KİTÂB TAŞIMAK MI, KİTÂB’LA YAŞAMAK MI?!
KİTÂB TAŞIMAK MI, KİTÂB’LA YAŞAMAK MI?!
Kaynaktan İhsana, İhsandan Hayata
1. HER ŞEY O’NUN KATINDAN
Ledün (لَدُنْ) Arapçada bir nispet zarfıdır. Katından, nezdinden, yanından anlamlarına gelir. Kur'an’da çoğunlukla Allah’a nispet edilerek kullanılır.
Tasavvuf geleneği, özellikle Kehf 65’teki kullanımdan hareketle İlm-i Ledün kavramını geliştirmiş ve bunu Allah katından verilen özel bir ilim olarak değerlendirmiştir. Ancak Kur'an’daki ledün kullanımları yalnızca ilimle sınırlı değildir.
Allah’ın katından rahmet (3/8, 18/10), temiz bir zürriyet (3/38), büyük bir ecir (4/40, 4/67), velî ve nasîr (4/75), ilim (18/65), arınmışlık (19/13), zikir (20/99), hikmet ve ilim (27/6), rızık (28/57) gibi pek çok ihsan söz konusudur.
İsrâ 80’de ise sultânen nasîrâ istenir.
Bütün bunlar insanın hayatında karşılığı bulunan farklı imkânlardır.
Demek ki ledün’ü yalnızca özel bir bilgi türüne indirgememeliyiz. Allah’ın katından insana ulaşan rahmet, ilim, yardım, dayanak, rızık ve diğer ihsanları birlikte düşünmeliyiz.
Biz de O’ndanız. Fakat bu, O’nun Zât’ından bir parça olduğumuz anlamına gelmez. O yaratandır; biz yaratılmışız. O kaynaktır; biz O’nun ihsanlarına muhtacız.
2. LATÎF : VERİRKEN İNCİTMEMEK
Allah’ın isimlerinden biri El- Latîf’tir.
Latîf, en ince ve gizli şeyleri bilen; kullarına lütuf ve incelikle muamele edendir.
Arapçada ledün ile aynı kökten gelen laden (لَدْن) kelimesinin yumuşaklık, esneklik anlamları da vardır. Leyyin لَيِّن ve lîn لِين ise farklı bir kökten gelmekle birlikte yine yumuşaklık ve incelik anlam alanındadır.
Bunları aynı kelimenin farklı biçimleri gibi değerlendiremeyiz. Fakat Kur'an’ın kavram dünyasında aralarında anlam ilişkisi kurabiliriz.
Şûrâ 19’da şöyle buyrulur : اللَّهُ لَطِيفٌ بِعِبَادِهِ = Allah kullarına Latîf’tir.
Bu ismin üzerinde biraz düşünelim.
Allah her şeyin sahibi olduğu hâlde mülkünü kullarının başına kakmaz. Verir ama verdiğiyle kulunu ezmez. Lütfeder ama kulunu minnet altında bırakmaz.
Elbette Allah’ın kendisini gizlemesinden söz ederken O’nun kendisini tanıtmadığını kastetmiyoruz. Âyetleriyle, isimleriyle ve fiilleriyle kendisini tanıtır. Fakat her ihsanını kulunun yüzüne vurarak onu mahcup eden bir ilişki kurmaz.
İşte bu büyük bir inceliktir!.
İnsan da bu ilâhî incelikten ahlâkî bir ders çıkarmalıdır : Verirken incitmemek, yardım ederken küçültmemek, sahipken ezmemek, iyilik yaparken başa kakmamak...
Âl-i İmrân159’da Peygamberimizin insanlara yumuşak davranması Allah’ın rahmetine bağlanır. Tâhâ 44’te ise Firavuna bile yumuşak söz söylenmesi istenir.
Böylece ilâhî rahmetin insan davranışındaki karşılığını görürüz.
3. MÜLKÜN SAHİBİ O, EMANETİN SORUMLUSU BİZİZ
Mülkün gerçek sahibi Allah’tır. (67/1)
Yeryüzündeki imkânları insan için yaratan O’dur. (2/29) İnsanı ise kendisine bırakılan imkânlar üzerinde sorumlu bir tasarruf sahibi kılmıştır. (57/7)
İnsanın sahip olduğunu düşündüğü şeyler üzerinde mutlak mülkiyeti yoktur. Kendisine verilen imkânları kullanmakla ve bunların hesabını vermekle yükümlüdür.
Üstelik mülk yalnızca para, mal ve maddî varlıklardan ibaret değildir.
Rahmet, ilim, rızık, yardım, güven, güç, delil ve hakikati tanıma imkânı da insanın hayatını zenginleştiren ihsanlardır.
Burada sultan kavramına ayrıca dikkat etmeliyiz.
Sultan, Kur'an’daki bağlamlarına göre delil, burhan, yetki, otorite ve dayanak anlamları taşır. Nusret yardım ve destek iken sultan, bu yardımın ötesinde insanın elini güçlendiren, haklılığını ve dayanağını ortaya koyan bir anlam da taşıyabilir.
İsrâ 80’deki sultânen nasîrâ duâsı bu bakımdan dikkat çekicidir.
İnsan Allah’ın verdiği imkânları başkaları üzerinde tahakküm kurmak için değil, sorumluluğunu yerine getirmek için kullanmalıdır.
Mülkün sahibi O; tasarrufun hesabını verecek olan biziz.
4. NİMET DE İMTİHANDIR, MUSİBET DE
İnsan hayatında karşılaşılan bütün acıları aynı sebebe bağlayamayız.
İnsanın insana yaptığı zulüm, haksızlık, sömürü ve istismarın faili insandır. Bunun sorumluluğunu Allah’a yükleyemeyiz.
Doğal olayların önemli bir kısmının afete dönüşmesinde de insanın emanete aykırı davranışlarının payı olabilir. Ormanları yok etmek, doğal yaşam alanlarını tahrip etmek, dere yataklarına yerleşmek, gerekli tedbirleri almamak...
Deprem gibi jeolojik olayların meydana gelmesini insanın ahlâkî kusuruna bağlayamayız. Fakat bunların doğurduğu felaketlerin boyutunda insanın sorumluluğu bulunabilir.
Şûrâ 30 ve Rûm 41, insanın kendi yaptıklarının sonuçlarıyla karşılaşmasına dikkat çeker.
Öte yandan ölüm, ecel, yaşlanma ve hastalık gibi hayatın kaçınılmaz gerçeklerini de mutlaka bir ahlâkî kusurun cezası sayamayız.
Enbiyâ 35, hem hayrın hem şerrin imtihan vesilesi olduğunu bildirir.
Öyleyse nimet de imtihandır, musibet de imtihandır. Fakat her nimet ödül, her musibet ceza değildir.
İnsanın kendisine verilen imkânları nasıl kullandığı, başkalarına nasıl davrandığı ve karşılaştığı zorluklarda nasıl bir ahlâk sergilediği önemlidir.
5. İLÂHÎ İSİMLERİN İNSANDAKİ KARŞILIĞI : AHLÂK
Bütün bu konuşmalarımızın belki de en önemli sonucu burasıdır.
Allah Rahîm ise bizde merhamete dönüşmelidir.
Allah Latîf ise bizde inceliğe, nezakete ve başkasını incitmemeye dönüşmelidir.
Allah Adl ise bizde adâlete; Kerîm ise cömertliğe; Gafûr ise bağışlayıcılığa karşılık bulmalıdır.
Elbette Allah’ın isim ve sıfatlarıyla insanın özelliklerini özdeşleştirmiyoruz. Allah’ın mutlak ve yaratılmamış niteliklerinin insandaki karşılığı sınırlı, yaratılmış ve ahlâkîdir.
Ancak Allah’ın isimlerini bilmek, onları ezberlemekten ibaret değildir. Bu isimlerin bize öğrettiği ahlâkı hayatımıza taşımaktır.
Allah’ın rahmetinden söz edip merhametsiz; adâletinden söz edip adâletsiz; Latîf oluşundan söz edip kırıcı olabilir miyiz?!.
Olabiliriz. Fakat o zaman bildiğimiz hakikatin gereğini yerine getirmemişiz demektir.
Cum’a 5’teki “kitap taşıyan eşek” benzetmesi, tam da bu tehlikeye karşı bir uyarıdır.
Kitab'ı taşımak, Onunla dönüşmek demek değildir.
6. ALLAH’A İTAAT VE RASÛLE İTAAT : BİR BÜTÜNLÜK
Kur'an’da tekrar tekrar karşımıza çıkan emirlerden biri şudur : أَطِيعُوا اللَّهَ وَأَطِيعُوا الرَّسُولَ = Allah’a itaat edin, Rasûle itaat edin.
Bu ifade, birbirinden bağımsız iki otoriteye veya iki ayrı dînî kaynağa yöneltilmiş alternatif itaatler olarak okunmamalıdır.
Allah’a itaat ile Rasûle itaat birbirinden koparılamaz. Çünkü Rasûl, Allah’ın gönderdiği Elçidir. O’na itaat, Allah’ın Elçisine ve gönderdiği mesaja itaattir.
Rasûlün örnekliği de Allah’a itaatin insan hayatındaki görünür karşılığıdır.
Bu nedenle Kitâb ile Sünnetin arasını açmak da doğru değildir.
Kitâb’ı hayattan, hayatı Kitâb’dan koparamayız.
Sünnet, hayattır. Efendimizin hayatı da Onun Sünnetidir.
Bu hayat; sözleri, davranışları, ilişkileri, kararları, merhameti, adâleti, sabrı ve insanlarla kurduğu bütün ilişkileriyle yaşayan bir örnekliktir.
7. EFENDİMİZ : KİTÂB'IN HAYAT OLMUŞ HÂLİ
Bunun en güzel örneği Efendimizdir.
وَإِنَّكَ لَعَلَىٰ خُلُقٍ عَظِيمٍ = Ve inneke le-alâ hulukın azîm. = Şüphesiz Sen yüce bir ahlâk üzerindesin. (68/4)
Efendimiz Kitâb’ı koltuğunun altında veya zihninde/ezberinde taşımadı; hayatında taşıdı.
Vahiy Onun yaşayışına, ilişkilerine, kararlarına ve ahlâkına dönüştü. Kitâb’ın bildirdiği hakikatleri hayatıyla görünür kıldı.
Onun Sünneti, yaşayan hayatıydı.
Sonrasında Kitâb’ın sahifelere aktarılması, korunması ve sonraki nesillere ulaştırılması gerekiyordu. Elbette bu yapılmalıydı. Yazılı Metin, vahyin korunması ve yeniden okunması için vazgeçilmezdi.
Ancak sahifelere aktarılmak, Kitâb’ın hayattan çekilmesi anlamına gelmemeliydi.
Sahifelerde korunan Kitâb, yeniden hayatta karşılığını bulmalıydı.
Bizim görevimiz de Kitâb’ı okumak, anlamak ve Rasûlün yaşayan örnekliğini dikkate alarak hayatımızı inşâ etmektir.
Burada Kitâb ile Sünnet arasında bir mesafe değil, canlı bir ilişki vardır : Kitâb hayata taşınır; hayat Kitâb’ın ışığında yaşanır.
Kitâb ile Sünnet birbirinden koparılamaz; çünkü vahyin hedefi hayatı inşâ etmektir.
8. KİTÂB BİZİ NEREYE TAŞIMALI?!
Kitâb’ı taşımakla Kitâb’ın bizi taşıması aynı şey değildir.
Biz Kitâb’ı okuyabilir, ezberleyebilir, anlatabilir, Onun hakkında binlerce sayfa yazabiliriz. Fakat bütün bunlar bizi güzel ahlâka taşımıyorsa Kitâb’ın bizde gerçekleştirmesi gereken dönüşüm henüz gerçekleşmemiştir.
Kitâb’ın bizi taşıması gereken bir yer vardır : GÜZEL AHLÂK.
Peygamberimizin örnekliği bunu gösterir.
Vahiy insana Allah’ı tanıtır; Rasûlün hayatı, bu bilginin insan hayatında nasıl ahlâka dönüşeceğini gösterir.
Allah’ın katından gelen ilim bizde hikmete; rahmet merhamete; lütuf inceliğe; nimet şükre; emanet sorumluluğa dönüşmelidir.
Aksi hâlde kitap taşırız ama Kitâb’ın bizi taşıması gereken yere yürümeyiz.
Kitâb’ı okumak yetmez; Onunla yaşamak gerekir.
Çünkü vahyin insandaki en büyük eseri, bilgi yüklü bir insan değil, güzel ahlâklı bir insandır.
SON SÖZ
Allah’ın katından gelen ihsanlar, insanın hayatında bir karşılık bulmalıdır.
Allah’ın verdiği nimetlerin en güzel şükrü, onların bizde güzel ahlâk olarak görünmesidir.
Kitâb’ın korunması yalnızca sahifelerinin korunması değildir; Onun insan yetiştirme ve hayat inşâ etme işlevinin de korunmasıdır.
Kitâb’ı taşımak yetmez. Kitâb’ın bizi dönüştürmesi gerekir.
Kitâb'ı okumak yetmez. Onunla yaşamak gerekir.
Çünkü Allah’a itaat ile Rasûle itaatin, Kitâb ile Sünnetin, bilgi ile hayatın birbirinden koparıldığı yerde din, insanı dönüştürme işlevini kaybetme tehlikesiyle karşı karşıya kalır.
Vahyin hedefi, insanın hayatında güzel ahlâk olarak görünmesidir.
Yorumlar
Yorum Gönder