TEVHÎDİN BABASI : İBRÂHÎM

TEVHÎDİN BABASI : İBRÂHÎM

Usûl notu : Bu yazının amacı, İbrâhîm’i kendi tarihinden koparmak veya Kur'ân’a yeni anlamlar yüklemek değildir.

İbrâhîm yaklaşık dört bin yıl önce yaşamış bir Peygamberdir. Onun ilk muhatapları, söylediklerini kendi dilleri, kültürleri ve hayat şartları içinde anlamışlardır. Bu tarihî bağlamı bilmek, Kur'ân’ı doğru anlamanın vazgeçilmez şartıdır.

Fakat Kur'ân, İbrâhîm’i sadece geçmişi anlatmak için zikretmez. Onu, bütün zamanların insanlarına örnek gösterir. Eğer Onun sözleri sadece ilk muhataplarının anladığıyla sınırlı olsaydı, Kur'ân’ın evrenselliğinden söz etmek güçleşirdi.

Bu sebeple her nesil, İbrâhîm’in sözlerini önce kendi tarihî bağlamı içinde anlamaya, ardından da aynı hakikatin kendi çağına ne söylediğini yeniden düşünmeye mecburdur.

Bu çalışma, böyle bir okuma denemesidir.

Burada kullanılan ontoloji, epistemoloji ve fenomenoloji gibi kavramlar, Kur'ân’ın yerine geçirilmiş kavramlar değildir. Bunlar, çağımızın düşünce dilidir. Maksat, Kur'ân’ın değişmeyen hakikatini bugünün insanının anlayabileceği kavramlarla ifade edebilmektir.

Bu çalışma, geçmişin büyük müfessirlerini, muhaddislerini, kelâmcılarını ve diğer İslâm âlimlerini değersiz görmek için yazılmamıştır. Aksine onların ilmî mirasından beslenmektedir. Ancak her ilmî faaliyet, aynı zamanda kendi çağının sorularına verilen bir cevaptır. Onlar kendi çağlarının emanetini taşıdılar; biz de kendi çağımızın emanetini taşımakla yükümlüyüz.

İlmî mirasa sadakat, onu tekrarlamak değildir. Sadakat, değişmeyen hakikati değişen insanın sorularına yeniden konuşturabilmektir.

Hakikat değişmez; fakat insanın soruları değişir.

Bu sebeple sözü olan herkes, çağının insanına konuşur; konuşmalıdır.

Kur'ân tarihin belirli bir döneminde nazil olmuştur; fakat mesajı o döneme mahsus değildir. O, her çağın insanına hitap eder. Öyleyse her çağın mü’mini de Kur'ân’a kendi çağının sorularıyla yönelmek ve cevabı yine Kur'ân’da aramak zorundadır.

“Kime kulluk ettiğinizi hiç düşündünüz mü? Siz ve atalarınız. Âlemlerin Rabbi dışında kulluk ettiklerinizin hepsi Benim düşmanımdır. O’dur Beni yaratan ve Bana hidâyet eden. O’dur Beni yediren ve içiren. Hastalandığım zaman Bana şifa veren O’dur. Beni öldürecek, sonra yeniden diriltecek olan da O’dur. Din (hesap) gününde Beni bağışlamasını umduğum da O’dur. Rabbim! Bana hikmet ver ve Beni sâlihler arasına kat.” (Şuarâ 26/75-83)

İbrâhîm’in bu sözleri, Kur'ân’ın en güçlü tevhîd metinlerinden biridir.

İlk bakışta yaratmaktan, hidâyetten, rızıktan, hastalıktan, şifadan, ölümden ve dirilişten söz ediyor gibi görünür. Hâlbuki bunların her biri tek tek ele alındığında farklı fenomenlerdir. İnsan da çoğu zaman bunları birbirinden bağımsız olaylar olarak yaşar.

İbrâhîm ise bu dağınık görünen fenomenleri tek tek saymasına rağmen hiçbirini bağımsız bırakmaz. Hepsini aynı merkeze bağlar.

• Yaratan O’dur.

• Hidâyet eden O’dur.

• Rızık veren O’dur.

• Şifa veren O’dur.

• Öldüren O’dur.

• Diriltecek olan da O’dur.

İbrâhîm, görünenleri inkâr etmez; görünenlerin arkasındaki hakikati okur.

İşte tevhîd budur.

Tevhîd, sadece “Allah birdir.” demek değildir. Tevhîd, hayatın bütününü tek bir ontolojik merkeze bağlamaktır.

İnsan, hayatı boyunca sayısız ihtiyaçla karşılaşır. Acıkır, susar, hastalanır, korkar, sever, umut eder, affedilmeyi ister. Bu ihtiyaçların her biri farklı görünür; fakat hepsinin gerçek karşılığı birdir.

İbrâhîm’in yaptığı, ihtiyaçları çoğaltmak değil; ihtiyaçların işaret ettiği kaynağı birlemektir.

Açlık bunun güzel bir örneğidir. Açlık, insanın muhtaçlığını görünür kılan güçlü bir fenomendir. Fakat insanın ihtiyacı yalnızca ekmek değildir. İnsan, beden ve ruh bütünlüğü içinde yaratılmıştır. Beden acıktığı gibi ruh da acıkır; beden susadığı gibi ruh da hakikate, güvene, sevgiye, merhamete ve bağışlanmaya susar.

Bedenin açlığını ekmek giderir; ruhun açlığını ise hiçbir parçalı ilâh gideremez.

Çünkü insanın ruhu da tevhîd üzere yaratılmıştır.

Tevhid, Varlığı Doğru Okumaktır

İbrâhîm’in tevhîdi, yalnızca bir inanç bildirisi değildir; aynı zamanda varlığı okuma yöntemidir.

Tevhîd, ontolojideki birliktir. Varlığın kaynağı, yaratıcısı, yaşatanı, hidâyet edeni, rızık vereni, şifa vereni, öldüreni, dirilteni ve hesaba çeken birdir. Ontoloji, ikinci bir ilâh kabul etmez.

Bu sebeple Kur'ân’ın çağrısı son derece açıktır : “Allah ile birlikte başka bir ilâha yalvarma...”

Bu ifade, son derece dikkat çekicidir. Çünkü Kur'ân, var olan ikinci bir ilâhtan söz etmez. Aksine, ontolojik olarak “başka bir ilâh” diye bir gerçekliğin bulunmadığını bildirir. Tevhîd, varlığın hakikatidir; şirk ise bu hakikate aykırı bir yöneliştir.

Buna karşılık epistemolojide ve fenomenolojide çokluk tabiidir.

İnsan, bilgiyi farklı yollarla edinir; farklı kavramlar üretir; farklı disiplinler geliştirir. Aynı şekilde hayat da sayısız fenomenle örülüdür. Açlık, susuzluk, hastalık, şifa, doğum, ölüm, gece, gündüz, yağmur, rüzgâr, korku, ümit, sevgi, ayrılık... Bunların her biri farklı bir fenomendir.

Kur'ân bu çokluğu reddetmez; aksine insanı bu çokluk üzerinde düşünmeye davet eder. Çünkü bunların her biri bir âyettir.

Demek ki problem çokluk değildir.

Problem, epistemik ve fenomenolojik çokluğun ontolojik birlikten kopmasıdır.

Tevhîd, epistemik ve fenomenolojik çokluğu ontolojik tekliğe bağlayan okumadır.

Şirk ise epistemik ve fenomenolojik çokluğun dağınık kalması; âyetlerin işaret ettiği tek kaynaktan koparılmasıdır.

Başka bir ifadeyle şirk, âyetleri boşta bırakmaktır.

Oysa hiçbir âyet boşlukta durmaz. Her âyet, kendisini var eden hakikate işaret eder.

• Yağmur yalnızca meteorolojik bir olay değildir; bir âyettir.

• Rızık yalnızca ekonomik bir mesele değildir; bir âyettir.

• Şifa yalnızca biyolojik bir süreç değildir; bir âyettir.

• Ölüm yalnızca tabiî bir son değildir; bir âyettir.

• Bilgi yalnızca zihinsel bir faaliyet değildir; bir âyettir.

• İnsan yalnızca biyolojik bir organizma değildir; o da bir âyettir.

Kur'ân’ın istediği, bu âyetleri inkâr etmek değildir; onları doğru okumaktır.

Âyet, kendisi için değil; işaret ettiği hakikat için vardır.

Fenomen de kendinde tamamlanan bağımsız bir gerçeklik değildir. O, ontolojik hakikate açılan bir göstergedir.

Bu sebeple fenomenoloji, yalnızca görünenleri tasvir etmek değildir. Asıl mesele, görünenlerin hangi hakikate işaret ettiğini okuyabilmektir.

İbrâhîm’in yaptığı tam da budur.

O, fenomenleri küçümsemez; onları tek tek sayar. Fakat hiçbirini kendi başına bırakmaz. Yaratmayı da, hidâyeti de, rızkı da, hastalığı da, şifayı da, ölümü de, dirilişi de aynı Rabbe bağlar.

İşte tevhîd budur.

Tevhîd, çokluğu inkâr etmek değildir; çokluğu birliğin ışığında okuyabilmektir.

Şirk de çokluğu sadece kabul etmek değil; çokluğu kendi başına yeterli görmektir.

Tevhîd, âyetleri tek bir hakikatte buluşturur.

Şirk ise âyetleri birbirinden koparır.

Bu yüzden şirk, ontolojide yeni bir ilâh üretmez. Böyle bir ilâh zaten yoktur. Şirk, insanın idrakini parçalar; insanın duyusunu, duygusunu, düşüncesini ve iradesini farklı merkezlere dağıtır.

İnsan önce hakikati parçalar; ardından kendisi parçalanır. Böylece kendi içinde kavga başlar.

Kendi içinde barışı olmayan insanın, başkalarıyla kalıcı bir barış kurması da mümkün değildir.

Bu sebeple tevhîd yalnızca Allah’ın birliği değil; aynı zamanda insanın da bütünlüğüdür.

Şirk ise yalnızca Allah’a ortak koşmak değil; insanın kendi varlığını da parçalayıp dağıtmasıdır.

İbrâhîm’in tevhîdi, insanı tekrar kendi ontolojik merkezine çağırmaktadır.

Tevhid, Her Çağın İnsanına Yeniden Konuşur

İbrâhîm’in tevhîdi, yalnızca kendi çağının insanına söylenmiş tarihî bir söz değildir. Kur'ân, onu sadece geçmişi anlatmak için değil; bütün zamanların insanına örnek göstermek için anlatır.

Hakikat değişmez; fakat insanın soruları değişir.

Her çağın kendine özgü dili, problemleri ve kırılmaları vardır. Her çağ, hakikati kendi yaşadığı tecrübeler içinde yeniden anlamaya çalışır. Bu sebeple Kur'ân’ın değişmeyen hakikati, her çağda yeniden tefekkür edilmeyi bekler.

Klasik İslâmî ilimler, kendi dönemlerinin meselelerine büyük bir vukufla cevap vermiş; ümmete zengin ve güçlü bir ilmî miras bırakmıştır. Bu miras, bugün de vazgeçilmezdir. Çünkü geçmişi bilmeden bugünü doğru anlamak mümkün değildir.

Ancak her ilmî faaliyet, aynı zamanda kendi çağının sorularına verilmiş bir cevaptır. Dün sorulan sorularla bugün sorulan sorular her bakımdan aynı değildir.

Bugün insan, yalnızca putlarla değil; parçalanmış bilgiyle, anlam krizleriyle, güç tutkularıyla, ideolojilerle, teknolojiyle, tüketim kültürüyle ve kendi benliğiyle de mücadele etmektedir. Bu sebeple çağımızın insanı, tevhîdi yalnızca itikadî bir ilke olarak değil; hayatı ve varlığı yeniden bütünleştiren bir hakikat olarak anlamaya muhtaçtır.

İşte bu çalışma, böyle bir ihtiyacın ürünüdür.

Burada amaç, Kur'ân’a yeni anlamlar yüklemek değildir. Amaç, Kur'ân’ın değişmeyen hakikatini çağımızın diliyle yeniden ifade etmektir.

Bu sebeple kullanılan ontoloji, epistemoloji ve fenomenoloji gibi kavramlar, vahyin yerine geçirilmiş kavramlar değildir. Bunlar, çağımızın düşünce dünyasında kullanılan araçlardır. Maksat, bu araçları Kur'ân’ın hakikatine hizmet ettirebilmektir.

Her çağ, Kur'ân’a kendi sorularını götürür; fakat cevabı yine Kur'ân’da arar.

Bu, ne geleneği reddetmektir ne de geçmişi tekrar etmektir.

Geçmişin büyük âlimleri, kendi çağlarının emanetini taşıdılar. Onların ortaya koyduğu ilmî miras, bugün de düşüncemizin en önemli kaynaklarındandır. Onlardan bağımsız düşünmek mümkün değildir.

Fakat onlara gerçek sadakat, onların cümlelerini ezberlemek değil; onların gösterdiği ilmî cesareti ve tefekkür sorumluluğunu devam ettirebilmektir.

Çünkü onlar da kendilerinden öncekileri sadece tekrar etmediler. Kendilerine ulaşan vahyi, kendi çağlarının meseleleriyle yeniden düşündüler; yeni sorular sordular ve yeni cevaplar ürettiler.

Bugün bize düşen de aynı sorumluluğu taşımaktır.

Sözü olan herkes, çağının insanına konuşur; konuşmalıdır.

Çünkü hakikatin dili değişmez; fakat muhatabın dili değişir.

• Tevhîd, sadece “Allah birdir.” demek değildir.

• Tevhîd, varlığı doğru okumaktır.

• İnsanı doğru okumaktır.

• Âyetleri doğru okumaktır.

• Çokluğu inkâr etmeden birliği görebilmektir.

İbrâhîm’in yaptığı budur.

O, yaratmayı da, hidâyeti de, rızkı da, açlığı da, şifayı da, ölümü de, dirilişi de aynı ontolojik merkeze bağlamıştır.

İşte bunun için İbrâhîm, Tevhîdin Babasıdır.

Onun çağrısı bugün de aynıdır.

• Fenomenlerde kaybolma.

• Âyetleri boşlukta bırakma.

• Çokluğu mutlaklaştırma.

• Görünenlerin arkasındaki hakikati unutma.

Çünkü görünenler çoktur; fakat hakikat tektir.

Âyetler sayısızdır; fakat hepsi tek bir Rabbe işaret eder.

Tevhîd, bu birliği görmektir.

Bu birliği yaşamak ve hayatın tamamını bu birlik içinde yeniden kurmaktır.

İnsanın huzuru da, toplumun huzuru da, bilginin huzuru da ancak bu ontolojik birlik içinde mümkün olabilir.

Allah’ım! Efendimiz Muhammed’e, Âline ve Ashâbına; İbrâhîm’e ve Âline salât ettiğin gibi salât eyle. Efendimiz Muhammed’e, Âline ve Ashâbına; İbrâhîm’e ve Âline bereket verdiğin gibi bereket ihsan eyle. Şüphesiz Sen Hamîd’sin, Mecîd’sin.

Âmin.

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

MÂÛN NE DİYOR?!.

KİP

HAYATIN GAYESİ