NE YAP-IL-MALI?!.

Önce tesbit.

Din, bir kimlik ve tüketim nesnesine ve simgeye dönüşmüş, bir bayrak gibi sallanıyor ama o bayrağın altında her türlü sömürü (elitizm, şeytanlık, haksız kazanç) yapılabiliyor.

Bu çağın kahramanı artık “mucize” gösteren veya büyük orduları ve kitleleri yöneten biri olamaz. Çünkü modern dünya mucizeyi “illüzyona”, orduyu “zulme” çevirmekte ustalaşmıştır.

Bu çağın kahramanı, “gücünün yettiğini yapan ve kandırılmayan” sıradan insandır. Yani bu “kahramanlık”, artık büyük kitleleri peşinden sürüklemek değil; herkesin körleştiği, sömürüye eklemlendiği bir yerde “insan kalabilmeyi” başarabilmektir.

Şimdilerde herkes “lider veya zengin” olma peşinde; kimse, “hakikatin arkadaşı ve dostu” olmak istemiyor. Çünkü arkadaşlık, yük paylaşmayı, “öfkeyi/kini, sevgiyi ve umudu” göze almayı gerektirir.

Peygamberlerin getirdiği dinin, Onların en büyük düşmanları tarafından (veya Onlara benzeyen halefleri tarafından) kurumsallaştırılmasına felsefede “halis olanın bozulması” denir.

  • Musa’nın özgürlük çığlığı, Yahudi hukukçuluğunda;
  • İsa’nın sevgi mesajı, Roma’nın bürokrasisinde;
  • Muhammed’in adâlet devrimi, Emevi saltanatında boğulmaya çalışıldı.

Eğer bu isimler bugün gelseydi, muhtemelen onları yine önce “kendi adlarını kullananlar” taşlardı. Çünkü gerçek bir Mûsâ, bugünün dînî otoritelerinin çıkarlarını sarsar; gerçek bir Muhammed, din ticaretini bitirir.

Bu üç büyük isme (= Mûsâ, İsâ ve Muhammed) samimi bir sadakat duymadan, Onları bugünün “şeytanlarından” korumak mümkün değil.

Mûsâ, tarihin gördüğü en büyük “elitist” güce = Firavun’a karşı durdu; arkasında bir ordu yoktu, sadece elinde asâsı ve dilinde tutukluğu vardı. Sarayda büyümesine rağmen, halkının acısını görüp kölelerin arasına karışmayı seçti. O, şeytanların en örgütlü olduğu yerde Tanrı’nın sesini = adâleti tek başına haykırandı.

İsâ, insanların somurtan yüzlerini dert edinip, krallığını bu dünyada olmayan bir yere kurdu. O, yükün en ağırını, dünyevî hiçbir destek almadan tek başına taşıdı.

Muhammed’i cezbedici kılan da, bir yetim olarak doğup, Mekke’nin sömürücü aristokrasisine (öz atalarına) karşı tek başına bir ahlâk savaşı başlatmasıdır. O, güç eline geçtiğinde bile hasırda yatan, karnına taş bağlayan, devrimin sonunda krallaşmayan ve ‘sıradan bir insan’ olarak kalan biri. Ama Ondan çok kısa bir süre sonra Onun yaktığı ateş “söndü”!.

Üçü de en başta yapayalnızdı. Tanrı, Onlarla “sessizlikte/sessizce” konuştu. (Mûsâ’nın Tur dağındaki bekleyişi, İsâ’nın Gethsemane bahçesindeki taşın üzerindeki yakarışı, Muhammed’in Hira’daki tefekkürü.)

Bu üç büyük duruşa bakıp da kendinde Onlardan bir iz bulamayanlarda “insani cevher” ölmüştür.

Bu çağda dindar olmak, cübbe-sarık takmakla, çarşaf giymekle değil, kimsesizlere kimse olmakla, yalanın, talanın, haksızlığın olduğu yeri terk etmekle; bunlar yapılamıyorsa, niye yapamıyorum diye sessizce yanmakla mümkün.

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

MÂÛN NE DİYOR?!.

İMAN - AMEL İLİŞKİSİ

KİP