SEBEPLERE TAKILMAK

SEBEPLERE TAKILMAK

Sebep, araç; illet, Fâil.

(Bu illet, hastalık olan illet değil, sebeplerin sebebi.)

Sebep (neden), bir şeyin olmasına yol açan araçtır.

Kur’ânî ve kelâmî dilde bu ayrım çok kritiktir :

  • Sebep (esbâb): İşin görünen, ölçülebilir, tekrarlanabilir yüzü.
  • Fail / İllet-i ûlâ: İşin irade eden, sebepleri var eden.

Bizim zihnimiz şuna yatkındır : Bu oldu, çünkü şu oldu; o da şundan oldu … Bu zincir doğrudur ama tam değildir. Çünkü zincir, kendi kendini taşıyamaz. Aristo’nun ilk muharrik dediği şey tam da budur : Hareket eden her şey, kendisi hareket etmeyen bir ilkeye muhtaçtır.

İman, zinciri inkâr etmez; zincirin putlaşmasını engeller.

Sebeplerden geçmek ile sebeplerde takılı kalmak farklı şeylerdir.

Kur’ân sebepleri yok saymaz; aksine ısrarla kullanır ama iki farklı kullanım vardır :

a) Sebepler kapı olursa, sebepler bizi Allah’a götürür.

b) Sebepler duvar olursa, sebepler bizi Allah’tan alıkoyar.

Sorun sebep değil; sebep bilincidir.

Zülkarneyn kıssası, sebep bilinci doğru kurmuş bir örnektir.

Zülkarneyn’de :

  • Güç var.
  • İktidar var.
  • Teknik bilgi var.
  • Set inşa ediliyor (sebep!)...

Ama kilit cümle şu : “hâzâ rahmetun min rabbî” = “Bu, Rabbimin bir rahmetidir.” (18/98.)

Yani, sebep, set; Fail, Allah; ben, emanetçiyim.

Zülkarneyn sebep üretir ama sebebe kimlik vermez. Onda sebep iş görür, ama yetki üretmez. İşte bu yüzden sebep zinciri onu Tanrı’dan uzaklaştırmaz, tam tersine yaklaştırır.

Hâmân hadisesi ise sebep takıntısının karikatürüdür.

Hâmân kıssası Zülkarneyn kıssasının tam zıddıdır.

Firavun diyor ki : “Ey Hâmân! bana yüksek bir kule yap, Musa’nın ilâhına çıkayım.” (40/36.)

Bu ne demek?!.

  • Hakikate ulaşmak için mekânsal sebep.
  • Allah’a varmak için mühendislik.
  • İlâhî olana erişmek için teknik araç.

Bu, sebebin mutlaklaştırılmasıdır.

Hâmân’ın suçu sadece zulme ortaklık değil; aynı zamanda epistemolojik bir sapmadır.

Eğer Tanrı varsa, O’na sebeplerle ulaşılır. İşte bu, sebep takıntısının en kaba, en yoz hâlidir.

Sebebin Bilimle ilişkisi

Bilim :

  • Sebepleri inceler.
  • İlişkileri çözer.
  • Yasaları formüle eder.
  • Ama bilim fail üretmez.

Bilim, nasıl sorusunu mükemmel cevaplar; niçin var sorusu ise bilimin konusu değildir.

Sorun bilimi yerinden koparmak veya ona gereğinden fazla değer vermektir.

Sebep, kendi alanında sultan; varlık alanında memurdur.

Bilimden/bilgiden imana nasıl geçilir?!.

Bu çok kritik bir sorudur.

Cevap şudur : İman, sebep zincirini kısaltmaz; yönünü değiştirir.

Akıl şöyle gider : Sebep → sebep → sebep → sebep…

İman ise her sebepte şunu sorar : Bu sebep, kendi başına mı, yoksa emanetle mi iş görüyor?!.

Bu soruyu sorduğumuz anda, sebep hâlâ yerinde durur ama tanrılığını = asıl gücünü kaybeder.

İman, ilk sebebe (hemen) sıçramaz; her sebepte "İlk Sebeb'i" görür.

Sebepleri “aşmak” bazen yanlış anlaşılır.

Kur’ân’ın yaptığı şey, sebepleri yok etmek (aşmak, yok saymak) değil, sebepleri şeffaflaştırmaktır.

Sebep şeffaf olunca :

  • Arkasındaki ASIL FÂİL görünür.
  • Sebep zinciri perde olmaktan çıkar, bir pencere olur.

İman, sebepleri inkâr eden körlük değil; sebepleri putlaştırmayan berraklıktır.

Bilinç, sebebi iptal etmez. Çalışırsın, ölçersin, inşa edersin, tedavi edersin ama işi sebeplerden bilmezsin. (Zülkarneyn gibi set kurarsın.). Sebebi yetkilendirmez. 'Bu oldu çünkü ben yaptım; bu oldu çünkü sistem böyle', demez.

Sebep çalışır; ama hüküm üretmez.

“Allah yaptı” deyip sebebi devre dışı bırakmak, atâlete kapılmak; "sebep yaptı” deyip Allah’ı perdelemek, şirke davetiye çıkarmaktır.

Kur’ân dili ikisini birden korur : Allah diledi, sebep iş gördü. İman, bu cümleyi her olayda refleks hâline getirmektir.

Bu bilinç kaybolunca ne olur?!.

  • Bilimde, determinist kibir.
  • Dinde, mistik kaçış.
  • Hayatta, ya panik ya gurur olur.

Bilinç, şu cümlelerle kendini ele verir :

  • Elimden geleni yaptım, sebeplere sarıldım ama neticede hüküm O’nun.
  • Sebep çalıştı ama sonucu belirlemedi.
  • Başardım değil, nasip oldu.

Bunlar laf değil; varlığı doğru okumadır.

Son cümle : Sebepte/sebeplerde takılı kalıyorsak sebepleri kutsuyoruz, onları ilâh mertebesinde tutuyoruz; sebepler bizi Allah’a götürüyorsa ilimle, ASIL/ESAS SEBEBİ = Allah’ı arıyoruz; sonunda her sebepte Allah'ı görüyor = hatırlıyorsak, hikmete yaklaşıyoruz, demektir.


Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

MÂÛN NE DİYOR?!.

İMAN - AMEL İLİŞKİSİ

KİP