MEDENİYET TASAVVURUNA "AÇILAN KAPI" : FÂTİHÂ
Kur'an’ın Medeniyet Tasavvuruna “Açılan Kapı” : Fâtihâ
Fâtihâ, Kur'an’ın ilk sûresidir; fakat anlattığı hikâye insanlık tarihinin en başında/n başlar.
İnsanlığın ilk büyük sorusu, “insan kimdir” değildir. Kur'an’ın açtığı ufukta ilk soru şudur : “Elestü bi-Rabbikum?!. = Ben sizin Rabbiniz değil miyim?!.” (7/172.)
Demek ki insanlık serüveni, Rubûbiyeti tanımakla başlar. İlk ahid, Allah’ın varlığına değil; O’nun Rab oluşuna verilmiştir.
Ardından insan yeryüzünde halife kılınır : “Ben yeryüzünde bir halife yaratacağım.” (2/30.)
Ancak bu halifelik, Rubûbiyetten bağımsız bir hâkimiyet değildir. İnsan, yeryüzünde kendi hevasının değil; Rabbinin mîzanının taşıyıcısı olmakla sorumludur.
Fakat insan bu istikâmeti koruyamaz. Âdem kıssasında gerçekleşen hubût, yalnızca mekânsal bir iniş değil; yönün ve dengenin bozulmasıdır.
Bunun üzerine ilâhî hitap gelir : “Benden size bir hidâyet geldiğinde, kim Benim hidâyetime uyarsa artık onlar için korku yoktur ve onlar üzülmeyeceklerdir.” (2/38.)
Demek ki insan yeryüzüne yönsüz bırakılmamıştır. Tarih, hidâyet ile birlikte yürür.
İşte Fâtihâ bu insanlık yürüyüşünün her gün yeniden yapılan duâsıdır.
“Elhamdü lillâhi Rabbi’l âlemîn”
Fâtihâ, medeniyeti Rab ile başlatır.
Bu, aynı zamanda bir paradigma tercihidir.
İlk emirde de Rab, bize Kendini Rubûbiyeti ile tanıtır. = “İkra! Bismi Rabbike...” (96/1.)
Modern medeniyet çoğu zaman, insanı, aklı, tarihi, ekonomiyi, teknolojiyi veya piyasayı merkeze alır. Kur'an ise daha ilk cümlede merkezin yerini tayin eder : Rab.
Çünkü Rubûbiyet kaybolduğunda merkez çoğalır; merkez çoğaldığında istikâmet kaybolur.
Medeniyet krizi, öncelikle bir araç krizi değil; bir merkez krizidir.
“Er-Rahmâni-r Rahîm”
Rubûbiyet, zorbalık değil; rahmettir.
Varlığı terbiye eden ilke, merhamettir. Bu sebeple Rubûbiyet merkezli bir medeniyet, güç ve tahakküm üzerine değil; rahmet, denge ve sorumluluk üzerine kurulmalıdır.
“Mâliki yevmi’d dîn”
Fâtihâ, tarihi hesap gününe bağlar.
Özellikle Hegel sonrasında modern paradigmaların önemli bir kısmı, tarihi nihâî hakem hâline getirme eğilimindedir. Kur'an ise tarihi ölçü kabul etmez; tarihi ölçer.
Tarih, hakikatin kaynağı değil; hakikatin sınandığı alandır.
Rubûbiyet mîzandır; tarih ise bu mîzana vurulan insanlık tecrübesidir.
“İyyâKe na’budu ve iyyâKe nestaîn”
İşte Rubûbiyetin insandaki karşılığı burada görünür.
• Rubûbiyet tanınır.
• Ulûhiyet ikrar edilir.
• Ubûdiyet yaşanır.
Fâtihâ’nın iç hareketi bu çizgiyi ortaya çıkarır : Rubûbiyet → Ulûhiyet → Ubûdiyet.
Bu sadece ibâdetin değil; insanın, toplumun ve medeniyetin yönünü belirleyen bir çizgidir. Çünkü insan mutlaka bir merkeze bağlanır. Asıl mesele, kime kulluk ettiğimizdir.
“İhdinâ’s-sırâta’l mustakîm”
Fâtihâ’nın merkezindeki duâ budur.
Bu, yolu hiç bilmeyenlerin duâsı değildir.
Bu, yoldan çıkabileceğini bilen insanın duâsıdır.
Bu duânın her rekâtta tekrar edilmesi, hem insanın hem de medeniyetlerin sürekli istikâmet kaybetme riski taşıdığını gösterir.
“İhdinâ” sadece “bize yolu göster” değildir, aynı zamanda bizi yeniden istikâmete yönelt. Rubûbiyetten kopan yönümüzü yeniden Sana çevir. Bizi Sırât/ın üzerinde sabit kıl, demektir.
Bu yöneliş, Zümer sûresindeki (39/54.) inâbe kavramıyla birlikte okunmalıdır.
İnâbe, insanın kaybettiği yönü yeniden Rabbine çevirmesidir.
İbrâhim (a.s.)’ın da en belirgin sıfatı Münîb’dir. (Bknz. 11/75.)
“Sırâta-llezîne en’amte aleyhim”
İstenen, herhangi bir yol değildir.
Bu yol, Allah’ın kendilerine nimet verdiği kimselerin yoludur. Kur'an bu kimseleri, Nisa, 69’da açıklar : “Nebîler, Sıddîklar, Şehîdler ve Sâlihler...”
Bunlar sadece tarihî şahsiyetler değildir. Bunlar, Rubûbiyetin terbiyesi altında yaşayan insanların sıfatlarıdır.
Kur'an’ın medeniyet tasavvuru, önce insanı inşâ eder; kurumlar ve yapılar daha sonra gelir.
“Ğayri-l mağdûbi aleyhim ve le’ddâllîn.”
Fâtihâ bizi, iki büyük sapmaya karşı uyarır : Hakikati bildiği hâlde ondan yüz çevirenler ve istikâmetini bütünüyle kaybedenler.
Bu iki sapma sadece bireylerin değil, medeniyetlerin de sapmasıdır.
...
Hakîm Kur'an ve Medeniyet
Kur'an kendisini şöyle niteler : “Hikmetlerle dolu = Hakîm Kur'an’a andolsun.” (Yâsîn, 2.)
Kur'an’ın “Hakîm” oluşu, sadece onun doğru bilgiler taşıması değildir. Hikmet, hakikati doğru yere koymak; varlığı, insanı ve hayatı doğru bir ölçüyle düzenlemektir.
Bu sebeple Kur'an’ın maksadı yalnızca bireysel bir inanç oluşturmak değil; Rubûbiyetle bağını koruyan insan eliyle adâlet, denge ve anlam üzerine kurulu yaşanabilir bir hayat = medeniyet inşâ etmektir.
Ancak bu inşâ, insanın kendisini merkeze aldığı bir güç projesi değildir. Çünkü Rubûbiyetten kopan insanın bilgisi hikmete, gücü adâlete ve medeniyeti hayra dönüşmeyebilir, dönüşmüyor.
Sonuç
Kur'an’ın medeniyet tasavvuru :
• Tarihten değil, Rubûbiyetten başlar. Kur’an,
• Tarihi kutsamaz; tarihe yön verir.
• Teknolojiyi reddetmez; onu mîzana bağlar.
• İnsanı yok saymaz; onu Rabbine yöneltir.
Bu sebeple medeniyet krizinin kökünde yalnızca ekonomik veya teknolojik sorunlar değil; daha derinde Rubûbiyetten kopuş vardır.
Çıkış yolu, geçmiş bir modeli tekrar etmek değil; Rubûbiyete bilinçli bir inâbe/dönüş, ardından da ubûdiyetle yaşanan bir istikâmettir.
Bu yüzden Fâtihâ, sadece namazda okunan bir sûre değildir.
O, insanın her gün yeniden yaptığı bir yöneliş ve medeniyet ahdidir.
“İhdinâ’s sırâta’l mustakîm.”
Yorumlar
Yorum Gönder