ALLÂH-U EKBER
ALLÂH-U EKBER : İnsanın Mutlak Referans Arayışı
İnsan, yönünü tayin edemeyen bir varlık değil; yönünü tayin etmek zorunda olan bir varlıktır. Dünyaya gözlerini açtığı andan itibaren bir referans aramaya başlar. Önce anne ve babasını merkeze alır. Sonra öğretmenlerini, arkadaşlarını, toplumunu, ideolojilerini, kahramanlarını, serveti, gücü, bilgiyi veya kendi nefsini... Hayat, aslında bu referans arayışının tarihidir.
Bir izcinin ormanda yolunu bulabilmesi için toprağı, güneşi, yıldızları, ağaçları ve tabiatın bütün işaretlerini okumayı öğrenmesi gerekir. İzci, yönünü kendi arzusuna göre belirlemez; kendisinden daha güvenilir işaretlere göre belirler. Çünkü bilir ki, referansını kaybeden, yolunu da kaybeder.
İnsan da böyledir.
Hayatın ormanında yürürken sürekli yön tayin etmek zorundadır.
Fakat burada daha derin bir soru ortaya çıkar : Yönümü neye göre belirleyeceğim?!.
Yeryüzünde bunun cevabı kolaydır.
Kuzey, güney, doğu ve batı vardır.
Haritalar vardır.
Enlem ve boylam vardır.
Bütün bunlar belirlenmiş bir referans sistemine dayanır.
Fakat uzaya çıktığımız anda bu coğrafî yönler anlamını kaybetmeye başlar. “Doğu ve batı” artık görecelidir. Dünya küçülür, Güneş referans olur. Daha uzağa gidildiğinde Güneş de yeterli olmaz. Evren büyüdükçe fizikî referanslarımız değişir.
Fakat ilginç olan şudur : Referans değişir; referans ihtiyacı değişmez.
İnsan, referanssız yaşayamaz.
İşte “Allâh-u Ekber”, bu noktada insanın sadece coğrafî değil, varoluşsal pusulasını kurar.
Bu cümle, “Allah en büyüktür.” demekten daha fazlasını söyler.
Çünkü burada mesele büyüklüğün niceliği değildir; büyüklüğün kaynağıdır.
• Dağlar büyüktür.
• Denizler büyüktür.
• Yıldızlar büyüktür.
• Galaksiler büyüktür.
• Bilgi büyüktür.
• Güç büyüktür.
• Sevgi büyüktür.
• Fedakârlık büyüktür.
Fakat bunların hiçbiri büyüklüğünü kendisinden almaz.
• Hepsi sınırlıdır.
• Hepsi görecelidir.
• Hepsi fânîdir.
İnsan bunlardan herhangi birini mutlaklaştırdığı anda, göreli olanı mutlaklaştırmış olur.
İşte tekbir, bu yanılgıyı düzeltir.
“Allâh-u Ekber” demek, başka büyükler yoktur demek değildir.
Başka büyükler de vardır. Fakat onların büyüklüğü, Allah’ın mutlak büyüklüğü karşısında bağımsız ve mutlak bir değer değildir.
Tekbir, büyüklükleri inkâr etmez; onları yerli yerine koyar.
Aynı ilke sevgi için de geçerlidir.
Kur'an, insanın yalnızca Allah’ı sevmesini istemez. Anne sevilir, baba sevilir, eş sevilir, evlat sevilir, ilim sevilir, güzellik sevilir, yurt sevilir. Fakat bütün bu sevgiler, merkezî sevgiden beslenmelidir.
Kur'an’ın ifadesiyle Mü’minlerin “Allah'a olan sevgileri daha güçlüdür.”
Bu, diğer sevgileri yok etmek değil; onların yönünü belirlemektir.
Nasıl ki “Allâh-u Ekber”, büyüklüklerin kıblesini tayin ediyorsa; Allah sevgisi de sevgilerin kıblesini tayin eder.
Tevhîd, hayatı fakirleştirmez; zenginleştirir ve hiyerarşik hâle getirir.
Şirk ise bu hiyerarşiyi bozar; göreli olanı mutlaklaştırır. Araçları amaç hâline getirir.
İşte insanın kayboluşu da burada başlar. Çünkü insan, yalnızca yolunu değil; referansını da kaybetmiştir.
Bunun sonucu ise sadece inanç problemi değildir. Bu, aynı zamanda bir hayat problemidir.
Fizikte kapalı sistemler zamanla entropiye uğrar. Düzen azalır. Enerji dağılır. Sistem çözünmeye başlar.
İnsan da kendisini yalnızca dünyanın kapalı sistemi içine hapsettiğinde benzer bir süreç yaşar.
• Anlamını kaybeder.
• Hayretini kaybeder.
• Sevgisini kaybeder.
• İradesini kaybeder.
• Umutlarını kaybeder.
Dışarıdan kendisini sürekli besleyen aşkın bir kaynak kalmadığında, manevî entropisi yükselir.
İçten içe çözünmeye başlar.
Kur'an’ın vahiy, zikir, duâ, tefekkür ve âyetler üzerinde ısrarla durmasının sebeplerinden biri de budur.
Bunlar insanı sürekli Tükenmez Bir Kaynak’a bağlar.
İnsanı kapalı sistem olmaktan çıkarır.
Her gün yeniden diri kılar.
Her gün yeniden yönünü düzeltmesini sağlar.
Bu sebeple tekbir, sadece namazın başlangıcında söylenen bir cümle değildir.
Her tekbir, insanın referans sistemini yeniden kalibre etmesidir.
Her tekbir, ‘ben göreli olanı mutlaklaştırmayacağım.’ demektir.
Her tekbir, ‘bütün büyüklükleri, bütün sevgileri, bütün korkuları, bütün umutları Allah’a göre değerlendireceğim.’ demektir.
İşte hidâyet de budur.
Hidâyet, hazır bir yol ezberlemek değildir.
Hidâyet, yürürken yönünü kaybetmemektir.
İzci nasıl tabiatın işaretlerini okuyarak yolunu bulursa, Mü’min de kâinatın, tarihin, vicdanın, fıtratın ve vahyin âyetlerini okuyarak kendisini sürekli Allah’a hizalar.
Bu yüzden “Allâh-u Ekber”, yalnızca bir söz değil; bir yöneliştir.
Yalnızca bir inanç cümlesi değil; bir referans beyanıdır.
Yalnızca bir zikir değil; bir medeniyet tasavvurudur.
Çünkü hangi çağda yaşarsa yaşasın, insanın önüne daima yeni “büyükler” çıkacaktır: Servet, iktidar, teknoloji, ideoloji, devlet, lider, bilim, yapay zekâ veya kendi nefsi...
Tekbir, bunların hiçbirini inkâr etmez. Fakat hepsine aynı cümleyi söyler : Siz büyüksünüz; fakat mutlak değilsiniz.
Mutlak Büyük yalnızca Allah’tır.
İnsan, bu hakikati unuttuğu ölçüde savrulur.
Hatırladığı ölçüde istikâmet bulur.
Belki de bu yüzden tekbir, bir defa söylenmek için değil; hayat boyunca tekrar edilmek için verilmiştir.
Çünkü insanın en büyük ihtiyacı, yeni bilgiler edinmekten önce, referansını sürekli yeniden hatırlamaktır.
Allâh-u Ekber...
Bu söz, insanın dilinden çıkan kısacık bir cümle değildir.
Bu söz, insanın bütün varlığını yeniden merkeze çağıran ilâhî bir pusuladır.
Allâh-u Ekber.
Yorumlar
Yorum Gönder