacağı yuvaya dönmesi gibi, ruh da günün sonunda = her ân ve zanan veya her işin ardından asıl barınağına sığınması olarak okuyabiliriz.
Hâsıl-ı kelâm :
Tevbe, bir sapmanın ardından rotaya girme = reaktif / tepkisel hâl.
İnâbe, rotada kalma kararlılığı ve zihni/kalbi sürekli O’na dönük tutma hâli = aktif tutumu.
Evbe ise, ruhun çekim merkezine olan fıtri bağlılığıdır; bu, bir zorlama veya çaba ile değil, kalbin doğal yerini bulma hâli = mütecanis / fıtri durum.
Özetle; tevbe ile silinir, silkiniriz, inâbe ile kulvara girip doğruluğa yöneliriz, evbe ile de ait olduğumuz “Asıl Yuva’ya, Huzur’a” sığınırız.
Yorumlar
Yorum Gönder