Kayıtlar

Aralık, 2025 tarihine ait yayınlar gösteriliyor

BOŞ

Boş : Çalışıp-çabalayıp sonunda hiçbir şey elde edememe, “elde var sıfır = 0”, deme hâli. Böyle bişey mümkün mü?!. Kesinlikle hayır. İyi ya da kötü, herkes çalışmasının sonucunu görecek. “Gerçek şu ki, insan için çalışmasından başka bir şey yoktur.” (53/39.) = وَاَنْ لَيْسَ لِلْاِنْسَانِ اِلَّا مَا سَعٰ Hâl böyleyse, neden, bir yakınımız ölünce/vefat edince veya birinden bir beklentimiz yerine gelmeyince : “her şey boş/muş, bu dünya yalan/mış” deriz?!. Kısa vadeli veya tek dünyalı düşündüğümüz, tüm “yatırımlarımızın” sonucunu burada almak istediğimiz için. Bir ömür çalışırız, ev, araba, yat-kat, makam-mevkii, vs. (satın) alırız; kaza yaparız, deprem olur; evsiz, arabasız kalırız. Nitekim daha dün 6 Şubat 2023 depreminde onlarca evi olan birinin bir çadır bulduğu için “sevindiğini”; ciddi bir savaş veya kıtlık olduğunda bir çuval un alabilmek için altındaki arabasını verenleri gördük. 90'lı yıllarda Rusya’da ve daha dün Irak ve Suriye’de Prof’ların ve üst düzey sivil-asker bürokratl...

YILBAŞI KUTLAMALARI

Yılbaşı Kutlamaları ve Cehâlet Çeşitleri  Cehl-i Basi t : Bilmeyenler. Herkes yapıyor, ben de yapıyorum. Yılda bir gün eğleniyorum.  Cehl-i Mürekkep : Bilmediğini bilmeyenler. Bunun dinle bir ilgisi yok. Bunun arka planını da araştırma gereği duymuyorum. Cehl-i Mikap : Bilmeyen ama bildiğini iddia edenler. = Yanlış bilenler. Sizler çağdışı ve yobaz insanlarsınız. Bu, bir medeniyet göstergesi. İlk iki durumda gaflet hâli; üçüncü durumda lâkaytsızlık, umursamazlık ve ukâlalık söz konusu. Lâkaytsızlık : Hiçbir kural-kaide tanımama. Noelmiş, yılbaşıymış, milli değerlermiş fark etmez; ben eğlenmeme bakarım, diyerek hiçbir toplumsal veya dini kuralı tanımama hâli. Umursamazlık : Kimseyi kâle almama. Bu kutlamaların toplumsal dokuya veya inanç sistemine verdiği zararı dile getirenleri yok sayma. Ukâlalık : Sadece kendi aklına güvenme. Bunların üçü de bir kişide varsa, o kendi kendine tapan bir ilâhtır. Kendi modernite algısını tek doğru kabul edip, buna uymayan her şeyi gericilik...

EĞLENCE VEYA EĞLENME

Eski adıyla lehv (= لهو). Maksadı (amacı) unutmak. “İşe yarar” bişey için değil de vakit öldürmek (geçirmek) için oyalanmak. Laib (= لعب) de oyun. Oyun da bir eğlencedir; oyunlar, eğlenme (= eğlence) için oynanır. Yıl sonu geldi, çoğu kimse yeni yıla eğlenerek girecek.  Niçin eğlenilir?!. Ya büyük bir kazancı veya başarıyı kutlamak için ya da can sıkıntısından. Hristiyanlar, 25 Ocak’ta “kurtarıcıları” (= Mesih) doğdu, bizi kurtaracak diye eğleniyorlar; ya biz?!. Güya, biz de onları taklit ediyoruz. Hoş, artık onlar da biz de “herhangi bir kurtarıcı” (= Mesih) beklemiyoruz. Ve hiçbir çaba veya gayret göstermeden, yeni yıl belki bize de mutluluk getirir diye umuyoruz; oysa, kendimizi kandırıyoruz.  Hadîd Sûresinin 20. âyeti tam da bizim durumumuzu tarif ediyor. “Bilin ki (ey insanlar!) bu dünya hayatı, sadece bir oyundan, geçici bir eğlence ve güzel bir gösteriden, birbirinizle büyüklük yarışı(na girişmenizden) ve daha çok servet ve çocuk sahibi olma hırsın(ız)dan ibarettir. Bu ...

BEYYİNÂT

Beyyinât ile beyânât aynı kök. İkisinin de kökü, beyne. Beyne, ara demek; ara da iki şeyi, ayıran şey. Bu iki şey ne?!. Hak ile bâtıl. İyi ile kötü. Güzel ile çirkin. Doğru ile yanlış. Kur’an’da Beyyine Sûresi diye bir sûre var. 98. sûre. “Hakikati inkara şartlanmış olanlar, ister geçmiş vahyin mensuplarından (= Ehl-i Kitâb) isterse Allah’tan başkasına da ilâhlık yakıştıranlardan olsunlar kendilerine hakikatin açık kanıtlarını (= beyyineyi) getiren, doğruluğu kesin ve açık hükümler, kutsanmış tertemiz vahiyler ileten Allah’ın bir elçisi gelmeden, Allah onları gözden çıkaracak değildir.” (98/1-3.) Ama kendilerine daha önce vahiy verilenler, kendilerine hakikatin böyle bir kanıtı (= beyyine) geldikten sonra inanç birlikteliklerini bozdular = fırkalara ayrıldılar. (= teferrekû). (98/4.) Oysa kendilerine yalnızca Allah’a ibadet etmeleri, bütün içtenlikleriyle yalnız O’na iman ederek batıl olan her şeyden uzak durmaları; namazlarında/salâtta dikkatli ve devamlı olmaları; ve karşılıksız harc...

HAYAT KURTARMAK

Hayat kurtarmak : Ölmek üzere olan yaralı veya hastayı ölümden kurtarıp tekrar sağlığına kavuşturmak. Bunu kim yapar? Doktorlar. Emniyet kemeri de tedbir olarak hayat kurtarır. Çünkü her sürücü potansiyel olarak kazaya (ölüme) yakındır.  Hepimiz ölüme yakınız. Hepimiz “yaralı ve hastayız”!. Hangi tedbiri alırsak alalım, hangi doktora görünürsek görünelim, neticede öleceğiz. Ve neticede burada, hayatımızı kurtaracak bişey de kimse de olmayacak. Demek ki hayat kurtarma deyiminin buradaki anlamı sınırlı. Pekiî bu deyimin sınırsız bir anlamı var mı?!. Var; ve bu, ötedeki ölümsüz hayat için geçerli.  Ötedeki hayat, herkes için ölümsüzse, bu nasıl olacak?!. Çünkü bazılarının ötedeki (ölümsüz) hayatı çook ızdıraplı geçeceği için hayat kurtarma da orada ızdırabı sona erdirme şeklinde olacak. Bu da orada değil, yine burada gerçekleşecek. Bunu, burada yapacak “doktor”, büyük ölçüde kişinin kendisi.  Nasıl, buranın doktorları sadece teorik tıp bilgisi ile yetinmiyor, pratik (uygulam...

KARİZMA

Karizma : Saygınlıktan kaynaklanan etkileyicilik. Kelime Fransızca. Kelimeyi kavramsallaştıran ve sosyo-politik düzleme taşıyan Max Weber. O da bu kavramı Hristiyanlıktan almıştır. Karizma, Hristiyan teolojide kişiye Kutsal Ruh tarafından bağışlanır. Weber’e göre üç tür liderlik vardır : Yasal, Geleneksel ve Karizmatik.  İslâmda karizma nereye denk düşer?!. İslâm : “fe lillâhi-l ızzetu cemîâ” (35/10) der. Karizma, bi tür ızzet (saygınlık) ise, bu karizmanın “kutsal” bir yanı vardır ve bu yan, Allah’a yakınlıkla alakalıdır. Bu yüzden karizmatik lider (= kişi), bi tür kutsal kişi gibi görülür. Ondaki kişilik (= liderlik) özellikleri, takipçilerin kişilik özellikleri ile uyumlu, hatta onlardan çook daha güçlüdür.  Karizmatik liderdeki bu güç, nereden gelir?!. Bu güç, büyük ölçüde ilâhîdir. Etki güçleri farklı olmakla beraber, Peygamberler, velîler, kahramanlar, siyasî liderler ve kanaat önderleri böyledir. Efendimiz sağken, karizmatik bir liderdi; vefat eder-etmez karizması sona ...

DEVRİM & KARŞI DEVRİM

Devrim : Bir düzeni zor kullanarak değiştirme. Eski kuralları yürürlükten kaldırarak yeni kurallar koyma ve onları uygulama. Karşı devrim de, o devrime karşı yapılan devrim; o devrimi başarısız ve sonuçsuz kılma; o devrime direnme. Devrimleri, ya halk ya da ordu yapar. Sivil değişimlere devrim denmez, rejim değişikliği denir. Sivil değişimlerde de halk (= ahâli) etkindir ama onları örgütleyen, yönlendiren ve yöneten “elit bir kadro” her zaman vardır. Karşı devrimleri genelde bu “elit kadro” yapar.  Bu “elit kadro”, kendini halktan ayrı ve üstün görmeye başlarsa, veya bu elit kadro elindeki imkânları kaybetmekten korkmaya başlarsa, amaç sapması (= başlangıçtaki amaçtan kopma) ortaya çıkar.  Başlangıçtaki amaç neydi?!. Eşitlik. Adâlet. Kardeşlik. Kula kulluğu ret, vs. ... 610-632’de bir “devrim” oldu. Bu devrime karşı devrimin ilk tohumları, bu devrim, bizi “mevâli ile ve kölelerle” eşit görüyor, biz onlardan üstünüz diyen emevî oligark elitler tarafından, 650’den sonra atıldı, ...

NE YAP-IL-MALI?!.

Önce tesbit. Din, bir kimlik ve tüketim nesnesine ve simgeye dönüşmüş, bir bayrak gibi sallanıyor ama o bayrağın altında her türlü sömürü (elitizm, şeytanlık, haksız kazanç) yapılabiliyor. Bu çağın kahramanı artık “mucize” gösteren veya büyük orduları ve kitleleri yöneten biri olamaz. Çünkü modern dünya mucizeyi “illüzyona”, orduyu “zulme” çevirmekte ustalaşmıştır. Bu çağın kahramanı, “gücünün yettiğini yapan ve kandırılmayan” sıradan insandır. Yani bu “kahramanlık”, artık büyük kitleleri peşinden sürüklemek değil; herkesin körleştiği, sömürüye eklemlendiği bir yerde “insan kalabilmeyi” başarabilmektir. Şimdilerde herkes “lider veya zengin” olma peşinde; kimse, “hakikatin arkadaşı ve dostu” olmak istemiyor. Çünkü arkadaşlık, yük paylaşmayı, “öfkeyi/kini, sevgiyi ve umudu” göze almayı gerektirir. Peygamberlerin getirdiği dinin, Onların en büyük düşmanları tarafından (veya Onlara benzeyen halefleri tarafından) kurumsallaştırılmasına felsefede “halis olanın bozulması” denir. Musa’nın özgü...

BEN DURAĞI

Durak varsa, yolculuk da var. Yolculuk nereye?!. O’ndan O’na. = “innâ lillâhi ve innâ ileyhi râciûn.” (2/156.) Hayat, bir yolculuk. Bu yolculuğun en “oyalayıcı” durağı, ben durağı. Önceki ve sonraki duraklar, kısa süreli “soluklanma” durakları.  Neler onlar?!. Bebeklik, çocukluk, yetişkinlik, olgunluk ve ihtiyarlık. Ben durağı, çocuklukla yetişkinlik arasında. Bu durağa, akıl baliğ olma veya ergenlik durağı da diyebiliriz. Bu durak, kişinin kendinin ve dış dünyanın farkında olduğu duraktır. Çoğu kimse, ölünceye kadar bu durakta bekler, hedefi (= menzili) unutur, kendini ve her şeyi sahiplenmeye kalkar.  Bu beden benim; bu hayat benim; bu ev, bu araba, bu toprak benim, bu makam benim,  bu güç-kudret benim, ... der. Sahip oldukları onu esir alır, yolundan alıkoyar. Belki, ihtiyarlık çağına gelince, eli-ayağı tutmaz olunca, aklı başına gelir ama o zaman da gücü-kuvveti azalır, yapacak pek bişeyi kalmaz. İhtiyarlığında bile ‘ben, ben’ diyen ve hâlâ bi çook şeyi sahiplenen ins...

NİYET SORGULAMASI

Niyet, bir işi yapmadan önce, o işi niçin (= kimin için) yaptığımızın gizli ve kişisel beyanı. Kişinin niyetini sadece kendisi ve Rabbi bilir. Rab, “alîm’un bi zâti’s sudûr”dur. Bu yazıda amacım, aslâ kimsenin niyetini sorgulamak değil, herkesin kendi niyetini sorgulamasına katkı sağlamak. Ben, kimsenin niyetini bilemem; bu yüzden kimseyi suçlamıyorum.  Hayatta iyi niyetle bir çook iş yapıyoruz ama sonra iyi niyetimiz “bozuluyor”!. Birine iyi niyetle bir yardım yapıyoruz; sonra da ondan minnet (saygı ve hürmet) bekliyoruz. İyi niyetle namaza duruyoruz; sonra, namazı “gösteriye, gösterişe” dönderiyoruz. = yurâûn. (107/6.) İyi niyetle bir dernek, vakıf, tarikat, cemaat, parti kuruyoruz; sonra, bu kurumları kişisel çıkarlarımız için kullanıyoruz. İyi niyetle İslâm’ı tebliğ için vaazlar veriyor, yazılar yazıyoruz; sonra “meşhur” olunca bürokrasiye ve siyasete kapak atıyoruz. Siyaseti, memlekete = halka hizmet için yaptığımızı söylüyoruz; sonra da (farkında olmadan?) hizmeti unutuyor, e...

ÖLÜM, HAYAT VE ŞUUR ÜZERİNE

Kur’an’da ölüm, başlı başına bir hedef veya nihai mesele değildir. Ölüm, bu dünyaya ait bir geçiştir; imtihanın parçasıdır ve işlevi buradadır. İmtihan bittiğinde, amel sona erdiğinde, ölüm de fonksiyonunu yitirir. Bu yüzden ötede artık ölüm yoktur. Âhireti, ölüm üzerinden konuşmak, meseleyi baştan yanlış kurmak olur. A’lâ Sûresi’nde geçen “sonra orada ne ölür ne de yaşarlar” (87/13) ifadesi, çoğu zaman “ölememek” üzerinden okunur. Oysa Kur’an’ın asıl vurgusu yaşayamamak üzerinedir. İnsan için esas mesele, ölüm değil, hayattır. Ölüm, ancak yaşanmış bir hayatı tamamlar. Hakiki bir hayata hiç yerleşememiş olan için ölüm, ne bir kurtuluştur ne de bir kapanış. Bu sebeple Kur’an, cehennem hâlini ölüm yokluğu üzerinden değil, hayat yokluğu üzerinden tarif eder. Orada süreklilik vardır ama hayat yoktur; varoluş vardır ama anlam yoktur; devam vardır ama yön ve rahat yoktur. Bu hâl, işkenceden önce bir hayatsızlıktır. Ölememek, bu hayatsızlığın sadece kaçınılmaz sonucudur. Cennetteki hayat ise,...

TERCİH

Tercih : Seçme; birini diğerinden, bir şeyi diğer şeyden üstün veya değerli görme demektir. Tercih, bir irade kullanımıdır ve insana mahsustur. İnsanların kurduğu organizasyonlar (dernek, vakıf, kurum, devlet vb.) da irade kullanır gibi görünür; aslında bu tercihler, organizasyonu yöneten insanların iradelerinden doğar. Devletin kendisi karar vermez; devlet, onu yönetenlerin ve toplumun tercihlerinin (seçimlerinin) bir yansımasıdır. Devlet dediğimiz yapı, çoğu zaman bize gösterilen yüzüyle değil, gözlerimizden kaçan tercihlerinin toplamıyla şekillenir. Örneğin bir devlet, kendi milleti ile başka bir ülkenin vatandaşlarını karşı karşıya getirirse farklı tercihler yapabilir : Kendi yurttaşlarının refahını, başka ülke vatandaşlarının zulmüne tercih edebilir. Ya da başka ülke vatandaşlarının zulmünü ortadan kaldırmayı, kendi yurttaşlarının refahına tercih edebilir. Her tercih bir önceliktir ve bir bedeli vardır. Siz, kendi yurttaşının refahı için diğerlerini görmezden gelen bir devlete mi,...

TRAFİK İŞARETLERİ

Bu işaretler trafik levhalarındadır. Trafik : Eski adıyla seyrüsefer. Karada, denizde ve havada; yolda olan taşıtların (araçların), hayvanların ve yayaların (insanların) birbirine çarpmadan, zarar vermeden yol alabilmesidir. İşaret : Yönü ve yolun durumunu gösteren iz, âyet, gösterge. Bu işaretleri taşıtlar ve hayvanlar anlamaz; sadece insanlar anlar. Ama taşıtlar ve hayvanlar da insanlar gibi yoldadır. Hangi yöne ve hangi hızla gidileceğine insanlar karar verir. Çok eskiden insan, araç ve hayvan sayısı azdı; bu yüzden yolun işaretleri levhalardaydı. Sonra sayfalara (suhuf) geçti. Bugün ise, insanlar çoğaldığı için, bu işaretler kitaplara taşındı. Dün olduğu gibi bugün de yolun işaretlerini hayvanlar ve araçlar okuyup anlayamıyor. Ne var ki, çok insan da bu işaretleri anlamak için çok zaman kaybediyor. Hatta bunun için ilim dalları kuruldu : Tefsir, Hadis, Kelâm, Fıkıh, Tasavvuf… Yolda olanlar, yolda kalanlar ve hastalar için hanlar, hamamlar, hastaneler inşa edildi. Yolda kaza yapanla...

DİJİTAL UYURGEZERLİK

Dijital Uyurgezerlik: Kör, Sağır ve Dilsiz Bir Dünya Bilgisayar terimleri (= Windows = Pencere. Cloud = Bulut. Unreal = Sanal. Data = Veri. Pattern = Örüntü. Algorithm. Application = Uygulama...) masum görünürler ama onların kullanımı masum değildir. Hayatımızda o kadar çok pencere açtık ki, artık her yerimiz şeffaflaştı. Mahremiyet, “gizlenecek bir şey” değil, “saklanacak bir alan”dı; ama biz onu gönüllü olarak terk ettik. Bütün verilerimizi sanal dünyaya (bilgisayara) emanet ettik, ona inandık. Oysa emanet ettiğimiz şeyin reel bir varlığı yoktu, o bir buluttu, sehâbtı. Bulut (Cloud) ve Sehâb Bilgisayarın “bulut” dediği şey, verinin nerede olduğunu gizleyen bir örtüdür. Nûr sûresindeki sehâb gibi bu bulut da üst üste yığılır, hareketlidir, örtücüdür, beklenti üretir. Ama arada hayati bir fark vardır : sehâb’ın yağmuru Allah’tandır, cloud’un çıktısı algoritmadandır. Bulut çok, ama her bulutun rahmeti garanti değil; bazı bulutlar da felâket habercisi. Veri, Bilgi ve Rehin Alınma Bilgisa...

BUHARLAŞAN SORUMLULUK

Sözün Çoğaldığı, Amelin Çekildiği Bir Çağ Üzerine Bugün garip bir durumla karşı karşıyayız : Ortada fiiller var ama fâiller silik. Zarar var ama yüklenen yok. Suç var ama suçlu belirsiz. Bu bir çöküş değildir, kriz de değildir. Bu bir buharlaşmadır. Yani kurumların, yapıların, kelimelerin yerli yerinde durduğu; ama ağırlıklarının uçtuğu bir hâl. Söz Şişti, Fiiler Geri Çekildi  İnsanlık tarihinde söz (ve yazı) hiçbir dönemde bu kadar çoğalmadı. Radyo ile söz yayıldı. Televizyon ile söz görüntüye dönüştü. Telefon ile söz hızlandı. Sosyal medya ile söz taşkınlaştı. Yapay zekâ ile söz öznesizleşti. Bugün söz, sahibine ihtiyaç duymuyor, bedel istemiyor, arkasında duranı, sorumluluk alanı aramıyor. Söz var, ama yük yok. Yazı var, ama şahitlik yok. Bu yüzden, artık söz, söyleyeni bağlamıyor; söyleyen de kendini söylediği ile bağlı hissetmiyor. Kavl Var, Amel Yok Kur’ân’ın sert ve sarsıcı sorusu tam buraya düşer : “Niçin yapmadığınız şeyi söylüyorsunuz?!.” (61/2.) Bu soru sadece bireye yön...

ÜÇ AYLAR

Yılda 12 ay var. Bunların dördü haram aylar : Zilkade, Zilhıcce, Muharrem ve Recep. İçlerinde Şaban ve Ramazan yok. Zilhıcce’de Hacc ve Kurban var. Recep, aynı zamanda üç ayların ilki : Recep, Şaban, Ramazan.  9/37’de haram aylar sayılırken nesîden de söz edilir. Nesî nedir? Aylarla oynamak. Haram olan bir ayı, ya öne çekmek ya da ertelemek. Bu, küfürde ileri gitmek olarak görülür. Allah, aylarla da insanı sınar. Bu, şu demek değil : Haram olan bu dört aya saygı duyun (savaşmayın, günah işlemeyin); geri kalan sekiz ayda istediğinizi yapın. Bunu günümüze transfer edelim. Bu, mübarek üç aylarda kendinize dikkat edin, geri kalan dokuz ayda salın mı?!. Haftanın bir gününü (Müslümanlar için Cuma; Yahudiler için Cumartesi; Hristiyanlar için Pazar) mübarek sayın; geri kalan altı günü saymayın mı?!. Yoksa, bu günleri, geceleri (Berat, Mi’rac, Mevlid, Kadir, vb.) ve ayları, tüm günlere, gecelere, aylara hazırlık için kullanın = yılın her gününü mübarek bilin mi?!. Üç aylara (Receb, Şaban ve...

İDRAK KATMANLARI

İDRAK KATMANLARI İnsanın kendini tanıması, önce kendi idrak katmanlarını fark etmesiyle başlar. İlk olarak duyular devrededir. Göz, kulak, dil, deri ve burun; bunlar dış dünyadaki verileri, yani âyetleri, içeri taşır. Duyular hüküm vermez; sadece ham malzemeyi aklın hizmetine sunarlar. Bu veriler akıl tarafından tartılır, kıyaslanır ve anlamlandırılmaya çalışılır. Ancak akıl, başlı başına yön tayin eden bir merkez değildir. Hangi tarafa hizmet edeceği, kendisinden önce verilmiş bir tercihe bağlıdır. Kalp , tekallüb eden yönüyle, bu veriler karşısında iyiyi-kötüyü sezer, iyi-kötü duygular burada oluşur; fakat kararsızdır, etkilenir, dağılabilir. Bu yüzden kalp, sabitlenmediği sürece istikrarlı bir yönelim üretmez. Son ve belirleyici karar, artık taraf belirleme kararı olarak fuâdda verilir. Fuâd ; yük taşıyan, yanabilen, şahitlik eden ve sorumluluk üstlenen idrak merkezidir. Kişi, burada hak ile bâtıl arasında “ben kimin tarafındayım?” sorusuna fiilen cevap verir. Bu tercihten sonr...

KÜSTAHLIK

Âdiyât Sûresi : İçte ve Dışta Savaşan Küstah Bilinç Âdiyât sûresi çoğu zaman “savaş atları” üzerinden okunan bir sahneyle başlatılır. Oysa, sûrede attan filan söz edilmez. Sûrenin dili bizi, hayvanlara değil sorumlu bir bilince çağırır. Çünkü sûrenin merkezinde bir ahlâkî itham, sonunda ise açık bir hesap vardır. Sorumluluk olmayan yerde ne itham olur ne hesap. Sûre, “düşmanca koşanlar” ile başlar. (el-Âdiyât) Bu koşu, nötr bir hız değil; aşan, saldıran, düşmanlıkla ilerleyen bir harekettir. Ardından gelen ikinci âyet, bu hareketin iç kaynağını açar : Kıvılcım çıkarma. Bu kıvılcım dışarıdan alınmış bir ateş değil, içteki sürtünmeden doğan bir yanmadır. Hırs, kin, bastırılmış öfke… iç dünya sürtünür ve yanar. Üçüncü âyette bu iç yanma, fırsat kollayan bir bilinç hâline gelir : Sabah baskını. Yani rastgele değil; hesaplı, zamanlamalı, çıkar odaklı bir hamle. Dördüncü ve beşinci âyetlerde sahne tamamen açılır : Tozu dumana katanlar, düşman topluluğun ortasına dalanlar. Bu artık gizli bir ...

ALLAH'A HAVALE EDİYORUM

Bu sözü ne zaman söyleriz?!. Muhatabımıza (eş-dost, akraba, arkadaşlarımıza) karşı : Gücümüz tükendiğinde. Yapacak bir şeyimiz kalmadığında. Haddi aşmak istemediğimizde. İlki, acizliktir; ikincisi, çaresizlik; üçüncüsü ise sınıra riâyettir. Bu yazı, ağırlıklı olarak üçüncü şık hakkındadır. İlk iki şık için birkaç cümle : Genelde maddî bir şey elde etmek istediğimizde tüm gücümüzü kullanırız; ama hâlâ onu elde edememişizdir. “Ben yapacağımı yaptım, gerisini Allah’a havale ettim” deriz. Olur ya da olmaz. Evlâdımızı elimizden geldiğince “iyi/güzel” yetiştirmek isteriz; ama o bizi dinlemez, kendi bildiğini okur. Onu dayakla terbiye edebilecek kadar hâlâ gücümüz yerindedir; fakat dayağı bir terbiye aracı olarak kullanmak istemeyiz. Ve “seni Allah’a havale ediyorum” deriz. Buradaki havale, bir beddua değil; müdahaleden bilinçli olarak çekilmedir. Buradan üçüncü şıkka, yani had bilme meselesine geçebiliriz. Bu şıkkın güçsüzlükle veya alternatifsizlikle bir ilgisi yok. Elimizde hâlâ güç de var...

TAYR-AN EBÂBÎL

TAYR-AN EBÂBÎL Ebâbîl kuşları. Kâbe’yi yıkmaya gelen Ebrehe’nin ordusunu “yenmiş ekin taneleri” (= ke-asfin me’kûl) gibi yapan kuşlar. Tayr (طير) kökü ve anlam alanı Arapçada sadece “kuş” değildir. Aynı kökten gelen tâʾir (طائر) : kuş, ama mecazen kısmet, nasip, amel; ṭâirah (طاؤره) : uğur-uğursuzluk inancı; tetayyarnâ (تَطَيَّرْنَا) : uğursuz saydık. (36/18.) Kuşa karşılık gelen 'kader - amel - sonuç' bağlantısı, İslam öncesi Arap zihninde zaten vardır. Araplar, kuşun uçuş yönünden kader okurlardı. Kur’an bu zihniyeti iptal etmez, dönüştürür. Yâsin 18. âyetteki “tetayyarnâ bikum” çok kritik : “sizin yüzünüzden uğursuzluğa uğradık.” (36/18.) Burada, uğursuzluğu kuşa bağlayan zihniyet aynen aktarılır. Ama dikkat!, Kur’an bu yorumu onaylamaz, teşhir eder; yani, “uğursuzluk Elçilerde değil, sizde.” der. Bu tayr, dış bir işaret değil; insanın kendi tavrıdır, amelidir. “Herkesin kuşunu boynuna doladık” âyeti = “ve kulli insânin elzemnâhu ṭâirahû fî ‘unukih.” (17/13.) de bunu destekl...

SÜBHÂNEKE'DEKİ CEDD

Sübhâneke’deki “cedd” ne demek?!. Dua şöyle : سُبْحَانَكَ اللَّهُمَّ وَبِحَمْدِكَ وَتَبَارَكَ اسْمُكَ وَتَعَالَىٰ جَدُّكَ وَلَا إِلٰهَ غَيْرُكَ Buradaki “cedd” kelimesi, ( Arapçada) kelimenin tek anlamlı değil. Cedd, günlük dilde “dede, ata” mânasına gelir; fakat ilahî bağlamda bu anlam tamamen devre dışıdır. Buradaki “cedd”in mânası : Azamet Yücelik Mutlak büyüklük Saltanat / hâkimiyet Şan ve kudret Klasik lugatlarda ve şerhlerde (Lisânü’l-Arab, Tâcü’l-Arûs, Nevevî şerhi vb.) bu duâ için verilen anlam : “ve teâlâ ceddük” = Senin azametin / ululuğun / kudretin pek yücedir. Yani : Neseple, soyla, baba–oğul ilişkisi ile, ilgi ve alakası yok. Eğer olsaydı, “lem yelid ve lem yûled” ile çelişirdi. Hayır, tam tersine onu pekiştiriyor. Çünkü, “cedd” burada ontolojik değil, sıfatîdir. Doğurma–doğrulma, soy, silsile tamamen mahlûk düzenine ait kavramlardır. Buradaki “cedd”, Allah’ın mahlûkata benzemekten münezzeh oluşunu vurgular. Zaten duâ, “Sübhâneke” ile başlıyor: “Seni tenzih ederim…” Yani,...

MÂÛN NE DİYOR?!.

“Yazıklar olsun o namaz kılanlara; ki onlar namazlarından gâfildirler.” (107/4-5.) Sûrede eleştirilen, namazın kendisi değil, namaz ile hayat arasındaki kopukluktur. Namazda : “Yalnız Sana kulluk ederim” (= iyyâke na‘budu); namazdan sonra : Allah’a isyan eden otoritelere, arzulara, korkulara itaat; namazı ve dini şekilsel olarak doğru, ama istikâmet ve öz/ruh olarak yalanlamış olmaktır. Bu okuma, Mâûn sûresinin ahlâkî ve toplumsal bağlamıyla birebir örtüşür. Yetimi itip kakma, Yoksulu gözetmeme, Gösteriş, Bu, din/ibadet ile hayat arasındaki yarılmadır. Namazlarından gâfildirler, ne demek?!. Bu ifade klasik olarak üç şekilde okunur : Namazın vakitlerini umursamıyorlar. Namazın ruhunu/şuurunu kaybetmişler. Namazın gereğini, gerektiği gibi hayata taşımıyorlar. Namaz kılanların çoğu, 1. maddeye duyarlı ama 2. ve 3. maddeyi ıskalıyor. = Namazda : Yâ Rabbî yalnız Sana kulluk (= itaat) ederim diyor, namaz bitince (normal hayatta) Allah’a isyan edenlere itaat ediyor. Namaz, itaatin merkezini i...

FİİL-FÂİL İLİŞKİSİ

Fiil, fâil değildir. Bizler de hakikatte birer fiiliz; ama Mutlak Fâil’in iradesi altında fiil icra eden mef‘ûl fâilleriz. Tek Mutlak Fâil, Allah’tır. O, lâ yüs’eldir : Yaptığından dolayı Kendisine hesap sorulmaz. Biz ise : İrade eden, Yönelen,  Kesb eden, Sorumluluk alan ama kudreti kendinden olmayan fâilleriz. Bu yüzden : Fiil bizden, sorumluluk bizde. Yaratma ve netice O’ndan, asıl kudret O. Tam da bu nedenle, Mutlak Fâil hesap vermez, mef‘ûl fâil hesaba çekilir. Bu çerçeve : Kibri bitirir. Mağduriyet üretmez. İnsanı pasifleştirmez. Had bildirir. Allah’ı “fail ortaklığı”ndan tenzih eder. Böyle bir kişi artık ne cebriyyeye düşer, ne kaderi iptal eder, ne de insanı ilâhlaştırır. Bu, tüm Elçilerin yürüyüşünün teorik omurgasıdır.

SEBEPLERE TAKILMAK

SEBEPLERE TAKILMAK Sebep, araç; illet, Fâil. (Bu illet , hastalık olan illet değil, sebeplerin sebebi.) Sebep (neden), bir şeyin olmasına yol açan araçtır. Kur’ânî ve kelâmî dilde bu ayrım çok kritiktir : Sebep (esbâb): İşin görünen, ölçülebilir, tekrarlanabilir yüzü. Fail / İllet-i ûlâ: İşin irade eden, sebepleri var eden. Bizim zihnimiz şuna yatkındır : Bu oldu, çünkü şu oldu; o da şundan oldu … Bu zincir doğrudur ama tam değildir. Çünkü zincir, kendi kendini taşıyamaz. Aristo’nun ilk muharrik dediği şey tam da budur : Hareket eden her şey, kendisi hareket etmeyen bir ilkeye muhtaçtır. İman, zinciri inkâr etmez; zincirin putlaşmasını engeller. Sebeplerden geçmek ile sebeplerde takılı kalmak farklı şeylerdir. Kur’ân sebepleri yok saymaz; aksine ısrarla kullanır ama iki farklı kullanım vardır : a) Sebepler kapı olursa, sebepler bizi Allah’a götürür. b) Sebepler duvar olursa, sebepler bizi Allah’tan alıkoyar. Sorun sebep değil; sebep bilincidir. Zülkarneyn kıssası, sebep bilinci doğru k...

ONLARA ŞU ÖRNEĞİ VER!.

“vedrib lehüm meselen ashâb-el karye/h...” (36/13.) Mesel, misalden biraz farklı. Mesel, biraz “uzun ve ayrıntılı hikâye” için; misal, “tekil örnekleri açıklamak” için kullanılır (tersi de olabilir, emin değilim); ama meseli masalla (= kurgu hikâyelerle) karıştırmayalım. Adı önemli görülmeyen kent (köy, kasaba) halkına önce iki Elçi gönderilir; sonra da bunlar, üçüncü bir Elçi ile desteklenir. O Elçiler, kent (köy, kasaba) halkına : Biz, size gönderilmiş Elçileriz, derler. (Bknz. 36/14.) Kent halkı : Siz de bizim gibi birer beşersiniz (insansınız?!); Rahmân bişey (bi mesaj) indirmedi (= göndermedi); Siz, yalancısınız = yalan söylüyorsunuz, derler. (Bknz. 36/15.) Elçiler : Rabbimiz biliyor ki Biz, gerçekten size gönderildik. (36/16.) Dikkat!. Biz biliyoruz demiyorlar, Rabbimiz biliyor diyorlar.  Bu ne demek?!. Bizim bilmemiz sizi iknâ etmez; Biz kendimizi öne çıkarmıyoruz; mesele Biz değiliz. Bizim için Rabbimizin bilmesi yeterli (bir delil); ama siz bunu bilecek durumda değilsiniz....

MESAJIN NETLİĞİ VE SERTLİĞİ

Mesajın Netliği ve Sertliği Konuşma ve yazmada, karşı tarafa (muhataba) iletilen şey mesajın kendisidir. Bir kimsenin mesaj iletme gibi bir misyonu (görevi) varsa, bunu öncelikle net bir şekilde muhatabına ulaştırabilmelidir. Mesajın sert bir üslupla iletilmesi bazen —hatta çoğu zaman— bu netliğe zarar verebilir; özellikle de söz konusu olan dînî bir mesaj ise. Öncelikle dînî mesaj açık-seçik olmalı, eğilip bükülmemelidir. Kur’an buna belâğ-ı mübîn der (bkz. 5/92; 16/35; 26/82; 24/54; 29/18; 36/17; 64/12). Bütün elçiler mesajlarını eğip bükmeden söylemişlerdir. Burada en küçük bir taviz yoktur; buna Kâfirûn Sûresi de şahittir. Kâfirûn Sûresi ne der? Benim misyonum, tavizsiz bir şekilde yalnızca Allah’a kulluktur (= ibadet). Bu konuda uzlaşmaya kapım kapalıdır. Yani: Lâ ilâhe illâllah. Ancak bu hakikatin nasıl söylendiği, mesajın iletilme biçimini —sertliğini ya da yumuşaklığını— belirler. Mesajın Sahibi, “Mesajımı net ama yumuşak bir şekilde iletin” buyurur. Buna kavl-i leyyin denir (b...

HEDEF ŞAŞIRMA = SAPMA

Önce hedef : Bir Olan Allah’a kulluk. Bu hedefe her insan kolay varamıyor. Sapma da tam burada başlıyor. 1. Baştan Sapma Bazıları, “hedef medef yok” diyor; eğer böyle bir hedef varsa bile, kendini o hedefle aynı mevzîde / aynı mevkîde konumlandırıyor. Yani : Aşkınlığı inkâr ediyor. Kulluğu gereksizleştiriyor. Kendini ölçü kılıyor. Bu, yola hiç çıkmadan yoldan düşmektir. 2. Sonradan Sapma Bazıları sa kişiyi hedefe götürenleri - bilginleri, velîleri, Peygamberleri, Kitâb’ları - asıl hedef zannediyor. Araç amaçlaşıyor; işaret levhası menzil yerine geçiyor. Böylece : Vasıta kutsallaşıyor. Hedef görünmez oluyor. Kulluk, taklide indirgeniyor. Bu da, yolda yürürken yoldan çıkmaktır. 3. Ortak Akıbet İki tutum farklı görünse de sonuç aynıdır : asıl hedeften sapma. İlkine “baştan sapmış”, ikincisine “sonradan sapmış” diyoruz; amma velâkin neticede ikisi de sapıyor. 4. Sigorta Bu yüzden her namazda tek bir cümle tekrar edilir : İhdinâ’s-Sırât’al-Müstakîm Bu duâ, hedefi inkâr edenlere de hedefi ar...

KİTÂB PUTPERESTLİĞİ ÜZERİNE

Kitâb Putperestliği Üzerine Kitaplar kütüphaneler için değil, insanlar için yazılır. Buna rağmen modern dünyada kitaplar çoğu zaman hayata karışmak için değil, rafları doldurmak; okunmak için değil, alıntılanmak; dönüştürmek için değil, meşhur olmak için yazılıyor. Bu eğilim, söz konusu Kur’ân olduğunda daha derin ve daha tehlikeli bir biçime bürünüyor : Kitâb putperestliği. Sözden Metne : Yaşayan Hitâb Kur’ân’ın iniş ortamı sözlü bir dünyaydı. Bilgi, yazıyla değil insanla taşınıyor; söz, ezberleniyor, icra ediliyor, hayata karışıyordu. Bu dünyada “kitap”, raflanan, kütüphanelerde saklanan bir nesne değil; bağlayıcı bir hitap/hitâb, hayata yön veren bir hükümdü. Kur’ân bu yüzden önce okunan değil, yaşanan bir kelâm olarak var oldu. Onun ilk mushafı, Hz. Peygamber’in (s.a.v.) şahsiyeti, hayatı idi. Yazı elbette vardı; fakat hakikatin taşıyıcısı değil, yardımcısıydı. Yazı, korur; söz, dönüştürür. Yazı nesneleştirir; söz muhatap kılar. Bu fark, kutsalın hayata hükmetmesiyle vitrinde korun...

SA’YİN İNŞÂSI

Sa’yin İnşâsı Bu metin, sa’y–amel–zaman ilişkisini üç Kur’anî kavram üzerinden yeniden kurmayı dener : Tedebbür, Tefekkür, Teemmül. Amaç, düşünmeyi soyut bir zihinsel faaliyet olarak değil; geçmişten beslenen, bugünde fiilleşen ve geleceği inşa eden bir süreç olarak okumaktır. 1) Tedebbür : Geçmişin İbrete Dönüşmesi Tedebbür, kökü itibarıyla dübrden gelir : Bir şeyin arkası, sonu, geride kalan izi. Bu anlam alanı tedebbürü, yaşanmış olanın akıbetini görerek düşünme faaliyeti hâline getirir. Tedebbür : Olan bitene arkadan bakar. Tarihi, tecrübeyi, kıssayı ciddiye alır. Ne yaşandı ve bunun sonucunda ne oldu?! sorusunu sorar. Bu yönüyle tedebbür, geçmiş sa’ylerden ders çıkarma eylemidir. Kur’an’ın kıssa anlatıp ardından “bunda ibretler vardır” demesi, tedebbürün tam karşılığıdır. Tedebbür olmadan düşünme, hafızasız kalır. 2) Tefekkür : Bugünün İmkânını Fiile Çevirme Tefekkür, fikr kökünden gelir. Mevcut verilerle zihni işletmek, çözüm aramak, muhakeme etmek demektir. Tefekkürün zamanı şim...

BİLGİ-İMAN MESELESİ

Bilim–Din ve Bilgi–İman : Tevhidî Bir Çerçeve Giriş Bilim–din ve bilgi–iman tartışmaları çoğu zaman yanlış bir zeminde yürütülür. Mesele genellikle “akıl mı vahiy mi?” ikilemine indirgenir. Oysa asıl soru şudur : Akıl neyin aracıdır ve kimin emrindedir?!. Bu metin, aklı ne iptal eden ne de ilâhlaştıran; onu Allah’ın fiilî ve kavlî âyetlerini anlamanın vazgeçilmez bir nimeti olarak konumlandıran tevhidî yaklaşımı ortaya koymayı amaçlar. 1) Bilgi ile iman aynı şey değildir Bilgi, bir şeyin doğru olabileceğini gösterir; iman ise bu doğruluğa güvenmeyi, ona hayat bağlamayı ve itaati içerir. Bu yüzden salt epistemolojiden imana varmak garantili bir yol değildir. Şeytan örneği bu ayrımı açıkça gösterir : şeytan Allah’ı biliyordu, O’na “Rabbim” diyordu; fakat O'na güvenmedi, teslim olmadı, emre itaat etmedi. Demek ki Kur’ân açısından, bilmek iman etmek demek değildir. 2) Nazarî bilgi ile dinin “ilim” anlayışı Modern Batı düşüncesinde bilgi çoğunlukla nazarîdir; zihinde kalabilir ve kişiyi...

İTAAT ve İBÂDET

Ey İnsan!, Kime itaat ediyorsan ona kulluk (= ibâdet) ediyorsun. İtaat ettiklerinin Allah’a kulluk (= ibâdet) edip-etmediklerine çook dikkat et!, itaat etmedikleri hususlarda onlara itaat etme!; aksi hâlde onlara kulluk (= ibâdet) etmiş olursun. Bu sözleri önce kendi nefsime, sonra da sizlere söylüyorum, ve, bütün sözlerimin (= yazılarımın) özeti budur, diyorum. 

TEKBİR VE TESBİH ARASINDAKİ KULLUK SINIRI

Tekbir ve Tesbih Arasında Kulluk Sınırı Giriş Namazda tekrar edilen lafızlar çoğu zaman alışkanlıkla söylenir; oysa bu tekrarların her biri, kulun Allah ile kurduğu ilişkinin sınırlarını ve yönünü belirleyen bilinçli bir pedagojinin parçasıdır. Özellikle Allah-ü Ekber ve Sübhânellah arasındaki fark, kulluğun ontolojik çerçevesini anlamak açısından anahtar bir yere sahiptir. Bu metin, namazda tekbirlerin sabit, tesbihlerin ise artırılabilir oluşunun ne anlama geldiğini ele almakta; bu farkın fıkhî değil, doğrudan kulluk bilinciyle ilgili olduğunu savunmaktadır. 1. Tesbih : Tenzihin Açık Ucu Sübhânellah, Allah’ı eksiklikten, sınırlılıktan, benzerlikten ve insan tasavvurundan tenzih etmektir. Tesbih, kulun idrakiyle doğrudan ilişkilidir. Rukû ve secdede tesbihin artırılabilmesi şunu ifade eder : Kul, Allah’ı bildiği her şeyden tenzih ettikçe, bu bilginin yetersizliğini de fark eder. Bu nedenle tesbih : çoğaltılabilir. derinleştirilebilir. uzatılabilir. Tesbih, kuldan Allah’a doğru ilerley...