ŞUURUN FENOMENOLOJİSİ

Şuurun Fenomenolojisi : Gafletten Zikre, Yanlış Hesaptan Hakikate

İnsan üzerine konuşan çağdaş disiplinlerin önemli bir kısmı, şuuru beynin ürettiği bir fonksiyon olarak ele alır. Bilincin hangi nöral ağlardan doğduğunu, hafızanın nasıl oluştuğunu, benliğin nasıl inşa edildiğini araştırırlar. Bunlar değerli çalışmalardır; ancak çoğu kez şuuru kapalı bir sistem içinde incelerler. Oysa Kur’an’ın ilgilendiği temel mesele, şuurun nasıl üretildiği değil, nereye yöneldiğidir.

Kur’an’ın merkezî problemi cehalet değildir; gaflettir.

Cehalet, bilginin yokluğudur. Gaflet ise hakikatin üzerinin örtülmesidir. İnsan hakikatin içinde yaşar; fakat onu fark etmez. Rab ona şah damarından daha yakındır; fakat insan uzak olduğunu zanneder. Misak çözülmemiştir; fakat insan onu unutmuştur.

Bu sebeple Kur’an’ın temel çağrısı bilgi yüklemek değil, uyandırmaktır. Kendisini “zikir”, “tezkire”, “nur”, “hüdâ” ve “furkan” olarak tanıtması bundan dolayıdır. Kur’an, uyuyan şuura seslenir.

Şuur, yalnızca bilişsel bir faaliyet değildir. Şuur, yöneliştir.

Yön ise coğrafî veya fizikî bir istikamet değildir. Yön, bilincin hakikate dönüklüğüdür. Bu sebeple yön ile şuur aynı hakikatin iki farklı görünümüdür. Yön, şuurun istikameti; şuur ise yönün idrakidir.

İnsan, her an bir yöne bakmaktadır. Hiç kimse yönsüz değildir. Asıl soru, yönün Hakiki Merkez’e mi, yoksa sahte merkezlere mi çevrilmiş olduğudur.

Kur’an’ın “insan, başıboş bırakıldığını mı hesap ediyor?!.” (75/36) sorusu, insanın ontolojik durumunu değil, epistemik muhasebesini sorgular. Sorun insanın başıboş olması değildir; kendisini başıboş sanmasıdır. Bu, yanlış hesaptır.

Yanlış hesap, insanın sahte ilâhları Hakiki İlâh’ın yerine koymasıdır. Serveti, iktidarı, benliği, ideolojiyi, şöhreti veya herhangi bir faniyi mutlaklaştırmasıdır. Böylece şuur, yönünü kaybeder. Kur’an’ın başka bir yerde söylediği gibi, insanlar yoldan çevrilirler; buna rağmen kendilerini doğru yolda sanırlar. Gafletin en derin şekli budur: Sapmış olmak değil, sapmış olduğunu fark etmemektir.

Buna karşılık zikir, yeni bir hakikat üretmek değildir. Zikir, unutulmuş hakikatin yeniden fark edilmesidir. Yeni bir bağ kurmak değil, hiç kopmamış bağı yeniden idrak etmektir.

İnsan, Rab tarafından terk edilmiş değildir. Rab’den insana doğru olan bağda kopma, gevşeme ve gaflet yoktur. Gaflet, yalnızca insan tarafındadır. Bu yüzden dünya hayatı başıboşluk değil, mühlettir; ihmal edilmişlik değil, imtihandır.

Ölüm, bu mühletin sona ermesidir.

Ölümle birlikte bağ değişmez; bağın tecrübe ediliş biçimi değişir. Aynı misak, gâfil için zahmet; zâkir için rahmet olarak tecelli eder. Çünkü değişen bağ değil, şuurun yönüdür.

Kur’an’ın anlattığı insan, yalnızca düşünen bir varlık değildir. O, kendisine ilâhî bir nefha lütfedilmiş bir varlıktır. Şuurunu bu nefhaya açtığı ölçüde hakikati idrak eder; onu örttüğü ölçüde gaflete düşer.

Bu nedenle şuur, sadece psikolojik bir uyanıklık değildir. Şuur, insanın Hakikat’e açıklığıdır.

İşte Kur’an’ın bütün çağrısı, bu açıklığı yeniden kazandırmaktır.

Belki de Kur’an’ın amacı tek cümlede şöyle ifade edilebilir : İnsanları gaflet uykusundan uyandırmak.

Çünkü uyanan şuur, doğru hesabı yapar.

Doğru hesap, Hakiki Merkez’i bulur.

Hakiki Merkez’i bulan, kopmayan kulpa tutunur.

Kopmayan kulpa tutunan ise artık başıboş dolaşmaz; yönünü bulmuş olarak yürür.

İşte hidayet budur.

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

MÂÛN NE DİYOR?!.

KİP

SOLUK