ÖZGÜVEN Mİ VAKAR MI, HİLM Mİ?!.
ÖZGÜVEN Mİ, VAKAR MI, HİLM Mİ?!.
Modern psikoloji, insanın temel problemlerinden birini “özgüven eksikliği” olarak görür. Bu sebeple bireye önce kendisine güvenmeyi öğretmeye çalışır. Oysa Kur'ân’ın merkezinde yer alan kavram, özgüven değil; izzet ve onun hayattaki tezahürü olan vakardır.
Özgüven, insanın kendi gücüne, yeteneklerine ve başarısına duyduğu güvendir. Sağlıklı sınırlar içinde faydalıdır; kişiyi pasiflikten kurtarır, sorumluluk almaya teşvik eder. Fakat dayanağı yalnızca “ben” olduğunda, aynı kavram kolayca gurura, kibre ve enâniyete dönüşebilir. Çünkü başarı arttıkça benlik de büyümeye başlar.
Vakar ise bambaşka bir zeminde yükselir. Vakar, insanın kendisini olduğundan büyük görmemesi; fakat Allah’ın kendisine verdiği değeri de küçümsememesidir. Bu sebeple vakar ne ezikliktir ne de böbürlenmedir. Vakar, insanın kendi yerini bilmesidir.
Özgüven, “ben yaparım.” der.
Vakar ise, “Allah’ın bana verdiği imkân ve sorumlulukla yaparım.” der.
İlkinde merkeze benlik yerleşir; ikincisinde emanet bilinci.
Tasavvufun nefis terbiyesi de tam bu noktada anlam kazanır. Amaç insanı silmek değildir; nefsi kendi sınırına çekmektir. Nefis haddini bildiğinde izzet ortaya çıkar; izzet davranışlara yansıdığında ise vakar doğar.
Bu sebeple gerçek mesele, özgüveni artırmak değil; vakarı inşa etmektir. Çünkü vakarın bulunduğu yerde kişi ne aşağılık kompleksine düşer ne de üstünlük kompleksine kapılır. Kendini başkalarıyla yarıştırmaz; hakikate karşı sorumluluğunu yerine getirmeye çalışır.
Kur'ân’ın inşâ etmek istediği insan tipi de budur: İzzetini yalnızca Allah’tan alan, bu yüzden kimsenin önünde eğilmeyen; fakat aynı zamanda kimseye tepeden de bakmayan vakur insan.
Sonuç olarak özgüven, psikolojik bir kavramdır; vakar ise ontolojik ve ahlâkî bir duruştur. Özgüven değişken şartlara bağlı olarak artıp azalabilir; fakat izzetten beslenen vakar, şartlara göre değişmeyen bir karakter hâline gelir. İnsan için asıl hedef de budur : Benliğini büyütmek değil, şahsiyetini olgunlaştırmak.
HİLM : HİKMETİN KARAKTERE DÖNÜŞMÜŞ HÂLİ
Hilm, çoğu zaman “yumuşak huyluluk” diye tercüme edilir. Bu tercüme yanlış değildir; fakat eksiktir. Çünkü hilm, pasiflik, çekingenlik veya omurgasızlık değildir. Hilm, yumuşak huyluluktur; fakat yumuşaklık değildir. Merhamettir; fakat tavizkârlık değildir. Sükûnettir; fakat edilgenlik değildir. Hilm, insanın her durumda ölçüyü koruyabilmesidir.
Kısaca söylemek gerekirse, hilm hikmetin karaktere dönüşmüş hâlidir.
Hikmet, insana hakikati gösterir; hilm ise hakikatin insanın şahsiyetine yerleşmesini sağlar. Hikmet, doğruyu bilmektir; hilm, o doğruya göre yaşamaktır. Hikmet aklı olgunlaştırır; hilm karakteri olgunlaştırır.
Bu sebeple hilm, geçici bir duygu değil; kalıcı bir ahlâkî kıvamdır.
İnsan, bu dünyaya eli boş gelmiştir. Bilgi, sağlık, servet, makam, söz söyleme imkânı, bedenî kuvvet, zekâ, zaman ve fırsatlar… Bunların hiçbiri insanın mutlak mülkü değildir. Hepsi kendisine verilmiş birer emanettir.
Hilm, insana emanet edilen her şeyi hikmet, adâlet ve merhamet ölçüsü içinde taşıyabilme ahlâkıdır.
Bu emanetlerden biri de güçtür. Güç, hilmin kaynağı değil; imtihanlarından biridir. Hilm sahibi insan, güç eline geçtiğinde zulmetmez, kibirlenmez ve taşkınlaşmaz. Güç elinde olmadığında ise adâletten, merhametten ve vakarından ayrılmaz. Çünkü onun ölçüsü şartlar değil, hakikattir.
Bu sebeple hilm yalnızca yöneticilerin, zenginlerin veya güçlü insanların erdemi değildir. Fakir de hilm sahibi olabilir; zengin de. Yönetici de olabilir; sıradan bir insan da. Güçlü de olabilir; zayıf da. Çünkü hilm, insanın sahip olduklarıyla değil, sahip olduklarını nasıl taşıdığıyla ilgilidir.
İşte bu noktada hilm, adâlet ile merhametin dengesi hâline gelir. Adâleti katılığa, merhameti de ölçüsüzlüğe dönüştürmez. Hakkı gözetir; fakat öfkeye teslim olmaz. Affeder; fakat zulmü meşrulaştırmaz. Gerektiğinde kararlı davranır; fakat intikam duygusuyla hareket etmez.
Allah’ın el-Halîm ismi de bu ahlâkın en yüce örneğidir. Allah mutlak kudret sahibidir; fakat kudretini hikmet, adâlet ve rahmetle tecellî ettirir. Kullarına mühlet verir, dönüş kapısını açık tutar ve hiçbir zaman zulmetmez. Bu, güçsüzlüğünden değil; mutlak kudretinin mutlak hikmetle kuşatılmış olmasındandır.
Kulun hilmi ise, ilâhî ahlâktan nasip almaya çalışmasıdır. İnsan, kendisine emanet edilen hiçbir nimetin gerçek sahibi olmadığını bilir. Bu sebeple ne bilgisiyle böbürlenir ne servetiyle taşkınlaşır ne de gücüyle zulmeder. Kendisine ne verilmişse onu, Veren’in rızasına uygun biçimde kullanmaya gayret eder.
Bugün insanlığa en çok güçlü olmanın yolları öğretilmektedir. Oysa asıl mesele güçlü olmak değil; emanet edilen her şeyi doğru kullanabilmektir. Bunun yolu hikmetten, hikmetin hayattaki karşılığı ise hilmden geçer.
Bu nedenle hilm, sadece güzel bir ahlâk değil; hikmetle yoğrulmuş bir şahsiyetin en belirgin alâmetidir. Hikmetten nasibi olanın hilm ile tanışması; hilm ile yaşayanın da adâlet, merhamet ve izzet üzere bir hayat sürmesi beklenir.
Yorumlar
Yorum Gönder