KÖKLER VE DÖNÜŞÜMLER

KÖKLER VE DÖNÜŞÜMLER : ANTİK FELSEFEDEN TEOLOJİYE İNSANIN (İÇSEL) ARAYIŞI

Giriş : Kavramların Değil, İdrakin İzinde

Bu yazının amacı, dinler ve felsefeler arasında kesin etki ilişkileri kurmak veya tarihî hükümlerde bulunmak değildir. Amaç; insanlığın ortak hakikat arayışında ortaya çıkan bazı kavramların ve onların arkasındaki idrak biçimlerinin izini sürmektir.

Diller farklıdır, kavramlar zamanla değişir, medeniyetler yükselir ve yıkılır. Fakat insanın hakikati, iyiyi, kötüyü, özgürlüğü ve kendi varlığını anlama çabası süreklidir. Bu sebeple yalnızca kavramların tarihini değil, o kavramlara hayat veren düşünce ve idrakin tarihini de okumaya çalışmak gerekir.

Bu arayış bizi, 19. yüzyılın dikkat çekici Alman düşünürlerinden Bruno Bauer’e (1809-1882) götürmektedir. Karl Marx’ın gençlik yıllarındaki hocalarından biri olan Bauer, Yeni Ahit ve Hristiyanlığın doğuşu üzerine alışılmışın dışında yorumlar geliştirmiştir. Ona göre Hristiyanlık yalnızca Yahudi geleneğinin devamı olarak değil, Helenistik dünyanın özellikle Stoacı düşüncesiyle etkileşim içinde şekillenmiş bir sentez olarak da okunabilir.

Bauer’in bütün tezleri bugün tarihçiler tarafından paylaşılmasa da, onun çalışmaları din, felsefe ve kültür arasındaki ilişkileri yeniden düşünmeye davet etmesi bakımından önemini korumaktadır. Bu yazı da aynı daveti, bazı temel kavramların tarihî serüveni üzerinden sürdürmeyi amaçlamaktadır.

I. Stoacılık ve İçsel Özgürlük Arayışı

Stoacılık, MÖ III. yüzyılda Kıbrıslı Zenon tarafından Atina’da kurulan önemli bir felsefe okuludur. Sokrates’in ahlâk anlayışından, Kiniklerin sâde yaşam idealinden ve Herakleitos’un “Logos” düşüncesinden beslenen bu öğreti; mantık, fizik ve ahlâkı tek bir bütün olarak ele almıştır.

Helenistik çağın siyasî çalkantıları içinde gelişen Stoacılık, Roma İmparatorluğu döneminde Seneca, Epiktetos ve İmparator Marcus Aurelius gibi isimlerle geniş bir etki alanı kazanmıştır. Görev bilinci, ölçülülük, kendini denetleme ve kader karşısında sükûnet gibi ilkeleri, Roma'nın yönetici sınıfı tarafından da benimsenmiştir.

Bu dönemde Yahudilik de özellikle İskenderiye başta olmak üzere Akdeniz dünyasında güçlü bir varlık göstermekteydi. Böylece farklı dînî ve felsefî gelenekler aynı coğrafyada karşılaşmış, birbirlerini tanımış ve zaman zaman birbirlerinden etkilenmişlerdir.

II. Mutlak İktidar Karşısında İnsan

Stoacılık doğrudan herhangi bir siyasî sisteme tepki olarak ortaya çıkmış değildir. Bununla birlikte Helenistik çağın büyük monarşileri ve mutlak iktidar anlayışı içinde insanın içsel özgürlüğünü savunması bakımından dikkat çekici bir duruş sergilemiştir.

Firavunlardan Pers krallarına, Helenistik hükümdarlardan Roma imparatorlarına kadar uzanan güçlü devlet gelenekleri karşısında Stoacılar, insanın gerçek özgürlüğünün dış şartlarda değil, kendi iç dünyasında bulunduğunu savundular.

Onlara göre bütün insanlar aynı kozmik akıldan (Logos) pay almaktadır. Bu nedenle insanın gerçek vatandaşlığı herhangi bir şehir veya imparatorluk değil, bütün insanlığı kuşatan “kozmopolis”tir.

III. Daimondan Demona : Bir İdrak Dönüşümü

Stoacı düşüncenin merkezindeki kavramlardan biri de “daimon”dur.

Sokrates için daimon, insanı kötülükten alıkoyan içsel bir uyarıydı. Marcus Aurelius ise imparator olmasına rağmen kararlarını verirken kendi ihtirasına değil, içindeki bu sessiz rehbere kulak vermeye çalışıyordu.

Antik Yunan’da daimon; vicdanı, koruyucu ruhu veya insanın içindeki ilâhî yönelişi ifade eden saygın bir kavramdı. “Eudaimonia” yani mutluluk da “iyi bir daimonla yaşamak” anlamını taşıyordu.

Fakat tarih içinde aynı kelime farklı anlam katmanları kazandı. Septuaginta çevirileriyle birlikte pagan ilâhları için kullanılmaya başlayan “daimon”, erken Hristiyanlık döneminde giderek olumsuz bir anlam yüklenerek “demon”a dönüştü. Böylece bir zamanlar insanın içsel rehberini anlatan kavram, zamanla kötülük ve şeytanî güçlerle ilişkilendirilmeye başlandı.

Burada yalnızca bir kelimenin değil, kötülüğün nasıl anlaşıldığına dair idrakin de değiştiği görülmektedir.

IV. Kötülük Tasavvurunun Değişimi

Pers dînî geleneğinde Ahura Mazda ile Ehrimen arasındaki mücadele, iyilik ile kötülüğün kozmik çatışmasını temsil eder.

Hristiyanlık bu mirastan bazı izler taşımış; ancak onu kendi teolojik çerçevesi içinde yeniden yorumlamıştır.

Kur'an ise Tevhîd ilkesi gereği Allah’ın karşısına O’na denk bağımsız bir kötülük gücü yerleştirmez.

Bu çerçevede Kur'an iki önemli kavram arasında ince bir ayrım yapar :

İblis, tarihsel bir şahsiyetin özel adıdır. Kibri sebebiyle ilâhî emre karşı gelmiş ve insanı saptırmak için süre istemiştir.

Şeytan ise yalnızca tek bir varlık değildir. Haktan uzaklaştıran her türlü yönelişin, vesvesenin ve bozucu zihniyetin genel adıdır. Kur'an, insanlardan da cinlerden de şeytanlar olabileceğini bildirerek kötülüğü sadece dışarıdaki metafizik bir güç değil, insanın tercihleriyle de ilişkilendirir.

Böylece kötülük, Allah’a rakip bağımsız bir ilke olmaktan çıkar; insanın özgür iradesi içinde anlam kazanan bir imtihan alanına dönüşür.

Sonuç : Derecât ve İdrakin Yolculuğu

Belki de tarih boyunca değişen şey yalnızca kavramlar değildir. Asıl değişen, o kavramların arkasındaki insan, varlık ve hakikat tasavvurudur.

Daimon, demon, iblis ve şeytan... Bunların her biri, insanın kötülüğü ve kendi iç dünyasını farklı dönemlerde nasıl anlamlandırdığının izlerini taşımaktadır.

Kur'an’ın insan tasavvuru bu noktada dikkat çekici bir ufuk açar. İnsan “Ahsen-i Takvîm” üzere yaratılmıştır; fakat “Esfel-i Sâfilîn”e düşme ihtimali de vardır. Bu iki uç arasında insanın hayatı, sürekli bir yöneliş ve tercih alanıdır.

Belki de Kur'an’da geçen “derecât”, insanın bu yolculuğunun manevî mertebelerini ifade etmektedir. Derece, yalnızca bilgiyle değil; idrakin îzâna, hikmete, ahlâka ve sâlih amele dönüşmesiyle kazanılır.

Kavramlar elbise gibidir; zamanla değişebilirler. Fakat onların taşımaya çalıştığı hakikat arayışı değişmez. Diller çoktur; fakat hakikati arayan insanın temel istidadı ortaktır. Farkı oluşturan ise bu istidadın ne ölçüde idrake, îzâna ve hikmete dönüşebildiğidir.

Bu sebeple kavramların tarihini okumak kadar, onların arkasındaki idrakin tarihini okumak da önemlidir. Çünkü insanın asıl yolculuğu, kelimeler arasında değil; Ahsen ile Esfel arasında, kendi “derecât”ını inşâ ettiği varoluş yolculuğudur.

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

MÂÛN NE DİYOR?!.

KİP

SOLUK