YOLCULUK
Yolculuk
İstisnasız her insan bir yolcudur. Fakat bu yolculuk, sanıldığı gibi doğumla başlayıp ölümle bitmez. Doğum yolun başlangıcı değildir; ölüm de son durağı değildir. Her ikisi de yol üzerinde karşılaşılan büyük işaretlerdir. Asıl yolculuk, insanın hakikatle kurduğu ilişkinin içinde sürer.
Yolun başını da sonunu da bütünüyle bilmiyoruz. Bildiğimiz şey, yol boyunca önümüze çıkan işaretlerdir. Kur’ân’ın diliyle bunlar âyetlerdir. Bu âyetler doğru okunursa, yolun yönü de menzili de yavaş yavaş görünmeye başlar. Okunmazsa insan, her adımını rastgele atar. Artık yön de kalmaz, telos da. Hayat, anlamlı bir seyr ü sefer olmaktan çıkar; turistik bir geziye dönüşür. Gidilen her durak kendi başına bir amaç hâline gelir; bütünün hesabı ise gözden kaçar.
Zygmunt Bauman, modern insanın yolculuğunu üç tip üzerinden okur : Aylaklar, turistler ve hacılar.
Aylakların belirgin bir amacı yoktur. Gezerler; fakat yürüdükleri yol onları hiçbir yere götürmez. Hareket vardır ama istikâmet yoktur.
Turistler daha bilinçlidir. Yeni yerler görür, kültür biriktirir, tecrübelerini artırırlar. Fakat yol yine kendileri içindir; hakikate değil, deneyime hizmet eder.
Hacıların yolculuğu ise bambaşka bir mahiyet taşır. Burada belirleyici olan gidilen yer değil, yönelinen hakikattir. Turist dünyanın her şehrini dolaşabilir; hacı ise belirli mekânlara yöneldiğinde hacı olur. Çünkü kutsal olan şehir değil; o şehirde insanı hakikate çağıran şeâirdir. İslâm’da Mekke, Hristiyanlıkta İznik, Yahudilikte Kudüs, yalnızca coğrafî mekânlar değil; anlamın yoğunlaştığı işaretlerdir.
Fakat asıl mesele, o işaretleri okuyabilmektir.
Bir yolcu bir şehre geldiğinde ilk olarak ne görür?!. Beton, asfalt, yollar, köprüler, tarihî yapılar, modern binalar, alışveriş merkezleri, stadyumlar… Şehir büyük ölçüde yapay bir çevreye dönüşmüştür. Buna rağmen görmek isteyen için tabiatın ve tarihin bıraktığı işaretler tamamen kaybolmuş değildir.
Bunun için şehrin uyuduğu vakitleri değerlendirmek gerekir.
Şehir uyurken yalnız sokaklar boşalmaz; insanın zihni de yavaş yavaş boşalmaya başlar. Gündüzün gürültüsü çekildikçe, modern fenomenlerin baskısı azalır; kadîm âyetler yeniden görünür hâle gelir. Gökyüzü, yıldızlar, rüzgâr, sessizlik, kuş sesleri… Bunlar yeni ortaya çıkmaz; zaten oradadır. Sadece üzerlerini örten gösteri geri çekilir. Sessizlik hakikati üretmez; hakikatin yeniden işitilebilmesini sağlar.
Şehirler de okunabilir metinlerdir. Medeniyetler ve ideolojiler kendilerini çoğu zaman mimarî üzerinden ifade ederler. Ancak bu gösteri her zaman gerçeği yansıtmaz.
Meselâ Osmanlı’nın yükseliş dönemindeki birçok yapı şaşırtıcı derecede mütevazıdır. Buna karşılık siyasî çözülmenin başladığı dönemlerde ihtişamlı saraylar yükselmeye başlamıştır. Benzer durum İslâm tarihinin sonraki dönemlerinde de görülür. İç kuvvet azaldıkça dış görünüş büyümüş; hakikatin yerini ihtişam almaya başlamıştır. Bu yüzden bazı yapıları yalnız estetik açıdan değil, mimarî kibir olarak da okumak mümkündür. Yapılar bazen medeniyetin gücünü değil, içeride büyüyen boşluğu örten maskeleri temsil eder.
Aylak da turist de çoğu zaman yalnız fizikî fenomenleri görür; onların işaret ettiği hakikati merak etmez.
Bugün hacıların önemli bir kısmı da aynı tehlikeyle karşı karşıyadır.
Özellikle Mekke bunun en çarpıcı örneğidir. Kâbe, devasa beton yapılar tarafından kuşatılmıştır. Safâ ile Merve modern mimarinin içine alınmıştır. Şehrin fizikî görünümü değiştikçe, İbrahim, İsmail ve Muhammed (aleyhimü's-selâm) tarafından bırakılan şeâiri okuyabilmek de zorlaşmıştır.
Bugün oraya giden bir insanın yalnız tarih bilgisine değil; aynı zamanda güçlü bir fenomenolojiye, kültürel antropolojiye ve dinî arkeoloji hassasiyetine de ihtiyacı vardır. Çünkü ilk işaretlerin üzeri yeni fenomenlerle örtülmüştür. Görüntü çoğalmış, hakikate açılan izler görünmez hâle gelmiştir.
Belki de Resûlullah’ın “Hac meşakkattir.” buyruğunu çağımız için yeniden düşünmek gerekir. Günümüzde meşakkat sadece bedenî değildir; daha çok epistemiktir. Yorulan artık yalnız ayaklar değil, idraktir. Çünkü insan, orijinal fenomenlerin işaret ettiği hakikate ulaşabilmek için modern fenomenlerin kalın tabakasını aşmak zorundadır.
İnsan kilometrelerce yol alabilir; nice şehirler, nice ülkeler dolaşabilir. Fakat hakikati okuyamıyorsa, aslında hiç yol almamış gibidir. Buna karşılık, aynı balkonda, aynı bahçede, aynı gökyüzünün altında duran biri de âyetleri doğru okuyabildiği ölçüde hakikate doğru yol alabilir. Çünkü asıl yolculuk ayakların değil, idrakin yolculuğudur.
“İhdinâ’s-sırâta’l-müstakîm.” (1/6.)
Doğru yol, yalnız yürünerek değil; doğru okunarak bulunur.
Çağımız fenomen bolluğunun, görüntünün ve gösterinin çağıdır. Görüntüler sürekli değişmekte, birbirinin yerini almaktadır. Fakat hakikate götüren yol, sürekli değişen görüntülerde değil; kadîm âyetlerin doğru okunmasındadır. Fenomen, hakikate açılan pencere olduğu sürece değerlidir; kendi üzerine kapanıp yalnız kendisini göstermeye başladığında ise hakikati örten bir perdeye dönüşür.
Belki de en büyük yolculuk, hiçbir bilet almadan çıkılan yolculuktur. Bu yolculuk için servete, uzun mesafelere, pasaportlara ihtiyaç yoktur. Bir pencere, bir balkon, gece göğü, sessiz bir sokak, bir ağaç, bir kuş sesi, hatta insanın kendi vicdanı bile hakikate açılan birer âyet olabilir. Çünkü hakikate giden yol kilometrelerle değil, idrakle ölçülür. Asıl zenginlik çok yer görmek değil; görüneni doğru okuyabilmektir.
İşte bu yüzden insanın hayat yolculuğu üç farklı şekilde yaşanabilir. Aylak yolu tüketir. Turist manzarayı tüketir. Hacı ise kendini dönüştürür.
Ve belki de gerçek hac, Mekke’den dönüldüğünde değil; insanın âyetleri okumaya başladığı gün başlar.
Yorumlar
Yorum Gönder