SES, SÖZ, SEM' VE SESSİZLİK

Ses, Söz, Sem’ ve Sessizlik : Kur'an’da Anlamın Fenomenolojisine Doğru

İnsan dünyaya gözlerini açtığında önce seslerle karşılaşır. Rüzgârın uğultusu, suyun şırıltısı, gök gürültüsü, kuşların ötüşü... Bunlar henüz insan dili değildir; fakat tamamen anlamsız da değildir. Her biri varlığın kendine özgü bir söyleyişidir. Kur'an’ın kâinatı “âyetler” olarak nitelemesi, bu seslerin ve olayların yalnızca fiziksel olgular olmadığını, aynı zamanda bir hakikate işaret ettiğini düşündürür.

İnsan ise bu tabii seslerin üzerine ikinci bir katman inşâ etmiştir : Söz. Söz, sesin toplumsallaşmış ve anlam taşıyan biçimidir. Böylece ses, sözün taşıyıcısı; söz ise mânânın taşıyıcısı olur.

Fakat mânâ ne yalnızca sözün içinde, ne de yalnızca onu dinleyenin zihnindedir. Mânâ, hitap ile muhatabın buluştuğu yerde doğar. Konuşan ile dinleyen arasında gerçekleşen bu canlı karşılaşma, anlamın gerçek mekânıdır. Bu sebeple anlam, tek taraflı bir aktarım değil; karşılıklı bir oluş hadisesidir.

Kur'an’ın sem’ kavramı da bu çerçevede yeniden düşünülmelidir. Sem’, yalnızca kulağın ses dalgalarını alması değildir. Kulak, işitmenin organıdır; sem’ ise işitmenin gerçekleşmesidir. Dışarıdan gelen hitabın insanın iç dünyasında karşılık bulmasıdır. Kur'an’ın, “Onların kulakları vardır ama işitmezler.” demesi de bu yüzdendir. Organ sağlam olabilir; fakat varoluşsal açıklık yoksa sem’ gerçekleşmez.

Benzer şekilde Kur'an, “Gözler kör olmaz; fakat göğüslerin içindeki kalpler kör olur.” buyurur. Demek ki göz görmek için, kulak işitmek için yeterli değildir. Asıl mesele, kalbin hakikate açık olup olmamasıdır. Kur'an, insana parçaları ayrı ayrı çalışan bir makine olarak değil; sem’, basar ve fuâdın birlikte işlediği canlı bir organizma olarak bakar.

Bu organizmanın merkezinde mânâ bulunur. Ancak mânâ, zihinde duran soyut bir bilgi değildir. Mânâ, içeride canlandığı ölçüde gerçektir. Bu sebeple anlamlandırmak, yalnızca kavramak değil; canlandırmaktır. Okumak, metni içeri almaktır; anlamak ise o metni insanın varlığında yeniden hayata kavuşturmaktır.

Burada Kur'an’ın kendisini neden Zikir diye adlandırdığı daha iyi anlaşılır. Zikir, sadece yeni bilgi vermek değildir; unutulanı hatırlatmaktır. İnsan, vahiy ile sadece yeni şeyler öğrenmez; aynı zamanda kendisini, fıtratını ve Rabbine yönelişini yeniden hatırlar. Belki de bu sebeple vahiy, insanın içine yabancı bir hakikat yerleştirmez; zaten var olan istidadı uyandırır.

İman da bu çerçevede yeniden okunabilir. İman, yalnızca zihinsel bir kabul değildir. O, kalbin amelidir. İçeride gerçekleşen canlı bir yöneliş, bir oluş, bir harekettir. Salih amel ise bu iç hareketin dış dünyada görünür hâle gelmesidir. Böylece iman ile amel birbirinden kopuk iki alan değil; aynı hayatın iç ve dış yüzleri olur.

Tohum toprağa düştüğünde önce gözden kaybolur. Fakat bu kayboluş yok oluş değildir; içeride başlayan bir dönüşümdür. Tohum filiz verdiğinde, dışarıda gördüğümüz şey içeride gerçekleşen hayatın sonucudur. Vahiy de böyledir. İnsan onu yalnızca taşıyorsa yük olur; içeride canlandırıyorsa meyve verir. Kur'an’ın “kitap/lar taşıyan eşek” benzetmesi, işte bu ayrımı çarpıcı bir şekilde ortaya koyar. Kitabı taşımak başka, kitabın insanı taşıması başkadır.

Sessizlik de bu yolculuğun önemli bir parçasıdır. Sessizlik, sesin yokluğu değildir. O da bir dildir. Zekeriya Peygamberin kıssasında konuşmanın sınırlandırılması, buna karşılık zikrin artırılması dikkat çekicidir. Dış ses azaldığında iç ses daha belirgin hâle gelir. Sessizlik bazen hakikatin en güçlü ifadelerinden biridir.

Aynı şekilde iyi bir okuma da yalnızca satırları okumak değildir. Asıl mesele, satırların üzerinde yükseldiği “zemini” okuyabilmektir. Bu zemin ne kâğıttır ne ekrandır. Yazarın varlık anlayışı, insan tasavvuru, hakikat anlayışı ve bütün paradigması o görünmez zemini oluşturur. Metni gerçekten anlamak, biraz da bu görünmeyen zemini fark edebilmektir.

Bütün bu çerçevede Kur'an’ın hedefi yalnızca bilgi vermek değildir. Onun amacı, insanın varlığında hakikati uyandırmak, onu canlandırmak ve bu canlılığı salih amel olarak hayata taşımaktır.

Belki bu yolculuk tek cümlede şöyle özetlenebilir : Âyet → Ses → Sem’ → Söz → Mânâ → Zikir → İman (İç Amel) → Salih Amel (Dış Amel).

Kur'an’ın da'veti, işte bu canlı yolculuğun da'vetidir.

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

MÂÛN NE DİYOR?!.

KİP

SOLUK