BEYYİNÂT
Beyyinât ile beyânât aynı kök. İkisinin de kökü, beyne. Beyne, ara demek; ara da iki şeyi, ayıran şey.
Bu iki şey ne?!.
Hak ile bâtıl. İyi ile kötü. Güzel ile çirkin. Doğru ile yanlış.
Kur’an’da Beyyine Sûresi diye bir sûre var. 98. sûre.
“Hakikati inkara şartlanmış olanlar, ister geçmiş vahyin mensuplarından (= Ehl-i Kitâb) isterse Allah’tan başkasına da ilâhlık yakıştıranlardan olsunlar kendilerine hakikatin açık kanıtlarını (= beyyineyi) getiren, doğruluğu kesin ve açık hükümler, kutsanmış tertemiz vahiyler ileten Allah’ın bir elçisi gelmeden, Allah onları gözden çıkaracak değildir.” (98/1-3.) Ama kendilerine daha önce vahiy verilenler, kendilerine hakikatin böyle bir kanıtı (= beyyine) geldikten sonra inanç birlikteliklerini bozdular = fırkalara ayrıldılar. (= teferrekû). (98/4.) Oysa kendilerine yalnızca Allah’a ibadet etmeleri, bütün içtenlikleriyle yalnız O’na iman ederek batıl olan her şeyden uzak durmaları; namazlarında/salâtta dikkatli ve devamlı olmaları; ve karşılıksız harcamada bulunmaları emredilmişti. Çünkü bu, doğruluğu kesin ve açık olan ahlâkî değerler sistemidir. (98/5.)
Kur’ân’ın bir adı da Furkân. Furkân, farkı ortaya koyan; Hak ile bâtılın, iyi ile kötünün, güzel ile çirkinin, doğru ile yanlışın arasına, ara koyan; onların farkını açıkça beyân eden, demek.
Kur’ân’ın bir adı = sıfatı da Mübîn. Mübîn, beyânın mimli mastarı.
Beyân ilminin kaynağı da Kur’an. Kur’an olmasa, hak ile bâtılın, iyi ile kötünün, güzel ile çirkinin, doğru ile yanlışın arası ayrılamaz. Akıl, bu ayrımı kendi başına yapamaz, aklın buna gücü yetmez.
...
Yahudi filozof Emmanuel Levinas’ta ara, önemli bir kavramdır; ama o, onu (= arayı) bu boyutuyla ele almaz. Başka, öte (= öteki) ve yüz kavramları da Levinas’ın kilit kavramlarındandır. Ayrıntılı bilgi için Özkan Gözel’in Varlıktan Başka : Levinas’ın Metafiziğine Giriş kitabına bakınız.
...
Söz (ve yazı), beyân ve beyânâttır.
Eğer söz (ve yazı), hakkı bâtıldan, iyiyi kötüden, güzeli çirkinden, doğruyu yanlıştan ayıramıyorsa, o söz lakırtıdır, gürültüdür.
...
İnsan nefsinde potansiyel olarak taqvâ ve fucûr (iyilik ve kötülük) vardır. (91/8.) Beyân, (çoğulu beyyinât) taqvâ ile fucûru birbirinden ayırmalı. Taqvâ ve fucûru birbirine karıştıran ve kişiyi taqvâya yöneltmeyen söze (ve yazıya), beyân (çoğulu beyânât) denemez.
Bu yüzden, Kur’an kriterlerine uygun sözler söylenmeli, yazılar yazılmalı; Kur’an kriterlerine uymayan her söz ve yazı ile de aramıza belli bir mesafe (= ara) konulmalı. Bu güç ve imkân bizde var. “Er-Rahmân, alleme-l Kur’an, halaqa-l insân, allemeHü-l beyân.” (55/1-4.)
...
Ehl-i Kitâb, beyyinâtı (= beyânı) bozdu, bu yüzden aralarında tefrika (= ayrılık) doğdu.
Ya Müslümanlar?!.
Müslümanlar, beyyinâtı (= beyânı) bozmadılar ama “kasıtlı olarak Onu keyiflerince” (= kişisel, sosyal ve siyasal çıkarlarına göre) yorumladılar = te’vil ve tefsir ettiler. “Kasıtlı ve keyfî” olmayan farklı yorumlar = te’vil ve tefsirler, birlik ve bütünlüğü bozmaz, tefrika (= ayrılık-gayrılık) doğurmaz; çeşitlilik üretir. Bu, birbiriyle uyumlu bir çok çiçeğin oluşturduğu bahçeye (= cennete) benzer. Eğer bugün Müslümanlar birbirleriyle çatışıyorlarsa, bunun kaynağında kişisel, sosyal ve siyasal çıkarlara göre yapılan keyfî yorumlar vardır.
Yorumlar
Yorum Gönder