DİL, VARLIK VE ZAMAN

DİL, VARLIK VE ZAMAN

İnsan, varlığı dil aracılığıyla anlamaya ve anlatmaya çalışır. Bu sebeple birçok filozof dili, hakikatin açıldığı alan olarak görmüştür. Heidegger’in “Dil, varlığın evidir.” sözü de bu yaklaşımın en güçlü ifadelerinden biridir. Ancak ontolojik bakımdan meseleye daha derinden bakıldığında, bu önermenin tersinden okunması gerektiği anlaşılır.

Dil, varlığın evi değildir; varlık, dilin evidir.

Çünkü ontolojik öncelik dile değil, varlığa aittir. Dil, var olanın içinde doğar; varlık ise dil olmaksızın da vardır. İnsan konuşmadan önce vardır; konuştuğu şey de önce vardır. Bu nedenle dil, varlığı kuran değil, varlığa sonradan eklemlenen bir ifade imkânıdır.

Dil, hiçbir zaman varlığın tamamını kuşatamaz. Her kelime, hakikatin yalnızca belirli bir yönünü görünür kılar. Kelimeler, varlığın kendisi değil; ona işaret eden sembollerdir. Nasıl ki Kur'ân’da âyetler hakikatin kendisi değil, ona götüren işaretler ise; dil de varlığın kendisi değil, ona açılan bir işaretler sistemidir.

Varlık sürekli bir oluş hâlindedir. Hayat akar; insan düşünür, hisseder, değişir, karar verir, yaşar. Dil ise bu akışı durduramaz. Yalnızca akışın içinden bir ânı seçer ve onu isimlendirir.

‘Yazdım.’ dediğimizde, yalnızca sonuca işaret ederiz. Oysa bu tek kelimenin arkasında düşünme, hatırlama, tereddüt etme, kelime seçme, silme, düzeltme, yeniden kurma, yazma fiilinin fiziksel gerçekleşmesi ve bütün bunların içinde yaşanan zaman vardır. Dil, bunların hiçbirini tam olarak taşıyamaz; yalnızca geride kalan izi kaydeder.

Bu sebeple dil, oluşun kendisini değil, oluşun izini ifade eder.

Zaman bakımından da durum aynıdır. Dil, zamanı durduramaz. Her cümle söylendiği anda geçmiş olmaya başlar. ‘Konuşuyorum.’ cümlesi bile tamamlandığında artık konuşulan ân geride kalmıştır. Dil, yaşanan zamanı donduramaz; yalnızca ondan kesitler sunabilir.

Bu nedenle dilin geçmişe dair bilgisi de geleceğe dair tasavvuru da içinde bulunulan ândan yapılan anlamlandırmalardır. Dil, geçmişi yeniden yaşatamaz; geleceği de bütünüyle haber veremez. O, yalnızca içinde bulunduğu ândan geçmişe ve geleceğe doğru uzanan sınırlı işaretler üretebilir.

Böylece şu temel ilkelere ulaşılır :

• Ontolojik öncelik varlığa aittir.

• Dil, varlığın değil; varlık dilin zeminidir.

• Varlık süreklidir; dil kesiklidir.

• Hayat akıştır; dil kesitler üretir.

• Dil, hakikati tüketemez; yalnızca ona işaret edebilir.

• Her ifade, ifade edilemeyen daha geniş bir hakikat ufkuna dayanır.

• Dil, varlığı değil; varlığın zamandaki izlerini dile getirir.

Kur'ân’ın ortaya koyduğu yaratılış düzeni de bu ontolojik sırayı destekler. Önce yaratma vardır, sonra beyan : “O, insanı yarattı. Ona beyanı öğretti.” (55/3-4.)

Önce varlık, sonra dil... Önce hakikat, sonra ifade... Önce tecellî, sonra beyan...

Sonuç olarak dil, hakikatin sahibi değil; hakikatin hizmetkârıdır. Varlık dile sığmaz; zaman kelimelerle durdurulamaz. İnsan, kelimelerle ancak sonsuz hakikatin sınırlı izlerini dile getirebilir. Bu yüzden her doğru söz, kendisinden daha büyük bir hakikate işaret eden bir âyettir. Dil, varlığın yerine geçmez; varlığa yönelir. Varlık ise dili aşan, onu mümkün kılan ve onu sürekli aşmaya devam eden ontolojik ufuktur.

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

MÂÛN NE DİYOR?!.

KİP

SOLUK