İKİ OĞUL, ZİKİR VE BİLGİNİN VARLIĞA İNİŞİ
İki Oğul, Zikir ve Bilginin Varlığa İnişi
İncil’de yer alan iki oğul benzetmesi (Matta 21/28-32), ilk bakışta itaat ve isyan üzerine kurulmuş basit bir ahlâk dersi gibi görünür. Oysa bu benzetme, insanın bilgi, varlık ve eylem arasındaki ilişkiyi anlamak için son derece derin bir antropoloji ve fenomenoloji sunmaktadır.
Bir baba iki oğluna da aynı çağrıyı yapar : “Bugün bağıma git ve çalış.”
Birinci oğul : “Gitmeyeceğim.” der; fakat sonra pişman olur ve gider.
İkinci oğul ise : “Peki efendim.” der; fakat gitmez.
İsa’nın sorduğu soru dikkat çekicidir : “Hangisi babasının isteğini yerine getirdi?!.”
Cevap bellidir : İlk oğul.
Fakat benzetmenin asıl sorusu bundan daha derindedir.
Bilmek Neden Yetmez?!.
İkinci oğul babasının ne istediğini biliyordu.
Üstelik bunu diliyle de onayladı.
Fakat bildiğini yaşayamadı.
Demek ki doğru bilgi, doğru eylem üretmeye tek başına yetmemektedir.
Modern dünyanın da en büyük açmazlarından biri budur.
Bilgi sürekli artmaktadır.
İnsanlık tarihinin hiçbir döneminde bugünkü kadar çok veri üretilmemiştir.
Fakat bilgi arttıkça hikmet artmamakta; bilgi çoğaldıkça insanın yönü daha da bulanıklaşabilmektedir.
İki oğul benzetmesi tam da bu noktaya ışık tutmaktadır.
Asıl problem bilgi eksikliği değildir. Bilginin varlığa/hayata inememesidir.
İlk Oğulu Değiştiren Neydi?!.
İlk oğul yeni bir bilgi öğrenmedi.
Baba ikinci kez gelip onu iknâ etmedi.
Yeni bir emir verilmedi.
Değişen bilgi değil, oğulun kendisiydi.
Pekiî onu değiştiren neydi?!.
Kanaatimizce cevap : Hatırlama = Zikirdir.
Fakat bu, zihinsel bir hatırlama değildir.
Oğul yalnızca babasının sözünü değil; babasıyla olan yaşanmış ilişkiyi de yeniden hatırladı.
- Kendisini büyüten...
- Emek veren...
- Koruyan...
- Bugüne getiren babasını...
Emrin arkasındaki ilişki yeniden görünür hâle geldi.
İşte tövbe burada/n doğdu.
Tövbe, sadece “yanlış yaptım.” demek değildir.
Tövbe, önce ilişkiyi yeniden görmek; sonra da bunu kalbe/vicdana sormaktır.
Ve bu ilişkinin kalbinde “vefa” vardır : Ben, bana bunca emek vermiş babama nasıl kayıtsız kalabilirim?!.
Bu yüzden ilk oğulu ayağa kaldıran bilgi değil; vefadır.
Hz. İbrâhim’in Rabbini “Tanımlaması”!.
Kur'an’da Hz. İbrâhim Rabbini şöyle tanımlar :
- “Beni yaratan O’dur.”
- “Bana doğru yolu gösteren O’dur.:”
- “Beni yediren ve içiren O’dur.”
- “Hastalandığımda Bana şifa veren O’dur.”
- “Beni öldürecek, sonra diriltecek olan da O’dur.” (Şuarâ 26/78–81)
Bu ifadeler salt teorik bir Tanrı tasavvuru ve bilgi değildir.
Bu, yaşanmış ilişkinin dile gelişidir.
Hz. İbrâhim Allah’ı ispat etmeye çalışmaz. O’nunla yaşadığı hayatı anlatır.
İşte iman tam burada/n doğar : “Beni sürekli yaşatan Rabbimin çağrısına ben nasıl kayıtsız kalabilirim?!.”
Bu soru, ilk oğulun babasına yönelttiği sessiz sorunun aynısıdır.
Zikir Nedir?!.
Bu çerçevede zikir kavramı da yeniden düşünülmelidir.
Zikir, salt Allah’ın akla gelmesi değildir.
Zikir, insanın bütün varlığını Rabbine göre yeniden hizalamasıdır.
İnsan Rabbini zikrettikçe, O’nu hayatının en büyük referansı hâline getirir.
Bu yüzden zikir yalnızca dil değildir.
Yalnızca zihin de değildir.
Zikir, yaşanan bir yöneliştir.
Zikir arttıkça Allah gerçekten “Ekber” olur.
Artık hayatı belirleyen :
- Makam olmaz.
- Servet olmaz.
- Benlik olmaz.
- Toplum olmaz.
Allah olur.
İşte kulluk budur.
Bilgi, İlim ve Hikmet
Bu benzetme bizi bilginin mâhiyetini yeniden düşünmeye davet etmektedir.
- Bilgi...
- İlim...
- Hikmet...
Bunlar aynı şey değildir.
Bilgi, malûmattır.
İlim, bilginin insanın varlığında yer bulmasıdır.
Hikmet ise bu ilmin hayata yerli yerinde yansımasıdır.
Dolayısıyla hikmet, ilmin meyvesidir.
Modern akademi büyük ölçüde bilginin üretimiyle meşguldür. Bilgiyi ilme, ilmi hikmete dönüştürecek köprüleri büyük ölçüde ihmal etmektedir.
Bu yüzden çağımız bilgi bakımından zengin; hikmet bakımından fakirdir.
İki Oğul ve Modern İnsan
Bugün çoğumuz ikinci oğula benziyoruz.
- Doğru cümleleri kuruyoruz.
- Doğru kavramları biliyoruz.
- Hakikati konuşuyoruz.
Fakat hakikat henüz varlığımıza inmiyor.
- Bilgi büyüyor.
- Fenomenoloji küçülüyor.
Bunun sonucunda ontolojik referans görünmezleşiyor.
Dijital çağın sahte işaretleri, propaganda, manipülasyon, dikkat ekonomisi ve algoritmik yönlendirmeler insanın hakikate giden yollarını flûlaştırıyor.
Hakiki âyetlerin arasına sayısız sahte işaret yerleştiriliyor.
Hakikatin kasıtlı biçimde perdelenmesi epistemik bir örtme; insanların hakikatten bilinçli biçimde uzaklaştırılması ise Kur'an’ın “saddû an sebîlillâh” diye işaret ettiği olgunun çağdaş tezahürlerinden biri olarak okunabilir.
Her Amelin Değeri Neden Aynı Değildir?!.
Kur'an’da herkesin ameli aynı değerde değildir.
Çünkü Allah katında derecât vardır.
İki insan aynı işi yapabilir. Fakat bu ameller aynı değerde olmayabilir. Çünkü amelin değerini dış görünüşü değil, zikrin yoğunluğu belirler.
Zikrin yoğunluğu ise ihlâsın derecesidir.
İhlâs, sadece iyi niyet değildir.
İhlâs, Allah’ın o amelde ne kadar merkezde olduğudur.
Bu yüzden;
- Aynı namaz...
- Aynı infak...
- Aynı oruç...
Allah katında aynı değeri taşımaz.
Çünkü amelin değeri, insanın Rabbini hangi yoğunlukta zikrettiğiyle ilgilidir.
İşte derecât, bu yoğunluk farklarının adıdır.
Sonuç
İki oğul benzetmesi bize şunu öğretmektedir : Bilmek yetmez. Hatırlamak da gerekir. Fakat hatırlamak da yetmez. Hatırlanan hakikatin insanın varlığına inmesi gerekir.
- Varlığa inen bilgi, ilim olur.
- İlim hayata yerleştiğinde de hikmet doğar.
- Hikmet ise salih amel olarak görünür hâle gelir.
Böylece insan, sadece bilen biri olmaktan çıkar.
Bildiği hakikatin yaşayan şâhidi hâline gelir.
Belki de vahyin en büyük amacı budur : İnsana yeni bir dünya vermek değil; içinde yaşadığı hakikati yeniden fark ettirmek...
Ve o hakikati yaşayacak bir varoluşa dönüştürmek.
Yorumlar
Yorum Gönder