TEVHÎDİN İLK NÖBETİ : DİL HASSASİYETİ

DİL HASSASİYETİ : TEVHÎDİN İLK NÖBETİ

Hakikatin bozulması çoğu zaman kılıçla başlamaz; kelimeyle başlar. Çünkü dil, yalnızca düşüncenin dışa vurumu değildir; aynı zamanda düşünceyi kuran, bilgiyi biçimlendiren, hakikatin görünüşünü belirleyen ve insanın yönelişini tayin eden epistemik zemindir.

İnsan, hakikate doğrudan ulaşmaz; hakikati isimler ve kavramlar aracılığıyla tanır. Bu sebeple epistemolojinin ilk malzemesi kelimelerdir. Kelimeler doğruysa kavramlar doğru kurulur; kavramlar doğru kurulursa bilgi doğru oluşur; bilgi doğru oluşursa fenomen doğru okunur; fenomen doğru okunursa yöneliş A’ya hizalanır; yöneliş doğru olunca ahlâk, hayat ve medeniyet de buna göre şekillenir.

Bunun için doğru epistemoloji, doğru kelime ve kavramlarla başlar.

Dil bozulunca epistemoloji bozulur.

Epistemoloji bozulunca fenomenoloji bozulur.

Fenomenoloji bozulunca yöneliş bozulur.

Yöneliş bozulunca ahlâk bozulur.

Ahlâk bozulunca medeniyet bozulur.

İşte bu yüzden bozulma önce dilde başlar.

Kur'an'ın : "يُحَرِّفُونَ الْكَلِمَ عَنْ مَوَاضِعِهِ" uyarısı bu bakımdan son derece derindir.

Tahrif, sadece metne kelime eklemek veya metinden kelime çıkarmak değildir. Tahrif, kelimeleri ait oldukları yerlerden uzaklaştırmaktır. Kelime aynı kalır; fakat artık aynı hakikati göstermez. Ses aynıdır; fakat istikamet değişmiştir. Böylece bozulma görünmez; fakat etkisi bütün düşünce sistemine yayılır.

Bütün mesele, kavramları Rabbin öğrettiği gibi kullanıp kullanmamaktır.

Kur'an’da Âdem’e isimlerin öğretilmesi, insana bir sözlük verilmesi değildir. Bu, varlığı ve hakikati doğru isimlerle okuyabilme kabiliyetinin insana emanet edilmesidir. İsimler, sadece nesneleri gösteren etiketler değildir; hakikatin epistemik anahtarlarıdır.

İnsan, isimleri Rabbin öğrettiği şekilde kullandığı sürece hakikate yaklaşır. İsimleri kendi arzularına, korkularına, çıkarlarına, geleneklerine veya ideolojilerine göre yeniden tanımlamaya başladığında ise hakikatten uzaklaşmaya başlar.

Vahyin görevi de tam burada başlar.

Vahiy, yalnızca yeni hükümler getirmez; aynı zamanda isimleri ve kavramları da asıl yerlerine iade eder. Allah’a ait olan isimleri yeniden Allah’a, kula ait olan isimleri yeniden kula verir. Böylece dil düzelir; dil düzelince bilgi düzelir; bilgi düzelince hakikat yeniden görünür hâle gelir; insanın yönelişi yeniden A’ya hizalanır.

Bu sebeple tevhîd, yalnızca Allah’ın birliğini kabul etmek değildir. Tevhîd, Allah’a ait olan kavramları Allah’a; kula ait olan kavramları kula bırakma hassasiyetidir. Tevhîd, kavramların ontolojik hududunu korumaktır.

Kur'an, “Ente mevlânâ” ve “Hüve mevlâkum” diyerek mevlâlığı Allah’a tahsis eder. Tarih içinde ise ‘Mevlânâ’ unvanı insanlar için kullanılmaya başlanmıştır. Burada tartışılan kişiler değildir; tartışılan, kavramın hudududur. Bir kavram, vahyin tahsis ettiği makamdan başka bir dolaşıma girdiğinde şu soru sorulmalıdır : Bu kelime hâlâ Rabbin öğrettiği yerde midir?!.

Aynı soru başka birçok kavram için de sorulmalıdır :

• Rab...

• Melîk...

• Velî...

• Hakem...

• Şefaat...

• İbâdet...

• Din...

• İman...

• İslâm...

• Takvâ...

Her kavramın vahiy tarafından belirlenmiş bir hududu vardır. Bu hudut korunduğu sürece dil hakikati taşır. Hudut ihlâl edildiğinde ise kelime yaşamaya devam eder; fakat artık hakikati değil, insanın yorumunu taşımaya başlar.

Şirk de çoğu zaman tam burada başlar.

Şirk, her zaman yeni ilâhlar üretmez. Daha çok Allah’a ait isimleri, sıfatları ve kavramları yavaş yavaş başka merkezlere taşır. Böylece insan, Allah’a ait olan makamları farkında olmadan insanlara, kurumlara, ideolojilere, servete, makama, devlete veya nefsine dağıtmaya başlar.

İşte Kur'an’ın "يُحَرِّفُونَ الْكَلِمَ عَنْ مَوَاضِعِهِ" uyarısı, bu yer değiştirmeye karşı yapılmış sürekli bir uyarıdır.

Bozulma zinciri şöyledir :

• İsim bozulur.

• Kavram bozulur.

• Epistemoloji bozulur.

• Fenomenoloji bozulur.

• Yöneliş bozulur.

• Ahlâk bozulur.

• Medeniyet bozulur.

Sonunda insan, hakikatten uzaklaştığını fark etmez; aksine hakikatin içinde yaşadığını zanneder.

Bunun için tevhîdin ilk nöbeti dilde tutulmalıdır. Çünkü dil, düşüncenin dışa vurumudur.

Dil, aynı zamanda düşünceyi de biçimlendirir. Epistemolojiyi kurar.

Epistemoloji fenomenolojiyi kurar.

Fenomenoloji yönelişi belirler.

Yöneliş ahlâkı doğurur.

Ahlâk medeniyeti kurar.

Demek ki bir medeniyetin yükselişi de çöküşü de önce dilde başlar.

Bu yüzden A’nın dili ile B’nin dili birbirine karıştırılmamalıdır.

A, hakikatin ontolojik alanıdır.

B, insanın bilgi, tarih, kültür ve yorum alanıdır.

Kitap da A’nın B’ye hitabıdır.

İnsan B’de yaşar; fakat A’nın diliyle düşünmekle yükümlüdür. Çünkü hakikati kuran insan değildir. İnsan, hakikati ancak Rabbin öğrettiği isimlerle okuyabilir.

B’nin A’nın kavramlarını kendi arzularına göre yeniden tanımlaması, "يُحَرِّفُونَ الْكَلِمَ عَنْ مَوَاضِعِهِ" nin epistemolojik ve fenomenolojik karşılığıdır.

Tevhîd ise bunun tersidir.

Tevhîd, isimleri ve kavramları yeniden yerlerine koymaktır.

Rabbin öğrettiği hududu yeniden kabul etmektir.

Dili yeniden vahyin diliyle hizalamaktır.

Çünkü doğru isim, doğru kavramı doğurur.

Doğru kavram, doğru epistemolojiyi kurar.

Doğru epistemoloji, fenomeni doğru okumayı sağlar.

Doğru fenomenoloji, insanın yönelişini A’ya hizalar.

A’ya yönelen insanın ahlâkı da hayatı da medeniyeti de bu istikâmette inşâ edilir.

İşte bu sebeple dil hassasiyeti, bir üslûp meselesi değildir.

Bir gramer meselesi değildir.

Bir edebiyat meselesi değildir.

Dil hassasiyeti, doğrudan doğruya bir tevhîd meselesidir.

Çünkü hakikatin ilk suru dildir.

İlk gedik de orada açılır.

İlk nöbet de orada tutulur.

Ve bütün mesele, kavramları Rabbin öğrettiği gibi kullanıp kullanmamaktır.

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

MÂÛN NE DİYOR?!.

KİP

SOLUK