AKLIN SINIRI VE VAHYİN UFKU
AKLIN SINIRI VE VAHYİN UFKU
Akla Turbo Takmak
1. Akıl Nereden Başlar?!
İnsan, var olanı merak eder. Gözlemler, araştırır, nedenleri sorgular, sonuçlar çıkarır. İçinde yaşadığı dünyayı anlamaya çalışırken bir noktada, diğer sorulardan farklı bir soruyla karşılaşır : Varlık neden var?!.
Burada sözünü ettiğimiz varlık, Var Eden değil; var edilmiş olanların bütünü, yani B’dir. Evren, içindeki canlı ve cansız bütün varlıklar, insan ve insan aklının da içinde bulunduğu yaratılmış gerçeklik alanı…
B’nin nasıl işlediğini araştırmak başka, B’nin neden var olduğunu sormak başkadır. Birincisinde var olanın işleyişini, ikincisinde varlığın temelini anlamaya çalışırız.
Akıl, bu soruyu sormaya başladığında kendi imkânlarını da sınamaya başlar. Çünkü artık yalnızca gördüklerini açıklamakla yetinmez; gördüklerinin tamamının neden var olduğunu da anlamak ister.
Peki, akıl bu soruyu nereden soruyor?!.
Akıl da B’nin içindedir. O da var edilmiş olanların bir parçasıdır. Dolayısıyla B’yi sorgulayan akıl, kendisini de içine alan bir gerçekliği sorgulamaktadır.
Burada önemli bir nokta ortaya çıkar : Akıl, araştırdığı gerçekliğin dışında duran bağımsız bir gözlemci değildir. Kendisi de açıklanmayı bekleyen varlığın içindedir.
2. Akıl Kendi Kaynağını Arıyor
B vardır. Fakat B’nin varlığını yine B’nin içinden açıklamak mümkün müdür?!.
B’nin içindeki varlıkları, olayları ve ilişkileri başka varlıklarla açıklayabiliriz. Bilim, bu konuda muazzam imkânlar sunar. Ancak var olanların işleyişini açıklamakla bütün varlığın neden var olduğunu açıklamak aynı şey değildir.
Akıl, bu ayrımı fark ettiğinde B’nin ötesine yönelir. Buradaki yöneliş, evrenin bir köşesinde henüz keşfedilmemiş başka bir varlık aramak değildir. Aranan, B’nin içindeki bir halka değil, B’nin varlığını mümkün kılan kaynaktır.
Bu kaynağa A, Var Eden diyoruz.
A, B’nin bir parçası değildir. B’deki varlıklar gibi yaratılmış, bağımlı ve koşullu bir varlık olarak düşünülürse, aradığımız nihâî açıklamaya ulaşmış olmayız. Yalnızca açıklama zincirini bir adım daha geriye taşımış oluruz.
“Var Eden’i kim yarattı” sorusu da bu ayrım gözetilmediğinde ortaya çıkar. Yaratılmış olanlar için kullandığımız açıklama ölçüsünü, yaratılmış olanların varlık temelini açıklamak üzere düşündüğümüz A’ya da uygulamış oluruz.
Bu, aklın soru sormasını yasaklamak değildir. Sorunun hangi varlık kategorisine ilişkin olduğunu belirlemektir.
Burada vardığımız sonuç şudur : Akıl, B’nin varlığını sorgularken A’ya yönelir; fakat bu yöneliş, A’nın Zât’ını bütünüyle kavradığı anlamına gelmez.
Akıl kaynağı arayabilir; fakat kaynağın mahiyetini bütünüyle kuşatamaz.
3. Akıl da Var Eden’den
Burada çoğu zaman gözden kaçırılan bir gerçek var : Akıl, Var Eden’i araştırırken kendisini Var Eden’den bağımsız bir güç gibi konumlandıramaz.
Akıl da A’nın eseridir.
İnsanın düşünme, sorgulama, kavrama, karşılaştırma ve çıkarım yapma imkânı kendiliğinden ortaya çıkmış, kendi kaynağına sahip bağımsız bir güç değildir. Akıl da var edilmiş gerçekliğin içindedir.
Öyleyse akıl ile Var Eden arasındaki ilişki, birbirine yabancı iki tarafın karşılaşması değildir. Var edilmiş olan, kendisini var edeni anlamaya çalışmaktadır.
Fakat aklın Var Eden’den gelmesi, aklın Var Eden’in Zât’ını bütünüyle kavrayabileceği anlamına gelmez. Bir eserin kaynağından gelmesiyle kaynağının bütün mahiyetini bilmesi aynı şey değildir.
Akıl, kendisine verilen imkânlarla araştırır; ama bu imkânların sınırları vardır.
Pekiî, bu sınırlar aklın yolculuğunun sonu mudur?!.
Hayır. Çünkü aklın kendi başına bilemediği şeyler bulunması, bunların hiçbir şekilde bilinemeyeceği anlamına gelmez. Burada yeni bir ihtimal ortaya çıkar : Var Eden, aklın kendi başına ulaşamadığı bilgileri akla/insana bildirebilir.
İşte akıl ile vahiy arasındaki ilişkinin kapısı burada açılır.
4. Vahiy : Aklın Kendi Başına Ulaşamadığı Bilgi
Aklın görevi yalnızca bildiklerini tekrarlamak değildir. Bilmediklerini fark etmek, sorularını doğru kurmak ve yeni bilgi imkânlarına açık olmaktır.
Vahiy, bu noktada aklın karşısına çıkan bir rakip değildir. Akıl da Var Eden’den, vahiy de Var Eden’in bildirimidir. Kaynak birdir; insana sağladıkları imkânlar ise farklıdır.
Akıl, B’deki işaretlerden hareketle A’yı arar. Vahiy ise Var Eden’in kendisini, isimlerini, insana yönelik muradını ve insanın sorumluluğunu bildirmesiyle aklın/insanın bilgi alanını genişletir.
Burada bir ayrımı korumalıyız : Akıl yürütmeyle A’nın varlığına ilişkin bir sonuca ulaşmak, vahyin gerçekten A’dan geldiğini kendiliğinden kanıtlamaz. Bildirimin kaynağı ve güvenilirliği ayrıca değerlendirilmelidir. Fakat vahyin kaynağına ilişkin gerekçeler kabul edildiğinde, onun bildirdiği bilgi aklın değerlendirme alanına girer. Akıl artık yalnızca kendi gözlem ve çıkarımlarıyla yetinmek zorunda değildir. Bildirimi anlamak, yorumlamak, diğer bilgilerle ilişkisini kurmak ve hayatına yansıtmakla yükümlüdür.
Vahiy aklın yerine geçmez; aklın kendi başına üretemeyeceği bilgileri ona açar.
5. Mûsâ ve Hızır : Bilginin Sınırı, Bildirimin İmkânı
Kehf sûresindeki Mûsâ-Hızır kıssası, akıl ile bildirim arasındaki bu ilişkiyi somutlaştırır.
Mûsâ (a.s.), karşılaştığı olayları bilgisi ve ahlâkî ölçüleri doğrultusunda değerlendirir. Geminin delinmesine itiraz eder. Bir çocuğun öldürülmesini kabul edemez. Duvarın karşılıksız onarılmasını da sorgular.
Onun itirazları, gördüğü olaylarla sahip olduğu bilgi arasındaki ilişki bakımından anlaşılırdır. Mûsâ, gördüğünü düşünmekten vazgeçmez; sorgular ve gerekçe ister.
Hızır’ın açıklamaları ise olayların Mûsâ’nın henüz bilmediği boyutlarını ortaya çıkarır. Kıssanın sonunda Hızır, yaptıklarını açıklarken şöyle der : “Ben bunları kendiliğimden yapmadım.” (Kehf 18:82)
Bu cümle, bütün kıssanın anlaşılması bakımından belirleyicidir. Hızır’ın bilgisi ve eylemleri, kendi başına ürettiği sınırsız bir bilginin sonucu değildir. Kur’an’ın anlatımında ona öğretilmiş bir bilgi vardır.
Burada Mûsâ’nın aklı geçersiz sayılmaz. Onun gördükleri üzerinden düşünmesi ve ahlâkî değerlendirmede bulunması yanlış bir yöntem değildir. Fakat gördüğü olayların bütün bilgisine sahip değildir.
Eksik olan akıl değil, aklın elindeki bilgidir.
Kıssa, insanın bildiğiyle hakikatin bütününü birbirine karıştırmaması gerektiğini gösterir. Akıl, kendi bilgisiyle değerlendirme yapar; kendisine bildirilen yeni bilgiyle değerlendirme ufkunu genişletebilir.
Bununla birlikte kıssa, insanların kendi kanaatlerini ilâhî bilgi ilan etmelerine de gerekçe oluşturmaz. Hızır’ın özel durumu, herhangi bir insanın, “benim yaptığımı sorgulamayın; görünmeyen bir hikmeti var” demesine dayanak yapılamaz. Burada dayanak, kişinin kendi iddiası değil, Kur’an’ın verdiği bilgidir.
Kıssanın bize gösterdiği temel imkân şudur : İnsan aklı, hakikati aramakla sorumludur; fakat hakikate ilişkin bütün bilgiye kendiliğinden sahip değildir.
6. Akla Turbo Takmak
Şimdi başa dönelim : Akıl nereden güç alıyor?!.
Akıl da Var Eden’den, Vahiy de Var Eden’in bildiriminden.
Öyleyse burada, aklın karşısına ondan bağımsız ikinci bir güç koymuyoruz. Akıl ile vahyi birbirine rakip iki kaynak olarak da düşünmüyoruz. Aynı kaynaktan gelen, fakat insana farklı imkânlar sağlayan iki ayrı olgudan söz ediyoruz.
Akıl, kendisine verilmiş imkânla araştırır. Vahiy, aklın kendi başına ulaşamayacağı bilgileri bildirir. İman ise insanın bu bildirime açılması, onu anlamaya yönelmesi ve hayatını bu bilgi ışığında yeniden değerlendirmesidir.
İşte “akla turbo takmak” dediğim şey budur.
Turbo, aklın kendisi değildir; aklın işleyişini mümkün kılan kaynak da değildir. Benzetmenin asıl anlamı, aklın kendi başına ulaşamadığı bilgi ufkuna bildirim aracılığıyla açılmasıdır.
Su benzetmesiyle söylersek : Su, yatağını bulduğunda rahat akar. Akıl da arayışının yönünü bulduğunda, sorularını ve imkânlarını daha açık görmeye başlayabilir. Ancak akıl su gibi bilinçsizce akmaz; sorgular, gerekçelendirir, karşılaştırır ve bildirim hakkında da düşünmeyi sürdürür.
İman, aklın sorgulama yetisini ortadan kaldırmaz. Aksine, aklın kendi sınırlarını fark etmesine ve bu sınırların ötesinden gelen bilgiye açılmasına imkân verir.
Elbette iman ettiğini söyleyen herkesin aklını daha iyi kullandığı söylenemez. İnsan, kendi yorumunu mutlaklaştırabilir; inancını düşünmemenin bahanesine dönüştürebilir. Bu, vahyin aklı genişletmesiyle aynı şey değildir. Bildirimin açtığı ufuk, insanın düşünme ve anlama sorumluluğunu ortadan kaldırmaz.
İman, aklın freni değil, turbosudur. Akıl, Var Eden’e yönelmekle sona ermez; Var Eden’in bildirimine açıldığında yeni bir bilgi ufku kazanır.
7. Kaynağı Bilmek ve Muradı Öğrenmek
A’nın varlığına ilişkin soru ile A’nın neden var ettiğine ilişkin soru birbirinden farklıdır.
Akıl, B’nin varlığından hareketle kaynağı araştırabilir fakat kaynağın muradını yalnızca varlığın işleyişini gözlemleyerek bütünüyle belirleyemez. Bir şeyin neden var olduğunu sormakla, onu var edenin ne amaçladığını bilmek aynı mesele değildir.
Kur’an, insanın ve cinlerin yaratılışını kulluk maksadıyla ilişkilendirir : “Ben cinleri ve insanları ancak Bana kulluk etsinler diye yarattım.” (Zâriyât 51/56)
Bu bildirim, insanın varlığının başıboş olmadığını söyler. Kulluğu yalnızca belirli ritüellere indirgemek ise bu maksadın kapsamını daraltır. Kulluk, insanın kendisini Var Eden’e karşı bilinçli yönelişini ve hayatını bu ilişkinin gerektirdiği doğrultuda kurmasını da içerir.
Burada zorunlu bağımlılıkla gönüllü kulluk arasındaki ayrım önemlidir. İnsan, Var Eden’e bağımlılığını reddetse de kendi varlığının kaynağı hâline gelemez. Yaratılmış olmak, bu bağımlılığın ontolojik temelidir. Gönüllü kulluk ise insanın bu gerçeğe bilinçli karşılığıdır.
İnsan, varlığının kaynağını seçmez; fakat bu gerçeğe nasıl karşılık vereceği konusunda sorumluluk taşır. Dünya hayatı, bu bilinçli yönelişin ve ahlâkî sorumluluğun alanıdır.
Böylece aklın sorusu, yalnızca “varlık neden var” sorusunda kalmaz. “Ben neden varım ve benden ne isteniyor” sorusuna ulaşır.
Akıl, kaynağı arar. Bildirim, murada ilişkin bilgi verir. İman, insanı bu bilgiyle ilişkiye sokar. Sorumluluk ise bu ilişkinin hayattaki karşılığını belirler.
Sonuç : Akıl Kaynağını Arar, Vahiy Ufuk Açar
Akıl, B’nin içinden hareketle B’nin varlık temelini sorgular. Kendisi de var edilmiş olan akıl, Var Eden’den bağımsız değildir. Fakat bu bağımlılık, aklın Kaynağın Zât’ını bütünüyle kavrayabileceği anlamına gelmez.
Aklın sınırını kabul etmek, aklı terk etmek değildir. Vahyin imkânını kabul etmek de her iddiaya sorgusuz teslim olmak değildir. Asıl mesele, aklın kendi imkânlarını doğru tanıması ve Var Eden’in bildirimine ilişkin iddiaları da gerekçeleriyle değerlendirmesidir.
Mûsâ-Hızır kıssası, insanın elindeki bilginin hakikatin bütünü olmayabileceğini gösterir. Hızır’ın “Ben bunları kendiliğimden yapmadım” sözü, kendisine bildirilen bilginin kaynağına işaret eder.
Akıl da Var Eden’den; vahiy de Var Eden’in bildiriminden… İman, bu bildirime açılarak aklın kendi başına ulaşamadığı bilgilere yönelmesidir.
Akıl, kaynağını arar; vahiy, ufuk açar; iman, bu ufka yönelir; insan ise, öğrendiğinin gereğini hayatında gerçekleştirmekle sorumludur.
Yorumlar
Yorum Gönder