SAF

SAF

Saf; temiz, arı-duru, hâlis olan demektir. Fakat aynı kelime, yan yana dizilmiş insanların oluşturduğu sıra düzenini de ifade eder. Buradan hareketle “aynı safta olmak”, yalnızca fiziksel olarak aynı çizgide durmak değil; aynı düşünceyi, aynı değeri ve aynı ideali paylaşmak, aynı istikâmete yönelmek anlamına da gelir.

Bu üç anlam aslında birbirinden bağımsız değildir.

Çünkü gerçek anlamda saf olmak, önce iç dünyada arı-duru, hâlis olmaktır. İnsanın niyeti, yönü ve bağlılığı berraklaştıkça hangi safta durduğu da belirginleşir. Safın dış görünüşü bedenlerin yan yana gelmesidir; asıl saf ise kalplerin, iradelerin ve tercihlerin aynı istikâmette buluşmasıdır.

Namazda saf tutarız.

Yan yana dururuz. Zengin-fakir, yönetici-yönetilen, güçlü-zayıf, makam sahibi-makamdan yoksun ayrımı gözetilmez. Herkes aynı kıbleye yönelir, aynı hareketleri yapar ve aynı Rabbin huzurunda durur.

Bu, İslâm’ın son derece güçlü bir toplumsal mesajıdır : İnsanların Allah karşısındaki konumu, dünyevî statülerine göre değil, kulluklarıyla belirlenir.

Fakat camide aynı safta duran insanlar, caminin dışında da aynı safta mıdır?!.

Namazda omuz omuza duran insanların; alışverişte, ticarette, siyasette, adâlette, emanet konusunda, güç karşısındaki tavırlarında, yoksula ve mazluma yaklaşımında safları aynı mıdır?!.

Camide herkes aynı kıbleye dönüyor olabilir. Pekiî hayatın içinde herkesin kıblesi aynı mıdır?!.

İşte burada “saf” kelimesinin üçüncü anlamı bütün ağırlığıyla ortaya çıkar.

Çünkü insanın gerçek safı yalnızca namazda değil, tercihlerinde belli olur.

Kur'an’ın Nisâ 139-145 arasındaki uyarıları da bu açıdan son derece dikkat çekicidir. Âyetler, mü’minlerin Allah’ı bırakıp “başka güç odaklarında” izzet aramamasını söyler; ve izzetin bütünüyle Allah’a ait olduğunu hatırlatır. Ardından münafıkların tavrı ortaya konur : Onlar mü’minleri de inkârcıları da gözetler, kimin tarafının güçleneceğine bakarak konum/pozisyon almaya çalışırlar.

Buradaki problem yalnızca bir inanç beyanı problemi değil, saf problemidir.

Çünkü münafık, safını ilkeye göre değil, güce göre belirler.

Mü’min ise safını sonuca göre değiştirmez.

Nisâ 141’de anlatılan münafık tavrı özellikle çarpıcıdır : Onlar, mü’minlerin başına gelenleri bekler; bir başarı elde edildiğinde “biz de sizinle değil miydik?” derler, inkârcılara bir pay düştüğünde ise “sizin üzerinizde güç sahibi değil miydik, sizi mü’minlerden korumadık mı?” diyerek kendilerine yer açmaya çalışırlar.

Bu, aslında safın pazarlık konusu yapılmasıdır.

İnsan aynı anda iki ayrı safta bulunmaya çalışmaktadır.

İşte 144. âyet bu nedenle çok önemlidir : Mü’minlere, mü’minleri bırakıp inkârcıları velî (dost, müttefik) edinmemeleri söylenir.

Buradaki mesele insanları etiketlemek veya insanlarla bütün ilişkileri kesmek değildir. Mesele, kimin değerlerini, ölçülerini ve yönlendirmesini belirleyici kabul ettiğimiz ve kimin yanında durduğumuzdur.

Bundan da ötesi neye karşı ve ne uğruna yanında durduğumuzdur.

Bu nedenle camide saf tutmak, hayatın bütününe yayılan bir kulluğun sembolü olmalıdır.

Namazdaki saf bize şunu öğretir : “Ben tek başıma değilim.” Fakat aynı zamanda şunu da öğretir : “Ben kimlerle, hangi değerler uğruna ve hangi istikâmette yan yana duruyorum?”

Camide safı bozmamak ve safları sıklaştırmak kolaydır. Asıl mesele, hayatın içinde safı bozmamaktır.

Çıkarımız söz konusu olduğunda adâletten ayrılmamak…

Güçlü karşısında hakkı eğip bükmemek…

Yakınımız yanlış yaptığında onu haklı çıkarmamak…

Bize zarar verecek olsa bile doğrudan ayrılmamak…

Menfaatimiz değiştiğinde değerlerimizi değiştirmemek…

Bunlar da saf tutmaktır.

Çünkü saf yalnızca yan yana gelmek değildir; aynı zamanda birlikte bir istikâmeti korumaktır.

Burada “saf”ın ilk anlamı yeniden karşımıza çıkar : Saf/temiz olmak, yani arı-duru, hâlis olmak.

Niyeti başka, görüntüsü başka olmamak.

Camide mü’minlerle aynı safta dururken dışarıda onların hakkını çiğnememek.

Namazda Allah’ın huzurunda eğilip ticarette kul hakkına el uzatmamak.

Secdede adâleti kabul edip; makam, para veya menfaat söz konusu olduğunda adâleti terk etmemek.

Dudaklarla “Rabbimiz Allah’tır” deyip hayatın içinde başka güç merkezlerini mutlaklaştırmamak.

Böyle bir durumda camideki saf ile hayattaki saf birbirinden kopmuş olur.

Oysa din, camide başlayıp camide biten bir ritüeller toplamı değildir.

Namaz, hayatın kendisine taşınması gereken bir eğitimdir. Saf da bunun en görünür örneklerinden biridir.

Namazda omuzlarımızı aynı hizaya getirmek kolaydır.

Hayatta ölçülerimizi aynı hizaya getirmek daha zordur.

Camide makamlarımızı kapının dışında bırakırız. Pekiî ya çıkarlarımızı?!.

Camide hepimiz aynı kıbleye yöneliriz. Pekiî hayatın içinde yönümüz gerçekten aynı mıdır?!.

Camide kimsenin zenginliği diğerinden daha yüksek bir safta durmasını sağlamaz. Pekiî toplumun içinde para, makam ve güç sahiplerine karşı davranışımız bunu değiştirmekte midir?!.

İşte bu sorular, safın gerçek anlamını ortaya çıkarır.

Nisâ 139-145 arasındaki münafıklık tasviri de bize önemli bir ölçü verir : Saf, şartlara göre değiştirilen bir pozisyon değildir. Güç kimdeyse onun yanında görünmek, kazanandan yana olmak, her iki tarafa da kendine yer açacak şekilde konuşmak; Kur'an’ın eleştirdiği münafık tavrıyla örtüşür.

Demek ki mü’min için mesele yalnızca “hangi saftasın” sorusu değildir; mesele daha derindir : “Safını ne belirliyor?!.”

• Menfaat mi?

• Güç mü?

• Korku mu?

• Âidiyet mi?

• Akrabalık mı?

• Partizanlık mı?

• Kalabalık mı?

• Yoksa Hak mı?

Gerçek saf, insanın çıkarının değil, ilkesinin yanında durduğu yerdir.

Bu yüzden camide saf tutmak çok değerlidir; fakat camideki safın hayatımıza taşınmadığı yerde biçim, anlamdan kopabilir.

İbâdetin amacı yalnızca ibâdeti doğru biçimde yapmak değil, insanı dönüştürmektir.

Namazda aynı safta duran insan, namazdan sonra da adâletin safında durabiliyorsa saf tamamlanmıştır.

Mazlumun yanında durabiliyorsa…

Emanete riayet ediyorsa…

Kul hakkı yemiyorsa...

Hakkı kendi aleyhine bile olsa söyleyebiliyorsa…

Güç karşısında eğilmiyor, güç eline geçtiğinde de başkasını ezmiyorsa…

Ve bütün bunları gösteriş için değil, Allah’ın rızası için yapıyorsa…

İşte o zaman camideki saf, hayatta karşılığını bulmuş demektir.

Belki de bu yüzden saf, yalnızca yan yana duran bedenlerin değil, aynı hakikate yönelen insanların adıdır.

Ve insanın gerçek safı, namazdaki yerinden çok, hayat içindeki tercihleriyle belli olur.

Camide saf tutmak bir başlangıçtır; hayatta saf tutmak ise imtihandır.

Asıl mesele, namaz bitince saftan çıkıp Hakk’tan çıkmamaktır.

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

MÂÛN NE DİYOR?!.

HAYATIN GAYESİ

KİP