SECDE

SECDE : KULUN KENDİNİ YOK ETMESİ DEĞİL, KULLUĞUNU İDRAK ETMESİ

Secde, İslâm’ın en derin ibâdetlerinden biridir. O, sadece alnın yere konması değil; bedenin, kalbin, aklın ve iradenin aynı hakikate yönelmesidir. Bu sebeple secde, yalnızca bir hareket değil, insanın bütün varlığını kuşatan fenomenolojik bir hâdisedir.

Secde, bedende başlar. İnsan, bedeninin en üst noktası olan başını yere koyar. Bu hareket, insanın kendi otoritesini ilân etmesi değil; mutlak otoritenin yalnız Allah’a ait olduğunu bedeniyle ikrar etmesidir. Secdeye inerken de secdeden kalkarken de “Allah-u Ekber” denmesi, bu hakikati açıkça gösterir. Değişen bedenin konumu değildir; değişmeyen hakikat Allah’ın mutlak büyüklüğüdür. İnsan inerken de kalkarken de aynı hakikati tekrar eder : Allah her şeyden büyüktür. = “Allah-u Ekber.”

Bedenin bu yönelişi kalbi etkiler. Kalpte teslimiyet, huşû, mahviyet, umut, güven ve duâ hâli doğar. Ardından idrak dönüşmeye başlar. İnsan, kendisini merkeze koyan bakış açısından uzaklaşır ve yaratılmış bir kul olduğunu daha derinden kavrar.

İşte secdenin asıl anlamı burada ortaya çıkar.

• Secde, kulun yok olması değildir.

• Secde, kulun kul olduğunu idrak etmesidir.

Allah, insanı kendisini yok etsin diye değil, Kendisine kul olsun diye yaratmıştır. Bu sebeple secdede gerçekleşen şey, insanın varlığını inkâr etmesi değil; varlığının hakîkî yerini tanımasıdır. İnsan, Allah değildir; Allah da insan değildir. Aralarındaki ontolojik ayrım mutlak olarak korunur. Kulluk da tam bu ayrımın doğru biçimde idrak edilmesidir.

Bu sebeple secdeyi “fenâ”, yani kulun ontolojik olarak yok olması şeklinde anlamak isabetli görünmemektedir. Eğer fenâdan söz edilecekse, bu ancak insanın kendisini mutlak otorite sanma vehminin çözülmesi anlamında anlaşılabilir. Fakat secdenin özü, insanın silinmesi değil; yaratılış gayesine uygun konumunu idrak etmesidir.

Allah beni, kendimi mahvetmem (yok etmem = fenâ) için değil, Kendisine kulluk etmem için yarattı.

Bu bakımdan secde, bedenin yere inmesiyle başlayan; bedenden kalbe, kalpten idrake, idrakten yeniden kalbe ulaşan ve insanın bütün varlığını hakikate açan bir süreçtir. Bu süreç sonunda değişen Allah değildir; değişen insanın kendisini ve Rabbini kavrayışıdır.

Bu nedenle Resûlullah’ın, “kulun Rabbine en yakın olduğu hâl secde hâlidir.” buyruğu, mekânsal bir yakınlığı değil; kulluğun en saf biçimde gerçekleştiği hâli ifade eder. İnsan, secdede Allah’a yaklaşmaz çünkü Allah bir mekânda değildir; insan secdede kulluğunu en açık biçimde yaşadığı için Rabbine en yakın hâle ulaşır.

Sonuç olarak secde, insanın ‘küçülmesi değil; hakikatin büyüklüğünü’ kabul etmesidir. Secde, benliğin yok edilmesi değil; benliğin hakîkî yerine yerleşmesidir. Secde, kulun yok/mahv olması değil; insanın Allah’ın mutlak otoritesini tam olarak tanıması ve kendi kulluğunu bütün varlığıyla yaşamasıdır.

İşte bu sebeple secde, İslâm’da yalnızca bir ibâdet değil; tevhîdin bedenle, kalple, akılla ve iradeyle birlikte yaşanmış en yoğun ifadesi = deneyimlenmesidir. Secde, önce fizik; sonra da epistemik ve fenomenolojik bir hâdisedir.

Sübhâne Rabbi-yel A’lâ.

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

MÂÛN NE DİYOR?!.

KİP

SOLUK