İNSANÎ HÂLLERİN FENOMENOLOJİSİ

İnsanî Hâllerin Fenomenolojisi

Kur'an, insana önce ne bildiğini değil, hangi hâlde bulunduğunu sorar. Çünkü insanın hakikatle kurduğu ilişkiyi belirleyen bilgi miktarı değil, varoluş hâlidir. Aynı vahiy birine şifa ve rahmet olurken, diğerine ziyanı artırıyorsa (17/82); aynı yol birini hakikate ulaştırırken, diğerini felâkete götürüyorsa, bunun sebebi ne vahyin ne de yolun değişmesidir. Değişen, insanın hâlidir.

Bu sebeple Kur'an, insanı dışarıdan önce içeriden okur. Kalbin mühürlenmesi, katılaşması, hastalanması, ürpermesi, mutmain olması, inkâr etmesi veya iman etmesi, birbirinden farklı bilgi seviyelerini değil; birbirinden farklı varoluş hâllerini anlatır.

İnsanın aslî hâli mîsak ile başlar. Mîsak, insanın Hakikat’e verdiği ilk sözdür. Bu söz, insanın yaratılış istikâmetini belirleyen ontolojik bağdır. İnsan, bu bağa sadık kaldığı ölçüde kendisi olur; ondan uzaklaştığı ölçüde kendine yabancılaşır.

Mîsaka sadakat, yönü (vechi) belirler. Çünkü insan önce kalbiyle yönelir, sonra bedeniyle yürür. Kalbin kıblesi bozulduğunda ayakların yürüyüşü de bozulur. Bu yüzden sapma, önce yönelişte başlar; sonra davranışlarda görünür.

Doğru yön, şuuru besler. Şuur, yalnızca bilmek değil; nerede durduğunu, kime ait olduğunu ve nereye yürüdüğünü bilmektir. Gaflet ise bu şuurun kaybolması, insanın kendi hakikatine yabancılaşmasıdır.

Şuurunu kaybeden insan, zikir ile yeniden uyanır. Zikir, unutulan bilgiyi tekrarlamak değil; unutulan yönü yeniden hatırlamaktır. Çünkü insan, Rabbini hatırladıkça kendisini de hatırlar.

İşte bu iç yöneliş, hayat yolunda sırât olarak görünür hâle gelir. Sırât, asfalt veya toprak yol değildir; erdemli yürüyüştür. Aynı hayat yolunda herkes yürür; fakat herkes aynı sırât üzerinde değildir. Yol aynıdır; yürüyüş farklıdır. Çünkü sırât, taşın değil, tavrın adıdır.

Bu yürüyüşün meyvesi imandır. İman, yalnızca zihinsel bir kabul değil; Hakikat’e güvenerek yürüyebilme hâlidir. İmanın karşısında yalnızca inkâr yoktur. Nifak, yönü parçalanmış insanın hâlidir; dili başka, kalbi başka istikâmete yürür. Küfür ise Hakikat’i örtme ve ona sırt çevirme hâlidir. İnsan, önce hakikati örter; sonra o örtünün içinde kendisi görünmez hâle gelir.

Hakikat’e yönelen insanın yürüyüşü zamanla ihlâsa dönüşür. İhlâs, bütün sahte merkezlerin çözülmesi ve kalbin yalnızca Hakikat’e yönelmesidir. Bu arınmış yöneliş, takvâ ile korunur. Takvâ, korkunun değil; yönünü kaybetmeme hassasiyetinin adıdır.

Takvânın olgun meyvesi ise ihsandır. İhsan, insanın yalnızca doğru işler yapması değil; bütün yürüyüşünü Allah'ın huzurunda olduğunun bilinciyle sürdürmesidir. Böylece erdem, zorunluluktan değil; sevgi, güven ve sorumluluk şuurundan doğar.

Bütün bu hâller, insanın hayat yolunda görünür olur. Kur'an’ın anlattığı insan da budur. Kur'an, önce insanın hâlini teşhis eder; sonra o hâli dönüştürmeye çağırır. Bu yüzden aynı Kur'an, bir kalbe şifa ve rahmet olurken başka bir kalpte direnci ve ziyanı artırabilir. Vahiy değişmez; hâl değişir.

İnsanın son durağı ölümdür. Ölüm, yeni bir hâlin başlangıcından önce, yaşanmış bütün hâllerin açığa çıkışıdır. Artık yön gizlenemez, yürüyüş inkâr edilemez, erdem de erdemsizlik de bütün açıklığıyla görünür olur.

Demek ki insanın hayatı, birbirinden kopuk davranışların toplamı değildir. O, mîsak ile başlayan; yön, şuur, zikir, sırât, iman, ihlâs, takvâ ve ihsan ile olgunlaşan yahut gaflet, nifak ve küfür ile çözülüp dağılan tek bir varoluş hikâyesidir.

İnsanın hakikati, ne yalnızca bildikleridir ne de yalnızca yaptıklarıdır. İnsanın hakikati, bütün bunları doğuran hâlidir.

Çünkü Allah, insana önce ne bildiğini değil; hangi hâlde huzuruna geldiğini soracaktır.

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

MÂÛN NE DİYOR?!.

KİP

SOLUK