ÖLÜMLÜ İLE ÖLÜMSÜZ ARASINDA İNSAN
Ölümlü ile Ölümsüz Arasında İnsan : Felsefenin Açmazı, Vahyin Ufku
İnsan, ölümlü ile ölümsüz; sonlu ile sonsuz; madde ile mânâ arasında yaşayan bir varlıktır. Onun değeri de gerilimi/dramı da bu aradalıktan/arada olmaklıktan doğar.
Madde olmadan mânâ görünmez; mânâ olmadan madde konuşmaz. Beden, ruhun evidir; ruh ise bedenin ufkudur. Ev olmadan ufuk yaşanmaz; ufuk olmadan ev yalnızca taştan ibaret kalır.
Ölümlü, ölümsüzün karşıtı değildir; onun görünür olduğu alandır. Sonlu, sonsuzu sınırlayan değil; ona işaret eden bir âyettir. Madde, hakikatin düşmanı değil; onun okunabilir hâlidir.
Bu yüzden insan ne yalnızca bedendir ne de yalnızca ruhtur. İnsan, madde ile mânâ arasındaki gerilimde yaşayan bir varlıktır.
Ruh, insanı Hakk’a yönelten ilâhî çağrıdır. Hevâ ise, peşin olana, yakın olana ve kolay olana çeker. Biri ufku açar, diğeri ufku daraltır. İrade ise bu iki çağrı arasında tercih eden merkezdir.
Potansiyel bütün insanlarda ortaktır; fakat bu potansiyelin görünürlüğü, aktivasyonu ve hayata yansıması aynı değildir. İnsan, iradesiyle ruhun çağrısına cevap verdiği ölçüde hakikate yaklaşır; hevânın peşinden gittiği ölçüde maddeye kapanır.
Hidayet de bu yüzden iradenin dışında değil, iradenin içinde aranmalıdır. Hakikat, zorla kabul ettirilen bir sonuç değil; özgürce yönelinen bir ufuktur.
Felsefe, somuttan soyuta doğru yürür; görünenin ardındaki ilkeyi arar. Din ise yalnızca insanın hakikate yönelişini değil, hakikatin insana yönelişini de anlatır. Biri arayıştır; diğeri hitaptır. Bu yüzden din, tek yönlü bir yükseliş değil; iki yönlü bir irtibattır.
Modern felsefe, insanın bu aradalığını farklı şekillerde açıklamaya çalıştı. Descartes düşünceyi, Kant aklın sınırlarını, Hegel Tini ve tarihi, Feuerbach insanı, Marx maddeyi ve üretim ilişkilerini, Heidegger ise Varlık sorusunu merkeze aldı. Her biri hakikatin önemli bir yönünü aydınlattı; fakat hiçbiri madde ile mânâyı, beden ile ruhu, irade ile hidayeti aynı ontolojik bütünlük içinde birlikte ele alamadı. Vahiy ise insanı, ölümlü ile ölümsüz; sonlu ile sonsuz; madde ile mânâ arasında sorumluluk taşıyan bir varlık olarak tanımlar ve bu gerilimi çatışma değil, imtihan ve tekâmül zemini olarak anlamlandırır.
İdealizm, madde olmadan ayakları yere basamaz; materyalizm ise mânâ olmadan donar, taşlaşır. Materyalizm, penceresiz bir ev; idealizm ise duvarlarını kaybetmiş bir evdir. Oysa insanın ihtiyacı, hem sağlam duvarları hem de ufka açılan pencereleri olan bir evdir.
Belki de insanın bütün yolculuğu, bu evin penceresini Hakk’a açmayı öğrenmektir. Çünkü ölümlü olan, ölümsüzü; sonlu olan, sonsuzu; görünen de görünmeyeni anlamaya çağırır.
Felsefe, kimi zaman göğe çıktı yeryüzünü unuttu; kimi zaman yeryüzüne indi göğü unuttu. Vahiy ise göğün de yerin de aynı Hakk'a ait olduğunu bildirdi. Hikmet, göğü yere indirmekte veya yeri göğe çıkarmakta değil; ikisini aynı hakikatin içinde okuyabilmektedir.
Hikmet : Hakikatin Yaşanmakta Olan Hâli
Hayat, büyük ölçüde, de facto yaşanır; fiilî, somut ve tecrübîdir. Buna karşılık insan, yaşadığı hayatı anlamlandırmak ve yönlendirmek için, de jure ilkeler üretir. Hukuk, ahlâk, teoloji, felsefe, sosyoloji ve benzeri disiplinler bu arayışın ürünleridir.
İlk bakışta bunlar iki ayrı alan gibi görünür : Biri yaşanan, diğeri düşünülen; biri fiil, diğeri fikir. Oysa bu ayrım hakikatin kendisinde değil, insan zihninin analitik tasnifindedir. Hakikat parçalanmaz; onu anlamaya çalışan zihin, anlamak için ayırır.
Bu sebeple mesele, de facto ile de jure arasında bir köprü kurmak değildir. Mesele, bunların aynı hakikatin farklı görünüşleri olduğunu fark etmektir.
İşte bu noktada hikmet yeni bir anlam kazanır : Hikmet, hakikatin yaşanmakta olan hâlidir.
Bu tanım, hikmeti ne yalnızca bilgiye ne de yalnızca amele indirger. Hikmet; yaşamın içinde bilme, bilmenin içinde yaşama olan; ayrımın anlamını yitirdiği bir varoluş hâlidir. Orada bilmek yaşamaktır; yaşamak da bilmek.
Bu hareket doğrusal, iki nokta arasında gidip gelen düz bir hareket de değildir. Hakikatin merkezinde gerçekleşen; çok boyutlu, sürekli zenginleşen ve kemâle doğru yönelen bir harekettir. Her dönüş, merkeze yeniden yöneliştir; fakat aynı idrakle değil, yeni bir kavrayış, yeni bir sorumluluk ve yeni bir imkânla.
Kur'an bu sürekliliği şu ifadeyle dile getirir : “O, her an bir şe’ndedir.” (55/29)
İlâhî tecellî nasıl kesintisiz ise, hikmet de hakikatin insandaki kesintisiz yaşayışıdır. Hikmet, olmuş bitmiş bir sonuç değil; her an yenilenen bir tahakkuktur.
Bu yüzden hikmet, kemâle ulaşmış olmak değildir. Kemâl, mutlak anlamda yalnızca Kâmil Olan’a aittir. İnsan için söz konusu olan ise kemâle doğru bir yöneliştir. Buradaki “doğru”, ulaşılan bir menzili değil, kaybedilmemesi gereken istikâmeti ifade eder.
Hakikat yalnızca bilinmez; yaşanır. Yaşandıkça bilinir, bilindikçe yaşanır. Bu, merkezini kaybetmeyen, ufku açık bir kemâl yolculuğudur.
Hikmet, hakikatin yaşanmakta olan hâli; Kâmil Olan’a doğru, merkezini kaybetmeden, sürekli zenginleşen çok boyutlu bir yöneliştir.
Yorumlar
Yorum Gönder