İSTİVÂ, VÜS’AT, İHÂTA, VERÂ VE ÂYET

İstivâ, Vüs’at, İhâta, Verâ ve Âyet : Tevhîdin Ontolojik Dengesi

Allah ile âlem ve insan arasındaki ilişki, insan düşüncesinin en çok tartıştığı meselelerden biridir. Tarih boyunca bu konuda iki temel sapma ortaya çıkmıştır. Birincisi, Allah’ı âlemden bütünüyle uzaklaştıran bir aşkınlık anlayışıdır. İkincisi ise Allah ile âlemi özdeşleştiren bir içkinlik anlayışıdır. Oysa Kur'an, bu iki ucu aynı anda aşan bir kavramsal denge kurmaktadır.

Bu dengenin anahtar kavramlarından biri, Bakara sûresi 255. âyette geçen “vesia” fiilidir : “O’nun Kürsüsü gökleri ve yeri kuşatmıştır.”

Bu cümlede asıl vurgu “Kürsî”den önce “vesia” üzerinedir. Çünkü kuşatma, ancak mutlak bir vüs’at ile mümkündür. Sınırlı olan, mutlak anlamda kuşatamaz.

Bu sebeple vüs’at, sıradan bir genişlik değil; hiçbir sınır tarafından kuşatılamayan mutlak enginliktir.

Fakat Kur'an bununla yetinmez. Allah, sadece Vâsi’ (واسع) değildir; aynı zamanda Muhît’tir.

Vüs’at ile ihâta aynı şey değildir.

Vüs’at, ilâhî varlığın sınırsız ufkudur.

İhâta ise bu mutlak vüs’atin yaratılmışlar üzerindeki kuşatıcılığıdır.

Mutlak vüs’at olmadan mutlak ihâta olmaz.

Ancak Kur'an, ihâtayı bildirirken çok önemli bir kayıt daha koyar : “Allah, onları her cihetin ötesinde kuşatandır.” = (وَاللَّهُ مِنْ وَرَائِهِمْ مُحِيطٌ)

Buradaki verâ, yalnızca “arka” değildir. Çünkü “arka, ön, sağ, sol, üst, alt, iç ve dış” gibi bütün cihetler yaratılmış âleme aittir.

Allah ise bu cihetlerin herhangi biriyle kayıtlı değildir.

Bu sebeple verâ, her cihetten öte olmayı ifade eder.

İşte tam burada Kur'an, tevhîdin en hassas dengesini kurar.

Allah her şeyi kuşatmaktadır. Fakat bu kuşatma özdeşlik değildir. Çünkü verâ, özdeşliği iptal eder.

Kuşatan, kuşatılan değildir.

Kuşatılan da kuşatan değildir.

Bir ev, içindekileri kuşatır; fakat içindekiler, ev değildir; ev de, onların toplamı değildir.

Aynı şekilde bütün yaratılmışlar ilâhî ihâtanın içindedir; fakat hiçbir yaratılmış, Allah değildir; Allah da yaratılmışların toplamı değildir.

İhâta, özdeşlik değil; aşkınlıktır.

İşte bu sebeple Kur'an’daki “âyet” kavramı da yalnızca “işaret” olarak anlaşılmamalıdır.

Âyet, ilâhî isim ve fiillerin tecellî ettiği mahaldir.

Buradaki mahal, yalnızca maddî bir yer değildir. Bir olay, bir fiil, bir hüküm, bir insan, bir tarih, hatta aklî bir hakikat bile tecellî mahalli olabilir.

Nasıl renkler bir cisim üzerinde; merhamet bir fiilde, adâlet bir hükümde, hikmet bir düzende görünüyorsa, ilâhî isim ve fiiller de âyetlerde görünür.

İnsan Allah’ın Zât’ını kuşatamaz; fakat O’nun âyetlerini okuyabilir. Çünkü insanın idrak ettiği şey Zât değil, tecellîdir.

Böylece Kur'an’ın kurduğu ontolojik denge ortaya çıkar : Allah Vâsi'dir; bu yüzden O, mutlak vüs’at sahibidir.

Allah Muhît'tir; bu yüzden hiçbir şey O’nun ihâtasının dışında değildir.

Allah Verâ’dır; bu yüzden hiçbir şeyle özdeş değildir ve hiçbir cihet O’nu kuşatamaz.

Âlem ise âyettir; ilâhî isim ve fiillerin tecellî mahallidir.

Tevhîd, bu dört hakikatin birlikte okunmasıyla anlaşılır.

Ne Allah âlemden kopuktur, ne de âlem Allah’tır.

Hiçbir şey O’nun ihâtasının dışında değildir; fakat hiçbir şey de O’nun özü değildir.

İşte Kur'an’ın kurduğu ontolojik denge budur.

İstivâ : Allah’ın Âfakta ve Enfüste Mutlak Hâkimiyeti

Kur’an’da geçen ثُمَّ اسْتَوَى عَلَى الْعَرْش ve الرحمان على العرس استوى ifadesi, yüzyıllar boyunca çoğu zaman mekân eksenli tartışmaların konusu olmuştur. Oysa Kur’an’ın kavram örgüsü birlikte okunduğunda, istivânın bir mekâna yerleşmeyi değil, Allah’ın mutlak hâkimiyetini ifade ettiği görülür.

Allah el-Vâsi’dir; mutlak vüs’at sahibidir. Mutlak vüs’at olmadan mutlak ihâta düşünülemez.

Allah el-Muhît’tir; hiçbir şey O’nun ilmi, kudreti, iradesi ve hükmünün dışında değildir. Nitekim Kur’an, “Allah onları her cihetin ötesinde kuşatandır.” (85/20) buyurur. Buradaki verâ, yalnızca “arka” değil; her cihetten öte oluşu ifade eder. Bu öte, özdeşliği iptal eder. Allah her şeyi kuşatır; fakat O, hiçbir şeyle özdeş değildir.

Buna karşılık insanın konumu farklıdır. Kur’an aynı zamanda şöyle buyurur : “...Onlar ise O’nu ilimleriyle ihâta edemezler.” (20/110)

Böylece Kur’an, Allah ile insan arasındaki ontolojik asimetriyi ortaya koyar : Allah kuşatır; fakat kuşatılamaz.

İşte istivâ, bu hakikatin Arş üzerinden ilanıdır.

Allah el-Melik’tir; mutlak hükümranlığın sahibidir. Arş, bu mutlak hükümranlığın sembolüdür. İstivâ ise Arş üzerinde bir yer edinmek değil; ilâhî Melik’liğin (Kral'lığın), hükümranlığın ve tedbirin eksiksiz, sürekli ve mutlak oluşunu ifade eder.

Bu sebeple Kur’an’da istivâ, çoğu zaman göklerin ve yerin yaratılmasıyla birlikte zikredilir. Çünkü mesele bir mekâna çıkmak değil; semâvât ve arzın tamamı üzerindeki ilâhî hâkimiyetin hiçbir boşluk bırakmaksızın yürürlükte oluşudur.

Âyete’l-Kürsî de, aynı hakikati başka bir kavram üzerinden dile getirir : “O’nun Kürsîsi gökleri ve yeri kuşatmıştır.”

Buradaki vurgu, Kürsî’nin fiziksel büyüklüğüne değil, ilâhî hâkimiyetin kuşatıcılığına yöneliktir. Gökler ve yer zikredilerek, yaratılmış hiçbir alanın bu hâkimiyetin dışında olmadığı bildirilir.

İşte bu yüzden Kur’an’daki Vâsi’, Muhît, Melîk, Arş, Kürsî, İstivâ, Verâ ve Âyet kavramları birbirinden bağımsız değildir. Bunlar, Allah’ın âfakta ve enfüste mutlak hâkimiyetini farklı yönlerden ifade eden Kur’ânî bir kavram ailesidir.

Âyetler ise bu mutlak hâkimiyetin görünür olduğu tecellî mahalleridir. İnsan Allah’ın Zât’ını ihâta edemez; fakat O’nun âyetlerini okuyabilir. Çünkü idrak edilen Zât değil, ilâhî isim ve fiillerin tecellîleridir.

Tevhîd, Allah’ı âlemden uzaklaştırmak da değildir; âlemle özdeşleştirmek de değildir.

Tevhîd; Allah’ın her şeyi kuşattığını, fakat hiçbir şey tarafından kuşatılamayacağını; her şey üzerinde mutlak hâkim olduğunu, fakat hiçbir şeyle özdeş olmadığını bilmektir.

İşte istivâ, Kur’an’ın diliyle bu mutlak hâkimiyetin en veciz ve en kuşatıcı ifadelerinden (en derin ve yoğun kavramlarından) biridir.

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

MÂÛN NE DİYOR?!.

KİP

SOLUK