ALLAH'A HAVALE EDİYORUM

Bu sözü ne zaman söyleriz?!.

Muhatabımıza (eş-dost, akraba, arkadaşlarımıza) karşı :

  • Gücümüz tükendiğinde.
  • Yapacak bir şeyimiz kalmadığında.
  • Haddi aşmak istemediğimizde.

İlki, acizliktir; ikincisi, çaresizlik; üçüncüsü ise sınıra riâyettir.

Bu yazı, ağırlıklı olarak üçüncü şık hakkındadır.

İlk iki şık için birkaç cümle :

Genelde maddî bir şey elde etmek istediğimizde tüm gücümüzü kullanırız; ama hâlâ onu elde edememişizdir. “Ben yapacağımı yaptım, gerisini Allah’a havale ettim” deriz. Olur ya da olmaz.

Evlâdımızı elimizden geldiğince “iyi/güzel” yetiştirmek isteriz; ama o bizi dinlemez, kendi bildiğini okur. Onu dayakla terbiye edebilecek kadar hâlâ gücümüz yerindedir; fakat dayağı bir terbiye aracı olarak kullanmak istemeyiz.

Ve “seni Allah’a havale ediyorum” deriz.

Buradaki havale, bir beddua değil; müdahaleden bilinçli olarak çekilmedir.

Buradan üçüncü şıkka, yani had bilme meselesine geçebiliriz.

Bu şıkkın güçsüzlükle veya alternatifsizlikle bir ilgisi yok. Elimizde hâlâ güç de vardır, alternatif de. Fakat bu gücü kullanırsak sınırı aşacağımızdan, yanlış yapacağımızdan, günaha gireceğimizden korkarız.

Ve kendimize DUR! deriz.

Din, insana bu DURu öğretmek için vardır.

Vahyi ölçü almayan akıl, sınır tanımaz; elindeki bütün gücü ve alternatifi sonuna kadar kullanmaya kalkar.

Bu noktada iki ayrı grup ortaya çıkar :

Birinci grup, dine yan gözle ve art niyetle bakanlardır. Bunlar, dinde çelişki ararlar; dini çürütmeye çalışırlar.

İkinci grup ise dini anlamaya çalışanlar, iyi niyetli olanlar ama bir yerde sınırı kaçıranlardır.

Somut örnek vermeden mesele anlaşılmaz. Allah tasavvurunu ele alalım.

Birinci gruptakiler genelde Allah’a inanmazlar. “Allah varsa bile nasıl?!” diye sorarlar; “Bize O’nu gösterin” derler. Göstermiyorsanız yoktur, derler.

İkinci gruptakiler ise Allah’ın varlığına ve birliğine, O’nun gönderdiği Kitâb'lara, O’nun İsim ve Sıfatlarına inanırlar. Ama buna rağmen O’nun nasıllığını merak ederler :

Allah görüyor ama gözleri nasıl?!.

Allah’ın Eli var ama bu El bizim ellerimize benzer mi?!.

Allah büyük ama bu büyüklük nasıl bir büyüklüktür?!.

Buradaki sorun, sıfatları inkâr değil; keyfiyetini (= nasıllığını) kurcalamaktır.

Bu nokta, artık had bilmezliktir. İnsan, kendini ilâh yerine koymaya, ilâhlık alanına girmeye başlar.

Bu noktada kendine DUR diyemeyenler, ellerindeki imkânı kötüye kullananlardır.

Peki bu imkân nedir?!.

Akıl.

İnsana verilen akıl yaratılmıştır ve sınırlıdır. Bu akıl, Tanrı gibi her şeyi bilsin diye değil; onu veren Tanrı’nın koyduğu sınırları fark etsin ve o sınırlarda durmayı öğrensin diye verilmiştir.

Akıl, sınırı fark eder; hikmette durur.

Ama insan, kendisine verilen bu akılla haddi aşar; Tanrı’ya bile kafa tutmaya kalkar.

Âciz kaldığında “Yâ Rabbi, bundan sonrasını Sana havale ediyorum; burada duruyorum” demez.

Eskiler, bu durma hâline “tefvîz” adını vermişlerdir. Bu ifade, Firavun’un kavminden olup Mûsâ’ya (a.s.) iman eden bir kulun sözünden mülhemdir :

“ve ufevvizu emrî ilâllah” (40/44.)

Bu, maddî çaresizliğin ifadesidir.

Ama yukarıda sözünü ettiğimiz, fikrî/fikren haddi aşmama hâli, düz anlamda bir çaresizlik değildir. Çünkü haddi aşan kişi, elindeki bütün çareleri kullanır; işi Allah’a havale etmez, kendisi çözmeye kalkar ve sapar.

Bu meselenin bir de tersinden sapkın bir okunuşu vardır.

Geçmişte, Şiîlik içinden çıkan tefvîziyye adlı gulat bir mezhep, Allah’ın bazı işlerini kullarına havale ettiğini iddia etmiştir. Onlara göre Allah, Hz. Muhammed’e, Hz. Ali’ye ve masum imamlara insanların işlerini devretmiş/havâle etmiş; onları Allah yetkilendirilmiştir.

Birincisi, kulluğun zirvesi; ikincisi ise, aşırı sevgiden dolayı Allah dışındakilere ilâhlık pâyesi vermeye kalkmadır.

İnsan sapınca = nerede duracağını bilmeyince, görüyorsunuz neler oluyor, neler yaşanıyor.

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

MÂÛN NE DİYOR?!.

İMAN - AMEL İLİŞKİSİ

KİP