ÖLÜM, HAYAT VE ŞUUR ÜZERİNE

Kur’an’da ölüm, başlı başına bir hedef veya nihai mesele değildir. Ölüm, bu dünyaya ait bir geçiştir; imtihanın parçasıdır ve işlevi buradadır. İmtihan bittiğinde, amel sona erdiğinde, ölüm de fonksiyonunu yitirir. Bu yüzden ötede artık ölüm yoktur. Âhireti, ölüm üzerinden konuşmak, meseleyi baştan yanlış kurmak olur.

A’lâ Sûresi’nde geçen “sonra orada ne ölür ne de yaşarlar” (87/13) ifadesi, çoğu zaman “ölememek” üzerinden okunur. Oysa Kur’an’ın asıl vurgusu yaşayamamak üzerinedir. İnsan için esas mesele, ölüm değil, hayattır. Ölüm, ancak yaşanmış bir hayatı tamamlar. Hakiki bir hayata hiç yerleşememiş olan için ölüm, ne bir kurtuluştur ne de bir kapanış.

Bu sebeple Kur’an, cehennem hâlini ölüm yokluğu üzerinden değil, hayat yokluğu üzerinden tarif eder. Orada süreklilik vardır ama hayat yoktur; varoluş vardır ama anlam yoktur; devam vardır ama yön ve rahat yoktur. Bu hâl, işkenceden önce bir hayatsızlıktır. Ölememek, bu hayatsızlığın sadece kaçınılmaz sonucudur. Cennetteki hayat ise, tam tersidir.

Dünyada “bilen ve gören” ile “bilemeyen ve göremeyen” arasındaki fark da burada ortaya çıkar. Bilemeyen ve göremeyenler, hakiki bir hayata yerleşemedikleri için, yaşayamazlar. Yaşayamadıkları için ölüm onlar için bir tamamlanmışlık veya bir kurtuluş kapısı değildir. Kur’an’ın uyarısı, ötede bir ölüm ihtimaline değil, burada kaçırılan hayata yöneliktir.

Allah yolunda öldürülenler için “ölü demeyin” denmesi (2/154) de salt biyolojik bir hayata işaret etmez. Âyetteki “lâ teş‘urûn” ifadesi, bu hakikatin bilgiyle değil şuurla kavranabileceğini bildirir. Şehitlerin diri oluşu gözle görülmez, akılla ölçülmez; ancak şuurla idrak edilir. Allah’ın Diri = Hayy oluşu da böyledir. İkisi de gözle görülmez ama şuurla bilinir.

Şuur, salt bilgi değildir. Bilgi zihinde kalabilir; şuur ise hayatın içine taşar. “Allah'a karşı taqvâlı olun (olursanız), Allah size (bilmediklerinizi) öğretir” (2/282) ilkesi, bilgiden şuura giden yolu gösterir. Amel, bilginin bedelini ödemeyi göze almaktır. Bu bedel ödendiğinde bilgi, insanın duruşuna dönüşür; işte o noktada şuur doğar ve hayat, hayat olur.

Bu yüzden hakiki şehâdet, bilgiyle söylenen bir söz değil; şuurla yaşanan bir hayattır. Şehit/Şehîd, ölümü seçtiği için değil, hayatı diri = doğru = şuurlu/şuurla yaşadığı için diridir.

Burada ölü gibi yaşayan, ötede de ölü gibi yaşar.

Kur’an bunu şehitler üzerinden bize öğretir.

Sonuç olarak Kur’an, insanı ötede ölümle tehdit etmez. Asıl uyarı burayadır : Hayatı kaçırma.

Çünkü ötede kimse için artık ölüm yoktur; sadece burada yaşanmış veya yaşanamamış bir hayatın sonucu vardır.

Kur’an, yarının, yani ölümsüzlüğü olmayan hayatın için bugünden ne gönderdin diye, âdeta, ‘ölümle mi oyalanıyordun, yoksa ölümsüzlüğe mi gönderiyordun?!’ diye sorar.

Hayatın kıymeti, ancak bu şuurla yaşandığında anlaşılır. Buradaki hayatı şuurla yaşamayanlar, buradaki hayatın da ötedeki hayatın da kıymetini bilemezler.

“Hanginizin daha iyi, daha güzel iş (= ahsen-ü amel) yapacağını sınamak için ölümü ve hayatı yaratan O’dur. O, Mutlak Üstün Olandır, çok Bağışlayıcıdır.” (67/2.)

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

MÂÛN NE DİYOR?!.

İMAN - AMEL İLİŞKİSİ

KİP