MUSHAF’TAN KUR’AN’A
Mushaf’ı Açıp Okumaktan Kur’an’ı Okumaya
Bir Mushaf’ı açıp okumak ile Kur’an’ı okumak aynı şey değildir.
Mushaf, ilâhî hitabın yazıya geçirilmiş maddî taşıyıcısıdır. Ona saygı göstermek gerekir. Fakat Mushaf’a gösterilen saygı, Kur’an’ın hedefi değildir. Çünkü Kur’an, sadece korunmak veya okunmak için değil; insanın ve hayatın yeniden inşâsı için indirilmiştir.
Bir metin, yalnızca okunabilir.
Kur’an ise, okunduğu ölçüde hayatı konuşturur.
İşte bu yüzden Kur’an’ı okumak, sadece kelimeleri seslendirmek veya cümleleri anlamak değildir. Kur’an’ı okumak; Onun ontolojik hakikatini, yaşadığımız psikolojik, ailevî, ekonomik, siyasî ve kültürel gerçekliklerle buluşturabilmektir.
Biz Kur’an’ı okurken, Kur’an da içinde yaşadığımız hayatın okunmasına fırsat verir.
Yani Onun, bizim korkularımızı, umutlarımızı, ilişkilerimizi, alışkanlıklarımızı, değerlerimizi, toplumumuzu, ekonomimizi, siyasetimizi ve çağımızı aydınlatmasına izin vermeliyiz. Bu, Kur’an’a yeni anlamlar yüklemek değildir. Tam tersine, Onun değişmeyen hakikatini değişen hayatın içinde yeniden görünür kılmaktır.
Kur’an’ın kaynağı ontolojiktir. Bu sebeple hitabı zamana mahkûm değildir. Tarih değişir, toplum değişir, insan değişir; fakat ilâhî hakikat değişmez. Değişmeyen hakikat, değişen hayatın içine her çağda yeniden nüfuz eder. İşte Kur’an’ın dinamikliği ve evrenselliği buradan doğar.
Bu yüzden Kur’an, sadece “neye inanmalıyım?” sorusuna cevap vermez.
Aynı zamanda Kur’an :
• “Bugün nasıl yaşamalıyım?!.”
• “Bu şartlar altında adâleti nasıl ayakta tutmalıyım?!.”
• “Bu çağın müstağnîliği nerelerde üretiliyor?!.”
• “Bugünün müstez’afları kimlerdir?!.”
• “İmanımı bugün hangi ahlâkî tercihler görünür kılacak?!.”
Sorularını da sorar ve cevaplarını yine kendi bütünlüğü içinde bizim bu soruların cevaplarını aramamıza yardım eder.
İşte hidâyet tam burada başlar. Çünkü hidâyet, geçmişte söylenmiş bir sözü tekrar etmek değil; ilâhî hitabın bugünkü hayata yön vermesine izin vermektir.
Kur’an’ı okumak, sadece bilgilenmek değildir; aynı zamanda istikâmet kazanmaktır.
• İman, bu okumanın insanın varlığında kök salmasıdır.
• Hidâyet, o kökün yön kazanmasıdır.
• Ahlâk, bu yönün davranışlara dönüşmesidir.
• Adâlet, bu davranışların toplumsal hayata şekil vermesidir.
• Istıfâ ise, insanın bu hakikati kendi hayatında temsil etme derecesidir.
Belki de Mushaf’tan Kur’an’a yürümek tam da budur.
• Yazıyı okumaktan hitabı duymaya...
• Hitabı duymaktan hakikati yaşamaya...
• Hakikati yaşamaktan Onu temsil etmeye...
İşte o zaman elimizdeki Mushaf, sadece okunan bir Kitâb olmaktan çıkar; iman, hidâyet, ahlâk ve adâlet üreten yaşayan bir Kur’an’a dönüşür. Çünkü ilâhî Mesaj’ın telosu, sayfaları çoğaltmak değil; hakikati insanın ve toplumun hayatında görünür kılmaktır.
Yorumlar
Yorum Gönder