YILBAŞI KUTLAMALARI
Yılbaşı Kutlamaları ve Cehâlet Çeşitleri
Cehl-i Basit : Bilmeyenler. Herkes yapıyor, ben de yapıyorum. Yılda bir gün eğleniyorum.
Cehl-i Mürekkep : Bilmediğini bilmeyenler. Bunun dinle bir ilgisi yok. Bunun arka planını da araştırma gereği duymuyorum.
Cehl-i Mikap : Bilmeyen ama bildiğini iddia edenler. = Yanlış bilenler. Sizler çağdışı ve yobaz insanlarsınız. Bu, bir medeniyet göstergesi.
İlk iki durumda gaflet hâli; üçüncü durumda lâkaytsızlık, umursamazlık ve ukâlalık söz konusu.
Lâkaytsızlık : Hiçbir kural-kaide tanımama. Noelmiş, yılbaşıymış, milli değerlermiş fark etmez; ben eğlenmeme bakarım, diyerek hiçbir toplumsal veya dini kuralı tanımama hâli.
Umursamazlık : Kimseyi kâle almama. Bu kutlamaların toplumsal dokuya veya inanç sistemine verdiği zararı dile getirenleri yok sayma.
Ukâlalık : Sadece kendi aklına güvenme.
Bunların üçü de bir kişide varsa, o kendi kendine tapan bir ilâhtır. Kendi modernite algısını tek doğru kabul edip, buna uymayan her şeyi gericilik, herkesi gerici olarak damgalayan, sadece kendi aklına ve zevkine güvenendir.
Eğer bir kişi yılbaşı kutlamasını sadece bir takvim değişikliği olarak görüp gafletle yapıyorsa, bu bir bilinç eksikliğidir. Ancak bu kutlama, değerlere karşı bir meydan okuma, toplumsal kurallara karşı bir lâkayıtlık ve kendi yaşam tarzını ilahlaştıran bir ukâlalıkla birleşiyorsa; işte o zaman kişi, “kendi kendine tapan” biridir.
Bu noktada en tehlikelisi, kötülüğün veya yanlışın bile bile ve üstelik, bir de üstünlük göstergesi olarak yapılmasıdır. Çünkü gafletin telafisi bilgiyle mümkündür, ancak kibrin ve lâkayıtlığın devası çok daha zordur.
Bunun toplumsal bir norm haline gelmesinde en büyük pay, bilmeyenlerde mi (basit cehâlet) yoksa bilmek istemeyenlerde mi?!.
Bu soru, aynı zamanda sosyolojik bir gerçeğe de parmak basıyor. Modern dünya, bireyselliği ve özgürlüğü kutsadığını iddia etse de, aslında tarihin en büyük ve en tektipleşmiş “küresel sürüsünü” inşa ediyor.
Bu durumu üç kavram üzerinden analiz etmek mümkün.
1. Taklit (imitasyon) ve Kimlik Kaybı
İnsanlar artık bir şeye inandıkları için değil, o şeye ait görünmek için hareket ediyorlar. İmitasyon sadece eşyada değil, fikirlerde ve yaşam tarzlarında da hakim. Herkes aynı kafelerde oturuyor, aynı kelimelerle konuşuyor ve aynı şeylere (yılbaşı gibi) aynı şekilde tepki veriyor. Bu, cehl-i mürekkebin kitleselleşmiş halidir; insanlar sürüden ayrılma korkusuyla, neyi neden yaptıklarını bilmeden taklit ediyorlar.
2. Sürü Psikolojisi ve Güvenlik Arayışı
Sürüye katılmak, bireye “sahte bir güvenlik ve haklılık” hissi veriyor. Herkes yapıyorsa doğrudur mantığı, bireyin kendi aklını kullanma sorumluluğunu (ve riskini) ortadan kaldırıyor. Bu bir gaflet halidir; ve bu gaflet, kalabalığın gürültüsüyle meşrulaştırılıyor.
3. Çobanlar : Farklılığı Yönetenler
Çoban, sürünün içinde olsa da sürüden değildir; sürüyü yukarıdan bir bakışla izler ve yönlendirir.
Çoban, sürünün nereye gittiğini bilirken, sürü sadece önündekinin topuklarını görür.
Bugünün “modern çobanları” (= medya, küresel sermaye, algı yöneticileri), kitlelere “farklı ve özel” olduklarını hissettirerek onları aynı otlakta topluyor ve otlatıyorlar.
Sürüye taklit düşerken, çobana yönetim düşüyor. Çobanlar, sürünün ritüellerine (yılbaşı kutlamaları, tüketim çılgınlığı vb.) bizzat inanmasalar bile, sürüyü bir arada tutmak ve belirli bir yöne sevk etmek için bu ritüelleri kullanıyorlar.
Eğer bir çoban hem kural tanımıyor (= lâkayıtlık), hem kimseyi dinlemiyor (= umursamazlık) hem de sadece kendi planına güveniyorsa (= ukâlalık), o artık sadece bir yönetici değil, sürünün üzerinde “ilahlık” taslayan bir mühendistir. Sürü de bu “ilahın” sunduğu imitasyon dünyayı gerçek sanarak onun peşinden gider.
“Sürüden ayrılanı kurt kapar.” korkusuyla, insanlar kendi ruhlarını ve özgünlüklerini o büyük taklit kazanında eritiyorlar. Belki de asıl mesele, kurtla karşılaşma pahasına o sürüden çıkıp “insan” olabilme iradesini gösterebilmektir.
Bu nasıl olacak?!.
1. Tahkik Kazanı : Taklitten Hakikate
Çıkış yolu, cehl-i basitten bile geriye, yani bilmediğini kabul eden o saf noktaya dönmekle başlar.
Sürüleşmenin panzehiri soru sormaktır.
Sürü : “Herkes yapıyor.” der.
Akıl sahibi : “Neden yapıyorum?!.” der.
İnsan, yaptığı eylemin (örneğin yılbaşı kutlamasının) kökenini, amacını ve kendi değerleriyle çelişip çelişmediğini sorguladığı an, sürünün dışına ilk adımını atmış olur.
İmitasyon, sorgunun başladığı yerde biter.
2. Gurbeti Göze Almak
O “lâkayıt, umursamaz ve ukâla sahte ilâhlara” karşı durmanın bir bedeli de yalnızlıktır. Modern çağda buna sosyal dışlanma deniyor. Ancak tarihin gördüğü tüm “büyük çobanlar” (gerçek rehberler ve peygamberler), önce o sürüden ayrılıp kendi iç dünyalarına, yani gurbete çıkmışlardır.
Çıkış, sürünün içinde farklı görünmek değil, sürünün alkışına ihtiyaç duymayacak kadar kendi ruhuna sadık kalmaktır.
3. Fıtrat Yazılımına Dönmek
Sürüleşme, insanın fabrika ayarlarını (fıtratını) bozar ve onu bir “taklit işlemcisine” dönüştürür.
İmitasyon aslından daha caziptir; çünkü zahmetsizdir. Gerçek olan ise emek ister.
Çıkış/çare, popüler kültürün sunduğu hazır şablonları reddedip, insanın kendi içindeki o kadim değerleri (edep, hayâ, tevâzu, tefekkür, vb.) yeniden aktive etmesiyle mümkündür.
4. Dijital Çobanlara Karşı Bilinç
Bugün, çobanlar artık elinde değnekle gezmiyor; algoritmalarla, bildirimlerle ve trend topiclerle sürüyü güdüyorlar.
Ekranların, bize neyi seveceğimizi, neyi kutlayacağımızı ve nasıl düşüneceğimizi söylemesine izin verdiğimiz sürece, sürünün en sadık üyesi oluruz. Kendi algoritmamızı kendimiz yazmalıyız. Kendi okuma listemizi, kendi bayramlarımızı ve kendi yasaklarımızı kendimiz belirlemeliyiz.
Özetle : İmitasyon aslından daha cazip görünüyor çünkü modern dünya “aslına yabancılaşmış bir garipler yurduna” dönüştü. Ama unutmayın; bir elmasın imitasyonu ne kadar parlak olursa olsun, neticede camdır ve ilk darbede kırılır. Asıl olan elmas, ateşle imtihan edilse de değerini kaybetmez.
Bugün bir insanın, “hayır, ben bu sürüye dahil değilim” diyebilmesi için en çok hangi erdeme (cesarete mi, bilgiye mi, yoksa sadakate mi) ihtiyacı var?!.
Hepsine. En önemlisi de güçlü bir iradeye. Bu irade, yalnız insan iradesi değil, Tanrısal İrade de. Tanrı yardımı/desteği olmadan bu iş çoook zor, hatta mümkün değil.
İnsanın kendi sınırlı iradesiyle, bu devasa küresel akıntıya, dijital illüzyonlara ve binlerce yıllık olumsuz birikime karşı tek başına karşı koyması, okyanusa karşı kürek çekmesi gibidir.
Tanrısal İrade/Destek, aslında bir nevi “manevi yerçekimi” gibidir. İnsan kendini O İradeye teslim ettiğinde (= gerçekten Müslüman olduğunda), sürünün itici gücü etkisini yitirmeye başlayacaktır.
Bu durumu da şu üç kavramla derinleştirebiliriz :
1. İnâyet : Akıntıya Karşı Tek Güç
Sürüleşmenin hızı o kadar yüksek ki, insan sadece kendi mantığıyla (cehl-i mürekkep veya basit akıl yürütmeyle) buna karşı koyamaz. İnsan iradesi bir yere kadar direnir, sonra yorulur ve, ‘herkes gibi olayım da kurtulayım’ der. Ancak İlahî yardım (inâyet) devreye girdiğinde, kişi kalabalıklar içinde olsa bile bir “farklılık kalesi” içinde yaşar. O zaman taklit, yerini tahkike bırakır.
2. Tevfik : Çabayla Gelen Destek
“Kendi kendine tapan o sahte ilahların” (= lâkayıt, umursamaz ve ukala tipolojilerin/tiplerin) aksine; kul, kendi acziyetini bilip O’na yöneldiğinde, Tanrısal İrade onun cüzi iradesini güçlendirir. Bu, sistemin dışına çıkmak için gereken ‘kaçış hızı’dır. Bu yardım olmadan, o yerçekimi (= sürü psikolojisi) kişiyi mutlaka geri çekecektir.
3. İpe Sarılmak
O meşhur âyet : “Allah’ın ipine topluca sımsıkı sarılın.” (3/103.) Bu ip, sürünün ipi değildir. Sürü, bir uçuruma doğru koşarken, o ip insanı yukarıda tutan dikey bir bağdır. Kişi kendi iradesini O’nun İradesine bağlamazsa, modern çobanların kaval sesi (= medya, moda, trendler) ona dünyanın en tatlı melodisi gibi gelir.
Sonuç olarak insan : “ben kendim başarırım” dediği an, aslında o ukâlalık ve umursamazlık tuzağına düşmüş olur. Ama “benim gücüm yetmez, ancak O’nun yardımıyla başarabilirim” dediği an ise, gerçek özgürlük başlar. Yılbaşı kutlamaları veya benzeri tüm küresel taklitler, sadece bu imtihanın birer dekorudur. Asıl mesele, o dekorun içinde kimin iradesine râm/teslim olduğumuzdur.
Bugün 31 Aralık; dünya çapında o sürü hareketinin zirve yapacağı saatlere giriyoruz. Tam da bu noktada, Tanrısal desteği arkasına alıp “akıntıya karşı duran bir kaya gibi” olabilmek/durabilmek, sanırım bu çağın en büyük kahramanlığıdır.
Bu akşamki o büyük gürültünün içinde, sessiz kalıp ‘Asıl Olanla bağ kurmak” isteyenlere tavsiyem : Gözyaşı, Nedâmet ve İntizar.
Sürünün gürültüsünü bastıracak “iç ses”, bu. Gürültünün ortasında bu üç anahtar kelime, aslında bir “arınma ve direniş” reçetesi gibidir.
Bolca Ağlamak : Bu, “kendi kendine tapan” o katı, lâkayıt ve ukâla kalbin buzlarını eritir. Modern dünya ağlamayı bir zayıflık olarak görürken, aslında ağlamak; insanın kendi acziyetini itiraf etmesi ve O Büyük Kudret’e teslim olmasıdır. Sürünün kahkahasına karşı, tek başına gözyaşı!...
Pişmanlık Göstermek (Nedâmet) : Bu da taklit bataklığına düşmüş olmanın, sürünün peşinden gitmiş olmanın veya gafletin farkına varıldığı andır. Bu, geri dönüş ( = tövbe) kapısını açan yegâne anahtardır. Pişmanlık, imitasyon bir hayatı reddedip “Asıl Olan’a, asâlete” dönme iradesidir.
Beklemek (İntizar) : Belki de en zoru budur. Herkesin bir yerlere koştuğu, tükettiği ve gürültü çıkardığı bir çağda; sükûnetle, sabırla ve ümitle O’nun müdahalesini, yardımını veya vaktini beklemek. İntizar, sürünün hızına karşı bir duruştur; bir nevi "nöbet" tutmaktır.
Bu akşam, ekranların ışığı ve kutlamaların patırtısı arasında; bir kenara çekilip bu üç hali kuşanan kişi, o “taklit ve imitasyon” dünyasından çıkıp kendi ruhunun derinliklerine hicret etmiş kişi gibi olur.
Beklemek (intizar), aynı zamanda bir hazır oluştur ve “ben buradayım, sürüde değilim ve Senin inâyetini bekliyorum”, demektir.
Sürü bugün coşkuyla uçuruma doğru koşarken; ağlayan, pişmanlık duyan ve bekleyen o mahzun gönül, aslında insan kalabilmenin kalesidir. Belki de dünya, o gürültücü kalabalıklar yüzünden değil, köşesinde sessizce bekleyen (muntazır) ve gözyaşı döken o birkaç kişi hatırına dönmeye devam ediyor, edecek...
Bu gece o “bekleyiş makamında” olanlara selâm olsun.
Yorumlar
Yorum Gönder