HAYATIN GAYESİ

Hayatın Gayesi

İnsan, hayatın gayesini bilmeden hayatını doğru yaşayamaz. Çünkü insan, niçin yaşadığını bilmeden nasıl yaşayacağını da bilemez.

İnsan ömrü, çağlara ve coğrafyalara göre değişse de dünya hayatı bütünüyle düşünüldüğünde oldukça kısadır. Kabaca bakıldığında bunun ilk çeyreği hazırlık, orta yarısı üretim ve çalışma, son çeyreği ise muhasebe ve vedadır. Hayatın istikameti, büyük ölçüde bu çalışma döneminde belirlenir. İnsan neyin peşinden koşacağını, ömrünü neye adayacağını ve emeğini ne uğruna harcayacağını bu yıllarda seçer.

Bugün insanların büyük çoğunluğu daha iyi bir ev, daha iyi bir araba, daha yüksek bir gelir ve daha konforlu bir hayat için çalışmaktadır. Daha geniş bir kesim ise sadece kendisinin ve ailesinin temel ihtiyaçlarını karşılayabilmek için emek vermektedir. Bunların hiçbiri yanlış değildir. Çünkü insanın yemesi, içmesi, barınması ve çalışması hayatın tabii gerekleridir.

Fakat asıl soru şudur : İnsan bunun/bunlar için mi yaratılmıştır?!.

İnsanlığın içine düştüğü en büyük kısırdöngülerden biri de şudur : Ya yemek için yaşamak ya da yaşamak için yemek. Oysa yemek hayatın gayesi değil, hayatı sürdüren bir araçtır. Araç, gaye hâline geldiğinde insan, hayatın anlamını kaybetmeye başlar.

Bu sorunun cevabı, daha temel bir soruya bağlıdır : Hayat sadece bu dünyadan mı ibarettir?!.

Eğer ölüm her şeyin sonuysa, daha çok kazanmak, daha çok tüketmek ve daha rahat yaşamak en akılcı hedef gibi görünebilir. Ev, araba, servet, makam ve itibar hayatın gayesine dönüşebilir.

Fakat Kur'ân’ın anlattığı insan böyle değildir. Dünya son durak değil, bir imtihan alanıdır. Ölüm yok oluş değil, yeni bir hayatın başlangıcıdır. İnsan, dünya ile başlayan fakat ebediyete uzanan bir yolculuğun yolcusudur.

İşte bu sebeple Kur'ân’ın temel ilkelerinden biri âhirete imandır. Çünkü âhirete iman olmadan dünya doğru okunamaz; dünyanın geçici değeri de insanın yaratılış gayesi de tam olarak anlaşılamaz.

İşte o zaman şu soru bütün ağırlığıyla insanın karşısına çıkar : Ömür boyu çalışıp kazandığın ev nerede?!. Araban nerede?!. Servetin, makamın ve itibarın nerede?!. Bunlardan hangisini yanında getirebildin?!.

Cevap bellidir : Hiçbirini...

Demek ki bunlar hayatın gayesi değil, hayat yolculuğunun araçlarıdır.

Kur'ân ise insanın yaratılış gayesini şöyle açıklar : “Ben cinleri ve insanları ancak Bana kulluk etsinler diye yarattım.” (51/56.)

Pekiî insan bunu nasıl öğrenecektir?!.

İşte bunun için Kur'ân’ın ilk emri “Oku!” olmuştur.

Bu emir, sadece yazıyı okumaya değil; varlığı, kendini ve hayatı okumaya çağrıdır.

“Oku! Ve niçin var edildiğini öğren!.”

Nitekim ilk vahiy, “Yaratan Rabbinin adıyla oku.” diye başlar.

Kur'ân, insana önce Rabbini tanıtır. Çünkü insan Rabbini tanımadan kendisini tanıyamaz; kendisini tanımadan da niçin yaratıldığını anlayamaz.

Pekiî Allah’a kulluk nedir?!.

Kulluk, sadece belli vakitlerde yerine getirilen ibâdetlerden ibaret değildir.

Kulluk; Rabbini tanımak, O’nun rubûbiyetini kabul etmek, O’na itaati veya teslimiyeti, bilinçli bir sorumluluk olarak benimsemek ve hayatın tamamını O’nun rehberliğinde yaşamaktır.

Tam bu noktada şu soru sorulabilir : Allah bizden niçin kulluk istiyor?!.

Allah kulluğa muhtaç değildir. O mutlak Ganî’dir. İnsanların kulluk etmeleri O’na bir fayda sağlamaz; inkâr etmeleri de O’ndan hiçbir şey eksiltmez.

Kulluğa muhtaç olan Allah değil, insandır.

Çünkü kulluk, Allah’ın ihtiyacı için değil; insanın kemâli için emredilmiştir. İnsan Rabbini tanıdıkça kendisini tanır; O’na yöneldikçe fıtratını bulur; O’na itaat ettikçe olgunlaşır.

Fakat burada daha büyük bir soru bizi beklemektedir : Rab kimdir?! 

Kur'ân’ın ilk vahyinin “Rabbinin adıyla oku.” diye başlaması tesadüf değildir.

Rab; sadece yaratan değildir.

Rab; hayatı var eden, o hayatın varlığını her an devam ettiren, rızık veren, yol gösteren, eğiten, geliştiren ve her varlığı kendi yaratılış gayesine ulaştıracak şekilde terbiye edendir.

İnsan söz konusu olduğunda rubûbiyetin hedefi kemâldir. Yani insanın, Rabbini tanıyan, hakikati bilen, ahlâken olgunlaşan ve ilâhî emaneti taşıyabilecek bir şahsiyet hâline gelmesidir.

İşte bunun içindir ki Allah, insanı yeryüzünde halife olarak görevlendirmiştir.

Halifelik bir üstünlük unvanı değil, büyük bir emanettir.

Kulluğun hayattaki tezahürü, imardır.

İnsan önce kendisini imar etmekle yükümlüdür. İnsan kendi kalbini, aklını, ahlâkını ve şahsiyetini inşâ ve imar etmeden başkasını inşâ ve imar edemez.

Kendisini imar eden insan, ailesini ve toplumunu imar eder; adâleti gerçekleştirir, merhameti yayar ve yeryüzünü Allah’ın emanetine yakışır şekilde ma’mur hâle getirmeye çalışır.

Fakat insanın görevi bununla da bitmez. Dünyasını imar eden insan, aynı zamanda ebedî hayatını da imar eder. Çünkü dünya, âhiretin tarlasıdır. Burada yapılan her tercih, öteki hayatta karşılığını bulacaktır.

İşte böylece kulluk, yalnızca bireysel bir ibâdet olmaktan çıkar; kendini imar eden, dünyayı imar eden ve ebedî hayatını imar eden bir hayat nizamına dönüşür.

Bütün bu yürüyüşün nihâî ufku ise Allah’ın Rıdvânıdır. İnsan için erişilebilecek en büyük makam, en büyük servet, en büyük şöhret veya en büyük iktidar budur.

İnsan için en büyük şeref, Rabbinin kendisinden razı olmasıdır.

İşte o gün = her gün, kulun en büyük mükâfatı; geride bıraktığı serveti değil, Rabbinin hoşnutluğudur.

İşte gerçek başarı budur.

İşte gerçek kurtuluş budur.

İşte Kur'ân’ın “fevzün azîm” dediği büyük kazanç budur.

Öyleyse hayatın gayesi; sadece yaşamak değildir. Hayatın gayesi; Rabbini tanımak, O’nun terbiyesiyle kendini imar etmek, yeryüzünü adâlet ve rahmetle imar etmek, ebedî hayatını imar etmek ve sonunda Allah’ın Rıdvânına erişmektir.

İnsan, hayatın gayesini işte o zaman kavrar. Ve ancak o zaman gerçekten yaşamaya başlar.

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

MÂÛN NE DİYOR?!.

KİP

SOLUK