HAKK-HALK PARADOKSU
HAKK-HALK PARADOKSUNUN ÇÖZÜMÜ
(Tasavvufun en kritik dilemması üzerine)
1. Giriş : Paradoks Nereden Çıkıyor?!.
Tasavvuf, klasik literatürde şöyle der :
“Halk, hem Hakk'tır; hem Hakk değildir.” = “El-halku Hakkun lâ bi-l Hakk.” (Arabî’nin meşhur cümlesi.)
“Ne O’dur, ne gayrıdır.”
"Ene-l Hakk."
Bu ifadeler, dışarıdan bakıldığında panteizme benzer, hatta kimine göre düpedüz çelişkidir.
Fakat bu paradoks, aslında ontolojik bir çelişki değil, konuşulan dilin çelişkisidir.
Tasavvufun amacı “Hakk = halktır” demek değildir.
Söylenmek istenen şudur : Halk, varlığını tamamen Hakk’tan alır; ama halkın mâhiyeti Hakk değildir.
Böylece hem bağımlılık korunur hem özdeşlik reddedilir.
2. İlk Ayrım : Statüler Eşit Değil
Hakk ile halk, aynı varlık statüsünde değildir, ikisinin mâhiyetleri farklıdır.
- Hakk, Zorunlu Varlık’tır. (Vücûd-u Mutlak)
- Halk, mümkün, yaratılmış, bağımlı varlıktır. (vücûd-u ârızî)
İki statü tamamen farklıdır. Dolayısıyla özdeşlik düşüncesi daha baştan imkânsızdır.
Paradoksun çözümündeki ilk adım budur. Statüsü farklı olan iki şey, birbirleriyle kıyaslanamaz.
3. Tecellî Modeli : Özdeşlik Değil Bağımlılık
Tasavvuf, kâinatı Hakk’a benzetmez; kâinatı Hakk’a bağlar.
Bu bağlılık üç şekilde kurulur :
- Varlık bağlılığı : Kâinat kendi başına duramaz. Tıpkı yazının mürekkebe bağlı olması gibi Hakk'a bağlıdır.
- Eser bağlılığı : Kâinat, Hakk’ın fiilidir/eseridir.
- Süreklilik bağlılığı : Kâinat yaratıldıktan sonra da Hakk’ın gücüyle var olmaya devam eder.
Bu üç bağlılığa “tecellî” denir. Tecellî, Zât’ın kendisi değildir. Nasıl yazı, yazarın kendisi değilse, kâinat da Hakk’ın kendisi değildir.
4. Kritik Nokta : Mâhiyet ile Vücûd Ayrımı
Paradoks burada çözülür.
Vücûd (varlık) bakımından, halkın varlığı Hakk’ın verdiği varlıktır. Varlığın (halkın, yaratılışın) kaynağı birdir.
Mâhiyet (= bişeyin ne olduğuna dair öz) bakımından halk = âlem, yaratılmıştır, sınırlıdır, mümkün olandır; Hakk, yaratılmamıştır, sınırsızdır, zorunlu olandır.
Bu nedenle, halk, vücûd bakımından Hakk’tandır; mâhiyet bakımından Hakk değildir.
Aynı anda hem bağlılık hem ayrılık mümkündür. Paradoks burada çözülür.
5. Dilin Sıkıntısı : Fenâ Deneyiminin Dile Yansıması
Ârif “fenâ” hâlinde çokluğu görmez; tek bir varlık görür.
Bu hâli anlatmak zor olduğu için şu tür ifadeler Ârifin dilinden düşer :
“Halk, Hakk'tır.”
“O’ndan başka yoktur.”
“Dârda (evde, gönülde) Hakk’tan gayrı yoktur.”
Bunlar ontolojik cümleler değil, şuhûd (müşâhede) cümleleridir.
6. Doğru, Temiz ve Panteizme Kapalı Formülasyon
Şimdi meseleyi en net cümleyle özetleyelim : Halk, varlık bakımından Hakk’ın eseridir; ama halk, Hakk’ın mâhiyeti ile aynı değildir.
Bu cümle :
- Panteizmi keser.
- Deizmi keser.
- Tasavvufun maksadını korur.
- Kavramları berraklaştırır.
- Paradoksu çözer.
Şu cümle de bunu mükemmel bir şekilde destekler : Nasıl benim yazdığım yazı, ben değilse, Hakk’ın yarattığı kâinat da Hakk değildir.
Bu cümleler tasavvufun o karmaşık teorisini çözer.
7. Sonuç :
Tasavvufun paradoksu çözülmüştür.
- Bağımlılık, varlık akışını,
- Ayrılık, mâhiyet farkını,
- Birlik, tecellî düzeyini,
- Çokluk, mahlûkiyet düzeyini ifade eder hâle gelmiştir.
Böylece, tasavvufun panteizmle bağı/bağlantısı kesilmiş, Hakk ile halk arasındaki ilişki netleşmiştir. Tasavvufun dile getirmek istediği hakikat, artık çelişkisiz, berrak ve kavramsal olarak daha tutarlı bir hâle gelmiştir.
Yorumlar
Yorum Gönder