VARLIKTA İNSANIN FARKI
Varlıkta İnsanın Farkı
Her varlık, varlığını Allah’tan aldığı gibi değerini de Allah’tan alır. Çünkü değer, varlığa sonradan insan tarafından yüklenen öznel veya toplumsal bir anlam değildir; yaratılışın ontolojik bir boyutudur. Varlığı Var Eden, her varlığa bir yer, bir ölçü ve bir değer takdir etmiştir. Ancak bütün varlıklar aynı değerde değildir. Varlıkta bir değer hiyerarşisi vardır. Bu hiyerarşinin mutlak zirvesinde ise Varlığı Var Eden Allah bulunur. O, bütün değerlerin kaynağıdır; fakat O, hiçbir varlık gibi değildir.
Varlığı Var Eden, yalnızca varlığı değil; bilgiyi ve değeri de yaratılış düzenine yerleştirmiştir. Bu sebeple ontoloji, epistemoloji ve aksiyoloji birbirinden kopuk alanlar değildir. Bunlar aynı hakikatin farklı görünümleridir. Etik ise bu hakikatin insan hayatında gerçekleşme biçimidir. Kulluk, varlığın, bilginin ve değerin insan hayatında yeniden tevhîd edilmesidir.
İnsan da bu ontolojik düzen içinde yaratılmıştır. Beşer olarak her insan, Allah’ın kendisine bahşettiği aynı temel ontolojik imkânla dünyaya gelir. Bu bakımdan insanlar arasında yaratılıştan gelen bir üstünlük veya aşağılık yoktur. Peygamber de zalim de, âlim de câhil de, zengin de fakir de beşer olarak aynı ontolojik zemini paylaşır. Çünkü bu değer, insanın kazandığı değil; Allah’ın ona verdiği değerdir.
Ancak insanı diğer varlıklardan ayıran nokta, tam da burada başlar. İnsan dışındaki varlıklar, kendilerine takdir edilen yaratılış istikâmetini gerçekleştirirler. Onlar için yaratılış ile gerçekleşme arasında insan gibi bir tercih alanı yoktur. İnsan ise yalnızca ne olduğu ile değil, ne olacağı ile de tanımlanan bir varlıktır. Ona verilen ontolojik değer, aynı zamanda bir imkân ve emanettir. Bu emaneti gerçekleştirmek ise insanın iradesine, bilgisine, imanına ve ameline bağlıdır.
Bu sebeple insan, varoluş yolculuğunda üç temel durumda ortaya çıkar :
1. Verilen İnsan (= Beşer)
Bu, Allah’ın yarattığı insandır. İnsanın başlangıç hâlidir. Varlığı, fıtratı, bilme kabiliyeti, iradesi ve emaneti ona verilmiştir. Ontolojik değeri kendisinin üretimi değildir; Varlığı Var Eden’in ona bahşettiği bir değerdir.
Bu aşamada insanın sorumluluğu, kendisine verilen bu imkânı tanımak ve onu gerçekleştirecek istikâmeti seçmektir.
2. Hakikate Yönelen İnsan
Bu, kendisine verilen ontolojik değeri gerçekleştirmeye yönelen insandır. Bilgiyi, hakikati tanımak için kullanır; değeri, kullukla görünür kılar; özgürlüğünü, sorumlulukla birlikte yaşar.
Bu insan, yalnızca “var olan” değil; varlığına yüklenen ilâhî anlamı gerçekleştirmeye çalışan insandır. Beşerlikten insanlığa doğru yürüyüş, bu yönelişle başlar.
3. Yönünü Kaybeden İnsan
İnsan, kendisine verilen ontolojik imkânı hakikate yöneltmek yerine kendi nefsinin ve geçici dünyanın hizmetine de sunabilir. Bilgi, hakikati bulmanın aracı olmaktan çıkıp; güç, çıkar ve tahakküm aracına dönüşebilir. Değer, Allah’ın takdir ettiği ontolojik kıymetten koparılarak; para, makam, statü ve prestij gibi ölçülere indirgenebilir.
Bu insanın temel problemi, ontolojik değerini kaybetmesi değildir. Çünkü o değer Allah tarafından verilmiştir. Asıl problem, kendisine emanet edilen değeri yanlış istikâmette gerçekleştirmesidir.
Bu sebeple insanın trajedisi değersizleşmesi değil; değerini yanlış yerde aramasıdır.
Modern düşüncenin önemli bir krizi de burada ortaya çıkar. Varlık ile değer birbirinden koparıldığında değer ölçülebilir hâle gelir; ölçülebilen değer ise zamanla fiyat mantığına teslim olur. Böylece insanın kıymeti hakikatle değil; ekonomik, toplumsal ve siyasal karşılıklarla belirlenmeye başlanır.
Kur'an’ın “semenen kalîlâ” diye eleştirdiği tavır, tam olarak budur : İlâhî değerin geçici dünya menfaatleri karşılığında gözden çıkarılması.
Fakat insanın yönünü kaybetmesi, dönüş imkânının ortadan kalkması anlamına gelmez. Tövbe, yeni bir değer kazanmak değil; yaratılışta kendisine verilen değere yeniden yönelmektir. Çünkü insanın farkı yalnızca yön seçebilmesi değil, yönünü değiştirebilmesidir.
Bu yolculuk tek yönlü değildir. Varlığı Var Eden’den varlığa doğru; yaratma, bildirme/vahiy ve değer verme hareketi vardır. İnsan ise kendisine verilen varlığı, bilgiyi ve değeri idrak ederek kulluk yoluyla yeniden Varlığı Var Eden’e yönelir.
Bu sebeple insanın Varlığı Var Eden ile ilişkisi diyalojiktir. Allah mutlak anlamda Var Eden, Bildiren ve Değer Veren’dir; insan ise var edilen, bilen ve cevap veren öznedir. İki taraf aynı düzlemde değildir; fakat ilişki canlıdır. Vahiy ilâhî hitaptır; iman, bilgi, amel ve kulluk ise insanın bu hitaba verdiği cevaptır.
Bu ilişki, daha önce kurduğum A-B modeliyle de ifade edilebilir. A, Varlığı Var Eden’in mutlak ontolojik alanını; B ise insanın tarih, toplum ve hayat içinde bu ilâhî çağrıya cevap verdiği alanı temsil eder. Hareket yalnızca A’dan B’ye değildir. A’dan gelen varlık, bilgi ve değer; B alanında insanın yönelişiyle anlam kazanır. B’nin tamamlanması ise yeniden A’ya yönelişle gerçekleşir.
İnsanın varlıktaki farkı, diğer varlıklardan daha güçlü veya daha akıllı olması değildir. Onun farkı, kendisine emanet edilen ontolojik değeri özgür iradesiyle gerçekleştirmekle yükümlü olmasıdır.
İnsan, yalnızca var olan değil; varlığına yüklenen ilâhî anlamı gerçekleştirebilen, kaybedebilen ve yeniden bulabilen varlıktır. Kulluk ise bu ontolojik imkânın bilinçli, özgür ve hakikate yönelmiş bir şekilde gerçekleştirilmesidir.
Yorumlar
Yorum Gönder