EKMEK VERENİN KİM OLDUĞUNU BİLEN ADAM : BİLÂL-İ HABEŞÎ
EKMEK VERENİN KİM OLDUĞUNU BİLEN ADAM : BİLÂL-İ HABEŞÎ
Bir insanın neye inandığı, yalnızca ne söylediğiyle değil; uğruna nelerden vazgeçebildiğiyle anlaşılır.
İnsan, rızkını kazandığı kapıya minnet duyabilir. Emeğinin karşılığını verene teşekkür edebilir. Kendisine iyilik edeni unutmayabilir. Bunların hiçbirinde yanlışlık yoktur. Yanlışlık, rızkın aracısını rızkın mutlak kaynağı yerine koyduğunda başlar. Teşekkürün itaate, minnetin kulluğa, ekmeğin tasmaya dönüştüğü yerde insan, insanlığından bir şeyler kaybetmeye başlar.
Çünkü ekmek veren el, insanın vicdanını satın alma hakkına sahip değildir. Bir insanın karnını doyurması, başka bir insanın aklını susturmasını; ona iş vermesi, hakikati söyleme hakkını elinden almasını; onu koruması, kendisine kayıtsız şartsız boyun eğmesini gerektirmez.
Ne var ki insan, bazen karnını doyuranı kendisini yaşatanla karıştırır. Rızkın kapısını açanı rızkın sahibi sanır. Sonra da o kapı kapanmasın diye dilini değiştirir, sözünü yutar, vicdanını susturur. Bir süre sonra yalnızca davranışlarını değil, hakikat ölçüsünü de kapının sahibine göre ayarlamaya başlar.
İşte o zaman insan, ekmek verenin kapısında havlamaya başlar.
Havlamanın biçimi değişebilir. Kimi korkusundan havlar, kimi menfaatinden. Kimi makamını kaybetmemek, kimi maaşını korumak, kimi çevresinden dışlanmamak için. Kimi bir insanın önünde eğilir, kimi bir grubun, bir ideolojinin, bir sermayenin, bir siyasî gücün…
Kimi de bütün bunları yaparken kendisinin yalnızca akıllı, tedbirli ve gerçekçi davrandığını düşünür.
Oysa asıl soru şudur : İnsan, kendisine ekmek verenin önünde mi duruyor, yoksa ekmeği verenin de kendisinin de üstünde olan hakikatin yanında mı?!.
Bu sorunun cevabını anlamak için bazen uzun felsefî tartışmalara gerek yoktur. Tarih, kimi zaman bir insanın hayatını önümüze koyar ve bizi kendi hayatımız hakkında düşünmeye çağırır.
İşte böyle bir hayatın adı Bilâl’dir.
BİR KÖLENİN BEDENİNDE ÖZGÜR BİR İNSAN
Bilâl-i Habeşî, Mekke’nin güçlü ve varlıklı çevrelerinin hüküm sürdüğü bir dünyada köleydi. Sahibi Ümeyye b. Halef’in elinde, başkalarının iradesine bağlanmış bir hayat sürüyordu. Bedeni üzerinde başkaları hak iddia ediyor, hayatının şartlarını başkaları belirliyordu. Fakat bir gün Bilâl, kendisine sunulan dünyanın sınırlarını aşan bir hakikatle karşılaştı.
O hakikat, kendisine yeni bir efendi bulmasını söylemiyordu. Tam tersine, insanın insan üzerindeki mutlak hâkimiyet iddiasını kökünden sarsıyordu. Bilâl, Allah’ın birliğine iman ettiğinde yalnızca yeni bir inancı benimsemiş olmadı; aynı zamanda kendisini mülkü sayan düzenin insan anlayışını da reddetmiş oldu.
Çünkü Allah birse, mutlak kulluk da yalnızca O’na aittir.
İnsan, insana iyilik edebilir; onu besleyebilir, koruyabilir, ona iş verebilir. Bütün bunlar, o insanın vicdanını mülk edinme hakkı vermez. Bir insanın bedeni zorla kontrol edilebilir; fakat hakikat karşısındaki iradesi, zorbalığın meşrû mülkü değildir.
Bilâl’in imanında ortaya çıkan asıl kırılma buydu.
Ümeyye, Bilâl’in bedenine hükmedebileceğini düşünüyordu. Onu cezalandırabilir, Ona acı çektirebilir, hayatını dayanılmaz hâle getirebilirdi. Fakat Bilâl’in imanını kendi iktidarının sınırları içine hapsetmek istedikçe, karşısında kendisinden daha güçlü bir irade buluyordu.
Artık Bilâl, Ümeyye’nin dünyasında yaşıyordu ama hakikatini Ümeyye’nin dünyasından almıyordu.
İşte özgürlük bazen tam da burada başlar : İnsan, henüz dışarıdan özgürleşememişken içeriden özgürleşir.
GÜNEŞİN ALTINDA SÖYLENEN İKİ KELİME
Bilâl’in başına gelenleri düşündüğümüzde, çölün kızgın kumları üzerinde uzatılmış bir beden canlanır gözümüzde. Göğsüne ağır bir taş konulmuş, sıcağın altında nefesi daralmış, bedeni acının sınırlarına dayanmıştır. Başında, inancından vazgeçmesini isteyen bir güç vardır.
Bir tarafta zorba/lık, öte tarafta irade…
Bir tarafta bedenin dayanma sınırları, öte tarafta hakikate bağlılık…
Bir tarafta kendisini dünyanın sahibi sanan bir adam, öte tarafta dünyanın sahibinin kendisi olmadığını bilen adam…
Bilâl’in dilinden yükselen iki kelime, bu karşılaşmanın bütün anlamını taşır : Ahad! Ahad! = Bir! Bir!
Bu iki kelimeyi yalnızca bir inanç bildirimi olarak okumak, yaşananların derinliğini eksik bırakır. Bilâl, Allah’ın birliğini söylerken aynı zamanda insanın mutlaklaştırılmasına da itiraz ediyordu.
Sen benim sahibim olduğunu söylüyorsun; ama Mutlak Sahip sen değilsin.
Sen beni susturabileceğini düşünüyorsun; ama hakikat senin buyruğunda değil.
Sen bedenimi acıtabilirsin; ama bu acı, bendeki hakikati senin istediğin şeye dönüştürmez.
Bilâl’in iki kelimesi, bir bakıma bütün bunları söylüyordu. Elbette bunlar, Onun tarihî olarak söylediği cümleler değil, Onun duruşunun taşıdığı anlamı açımlayan/açıklayan yorumlarımız.
O, Ümeyye’ye karşı başka bir insanı mutlaklaştırmıyordu. Bir efendiden kurtulmak için başka bir efendinin önünde eğilmiyordu. Bir iktidarı başka bir iktidarla değiştirmiyordu.
O, kulluğun yönünü değiştiriyordu. Kulluğu,
İnsandan Allah’a…
Menfaatten hakikate…
Korkudan imana…
Ve belki de en önemlisi, başkasının kendisi hakkında verdiği hükümden kendi vicdanının sorumluluğuna çeviriyordu.
Bilâl’in dili, Onun özgürlüğünün henüz dışarıdan teslim edilmemiş ama içeride kazanılmış hâliydi.
İnsan bazen bir cümleyi söyler; bazen de bütün hayatını o cümlenin içine koyar. Bilâl’in farkı, tevhîdi yalnızca söylememesiydi. Onu sıcağın, taşın, acının ve ölüm tehdidinin altına da taşıması ve savunmadıydı.
EKMEK VERENİN GÜCÜ NEREYE KADAR?!
Ümeyye, Bilâl’i besleyip barındıran, hayatının şartlarını belirleyen kişi olabilirdi fakat artık onun Bilâl’in neye inanacağını belirleme hakkı yoktu.
İşte burada, hepimizin hayatına dokunan bir ayrım ortaya çıkar : Rızkın aracısı olmak başka, rızkın sahibi olmak başkadır.
İnsan, kendisine iş veren kuruma, muhtaç olabilir. Maaşını aldığı işverene, hayatını sürdürmek için kullandığı imkânlara bağımlı olabilir. Bir makamı kaybettiğinde geçim sıkıntısına düşebilir. Bunlar hayatın gerçekleridir; küçümsenecek meseleler değildir. Fakat maddî bağımlılık, ahlâkî teslimiyeti zorunlu kılmaz.
İşverenin ücret ödeme sorumluluğu vardır; çalışanın da emeğinin karşılığını alma hakkı. Ancak ücret, hakikati satın alan bir bedel değildir. Bir makam, sahibinin her söylediğini doğru kılmaz. Bir yardım, alan kişiyi verenin bütün yanlışlarını onaylamakla yükümlü tutmaz.
Bir insan, bana ekmek veriyor diye yalanına ortak olmak zorunda değilim.
Bana kapı açıyor diye adâletsizliğine göz yummak zorunda değilim.
Beni koruyor diye başkasına yaptığı zulmü savunmak zorunda değilim.
Bana iyilik etmiş olması, onun her davranışını iyi hâle getirmez.
Bilâl’in hayatı, tam da bu ayrımın canlı örneğidir. Onun önünde iki yol vardı : Bedenini korumak uğruna inancından vazgeçmek ve inancına sâdık kalmanın bedelini göze almak.
Tarihî anlatılarda Bilâl’in işkence altında imanından dönmediği, “Ahad! Ahad!” diyerek direndiği; sonunda Ebû Bekir’in Onu satın alıp özgürlüğüne kavuşturmasıyla kölelikten kurtulduğu anlatılır.
Burada bir incelik var : Bilâl’in özgürlüğünü sağlayan maddî imkân, Ebû Bekir’in müdahalesiydi; fakat Bilâl’in hakikat karşısındaki özgürlüğünü başlatan şey, bu müdahaleden önceki iman ve direnişiydi.
Ebû Bekir’in yaptığı, Bilâl’in vicdanını satın almak değil, Onun bedenini kölelikten kurtarmaktı.
Bilâl, kendisini kurtaran kişiye minnet duyabilir fakat bu minnet, bir insanı mutlaklaştırmak anlamına gelmez. İyiliği takdir etmekle iyilik yapanı ilâhlaştırmak arasında çook büyük fark vardır.
Şükran, insanı küçültmez; kulluğa dönüşen minnet küçültür.
İyiliği unutmayacağız ama iyilik yapanı da hakikatin ölçüsü hâline getirmeyeceğiz.
Ekmek verenin kapısını tanıyacağız; fakat o kapının önünde hakikate sırtımızı dönmeyeceğiz.
BİLÂL’İN DİLİ, ÇAĞIMIZIN AYNASI
Bilâl’i yalnızca geçmişte yaşamış, işkence görmüş, sonra özgürlüğüne kavuşmuş bir insan olarak okuyup kitabı kapatabiliriz. Onu, tarihin saygı duyulan bir sayfasına yerleştirip hayatımızı hiç sorgulamadan sürdürebiliriz.
Ama o zaman Bilâl’i anmış oluruz; Onunla yüzleşmiş olmayız.
Asıl mesele, Bilâl’in karşısında Ümeyye’nin kim olduğunu bulmak değil, kendi hayatımızdaki Ümeyyelerin hangi güçler aracılığıyla konuştuğunu fark etmektir.
Bugün kimsenin göğsüne taş koymak gerekmeyebilir. İnsanları susturmanın daha ince, daha düzenli, hatta daha kabul edilebilir görünen yolları vardır.
• Maaşını kesmek…
• Makamını elinden almak…
• İşini zorlaştırmak…
• Çevresinden dışlamak…
• İtibarını zedelemek…
• İmkânlarını daraltmak…
• Bir sonraki terfîsini engellemek…
• Bazen de yalnızca yüzüne bakmamak, adını anmamak, sözünü duymazdan gelmek…
• Adam yerine koymamak...
Bütün bunlar her durumda zulüm anlamına gelmez elbette. Ancak bir insanı hakikati söylemekten vazgeçirmek, haksızlığa ortak etmek veya vicdanını susturmak için kullanıldıklarında, eski zorbalığın yeni araçlarına dönüşebilirler.
Üstelik insanın kendisini aldatması da kolaylaşır.
“Ben yalnızca ailemin geçimini düşünüyorum,” der.
“Benim yerimde kim olsa aynı şeyi yapardı,” der.
“Şimdi sırası değil,” der.
“Ben konuşsam ne değişecekti ki?!.” der.
“Bu kadarını da görmezden gelmezsem burada duramam,” der...
Bazen bunların her biri gerçekten düşünülmesi gereken kaygılardır. Elbet her susuş korkaklık, her uzlaşma ihanet değildir. İnsan, neyi, ne zaman, nasıl söyleyeceğini akılla tartmalıdır. Hakikati söylemek, düşüncesizce kendini tehlikeye atmak demek değildir.
Fakat akıl, vicdanı susturmanın avukatı hâline gelmişse artık başka bir şey yapıyoruz demektir.
Kendimizi korumak için mi susuyoruz, yoksa menfaatimizi korumak için mi hakikatten vazgeçiyoruz?!.
Bu ikisi her zaman aynı şey değildir.
Bilâl’in örneği bize herkesten aynı bedeli ödemesini isteme hakkı vermez. Onun yaşadığı işkenceyi herkes için bir ölçüye dönüştürüp insanları yargılamak da doğru değildir. Fakat Onun direnişi, kendimize sorabileceğimiz o rahatsız edici soruyu ortadan kaldırmamıza izin vermez : Ben, kaybetmekten korktuğum şey uğruna hangi hakikati susturuyorum?!.
Bu soru yalnızca çalışanlara sorulmaz, işverenlere de sorulur.
Yalnızca memurlara değil, yöneticilere de sorulur.
Yalnızca siyasî güce bağımlı olanlara değil, siyasî gücü elinde tutanlara da sorulur.
Yalnızca yoksullara değil, zenginlere de sorulur.
Yalnızca bir başkasının kapısında bekleyenlere değil, kendi kapısında başkalarını bekletenlere de sorulur.
Çünkü insanın bir başkasını kendisine bağımlı kılması, o bağımlılıktan ahlâkî bir üstünlük çıkarmasına izin vermez.
Bir insanın geçimini sağlıyor olmak, onun üzerinde sınırsız tasarruf hakkı vermez. Tam tersine, elindeki imkânlar arttıkça sorumluluğu da artar.
Bilâl’in karşısındaki güç, yalnızca bir adamın öfkesi değildi. Bir insanı başka bir insanın mülkü sayan anlayıştı. Bugün de isimler, kurumlar ve araçlar değişebilir; fakat insanı menfaat karşılığında susturma arzusu varlığını sürdürebilir.
Tevhîd, işte bu arzunun karşısına da çıkar.
“LÂ İLÂHE İLLALLAH”, YALNIZCA DİLDE Mİ?!
Burada bir ayrımı daha açıkça ortaya koymalıyız.
Tevhîd, yalnızca Allah’ın bir olduğunu söylemek değildir. Bu sözün insanın hayatında neye karşılık geldiği de önemlidir. Elbette bir insanın imanının gerçekliğine, yalnızca dışarıdan bakarak kesin hüküm veremeyiz. Kalpleri Allah bilir. Fakat bir inanç iddiasıyla bir hayatın davranışları arasındaki ilişkiyi sorgulayabiliriz.
Bir insan, Allah’ın birliğini söylediği hâlde çıkarını mutlaklaştırıyorsa, kendi menfaatini hakikatin önüne geçiriyorsa, güçlü olanın yanlışını gücü yüzünden savunuyorsa, burada ciddi bir tutarsızlık vardır.
Allah’ın birliğini kabul etmek, bir insanın gücünü Allah’ın gücüyle eşitlememeyi de gerektirir.
Bir yöneticinin rızası, her zaman Allah’ın rızası değildir.
Bir topluluğun alkışı, hakikatin kanıtı değildir.
Bir makamın verdiği güvence, ahlâkî doğruluğun teminatı değildir.
Bir insanın bana ekmek vermesi, onun önünde her sözü söylemek zorunda olduğum anlamına gelmez.
Tevhîd, insanın başka insanlara karşı sorumluluğunu ortadan kaldırmaz; aksine bu sorumluluğun ölçüsünü belirler. İnsan, Allah’a kulluğunu öne sürerek başkasının hakkını çiğneyemez. Aynı şekilde bir başkasının kendisine sağladığı imkânları gerekçe göstererek Allah’ın önünde sorumlu olduğu hakikati de terk edemez.
Bu yüzden Bilâl’in “Ahad! Ahad!” sözü, bizim için yalnızca geçmişten gelen etkileyici bir direniş nidâsı değildir. O söz, bugün de insanın kendi içindeki putları sorgulamasına imkân veren bir aynadır.
Çünkü put her zaman taştan yapılmaz.
Bazen makamdır.
Bazen paradır.
Bazen itibar…
Bazen bir grubun onayı…
Bazen de kaybetmeye dayanamayacağımızı düşündüğümüz bir imkândır.
İnsan bunları kullanabilir, bunlara sahip olabilir, bunlardan yararlanabilir. Sorun, bunların hayatımızdaki yerinin değişmesidir : Araç, amaç hâline gelir; imkân, ölçüye dönüşür; menfaat, hakikatin üstüne çıkarsa...
O zaman dilimiz Allah’ın birliğini söylese bile hayatımız başka bir şey anlatmaya başlayabilir.
Bilâl’in bize bıraktığı en güçlü soru belki de budur : Senin dilindeki tevhîd, hayatında da tevhîd mi?!.
BİLÂL BUGÜN YAŞASAYDI…
Bilâl bugün yaşasaydı, Onu mutlaka bir işkence sahnesinde düşünmemiz gerekmezdi.
Belki haksızlığa uğrayan bir çalışanın yanında görürdük Onu. Herkesin sustuğu bir toplantıda, söylenmesi gereken sözü ölçülü ama açıkça söyleyen biri olarak…
Belki bir yöneticinin karşısında, kendisine sağlanan imkânları inkâr etmeden, fakat o imkânların karşılığında vicdanını teslim etmeyi de kabul etmeden dururdu.
Belki siyasî bir gücün yanında, gücün doğrularını değil, doğrunun gerektirdiklerini savunurdu.
Belki herkesin alkışladığı bir insanın yanlışını söyler, herkesin küçümsediği bir insanın hakkını teslim ederdi.
Belki de hiçbirimizin dikkatini çekmeden, küçük bir iş yerinde, bir ailede veya sıradan bir insan ilişkisinde, menfaatinin gerektirdiği suskunluğu reddederdi.
Bunlar tarihî Bilâl’in yapmış olduğu belirli davranışlar değil; Onun hayatında gördüğümüz ahlâkî çizgiden hareketle kurduğumuz edebî tasavvurlardır.
Çünkü sahicilik her zaman büyük meydanlarda görünmez. Bazen bir imzayı atmamakta, bazen haksız bir söze katılmamakta, bazen bir başkasının hakkını savunmakta, bazen de insanın kendi çıkarını hakikatin önüne geçirmemesinde ortaya çıkar.
Bilâl’in örnekliği, hepimizin aynı işkenceyi göze almasını gerektirmez. Bizi, kendi hayatımızda hangi bedeli ödemekten korktuğumuzu düşünmeye çağırır.
Belki bizim sınavımız, taş altında “Ahad!” demek değildir.
Belki bizim sınavımız, terfî edebilmek için bildiğimiz bir haksızlığa sessiz kalmamaktır.
Belki bir yakınımızın yanlışını, yakınlığımız yüzünden doğru göstermemektir.
Belki bir yardımın karşılığında bağımsız düşünme hakkımızı teslim etmemektir.
Belki de bir başkasının ekmeğini kesme gücüne sahip olduğumuz hâlde, bu gücü onun vicdanını kontrol etmek için kullanmamaktır.
Herkesin imtihanı aynı değildir. Fakat her insanın önünde, sahip olduğu imkânlarla hakikat arasındaki ilişkiyi belirleme sorumluluğu vardır.
İşte bu yüzden Bilâl’in hayatı yalnızca kölelikten kurtuluşun hikâyesi değildir. Aynı zamanda insanın, kendisini besleyen veya kendisine hükmeden gücü mutlaklaştırmama hikâyesidir.
Ve belki de en çok, kendimize söylemekten kaçındığımız şu cümlenin hikâyesidir : Rızkın aracısını, rızkın Mutlak Kaynağı ile karıştırma!.
Ekmek verenin hakkını teslim et; fakat onun önünde hakikati inkâr etme.
İyilik edeni unutma; fakat iyilik edeni yanılmaz sayma.
Sana kapı açanı takdir et; fakat o kapıdan geçebilmek için vicdanını dışarıda bırakma.
Gücünü kullan; fakat gücünü hakikatin ölçüsü yapma.
Ve bir gün, ekmeğini kaybetmekle hakikate sırtını dönmek arasında kaldığında, Bilâl’i hatırla!.
Onun hayatını kendi hayatına ölçü yaparak başkalarını yargılamak için değil, kendi suskunluğunu anlamak için…
Çünkü insanın dilinden çıkan sözün sahiciliği, yalnızca sesinin yüksekliğiyle değil, hayatının o söze ne kadar eşlik ettiğiyle anlaşılır.
Bilâl’in sesi, bedeninin en ağır baskı altında olduğu anda yükseldi. O sesin büyüklüğü, yalnızca iki kelime söylemesinde değildi. O iki kelimenin karşısında geri adım atmayan bir hayatın bulunmasındaydı.
Biz bugün Onun imanının Allah katındaki değerini tayin edemeyiz. Kalbin hükmü Allah’a aittir. Fakat gözümüzün önündeki hayatı okuyabilir, o hayatın bize gösterdiği ahlâkî tutarlılığı takdir edebiliriz.
Ve kendi dilimizle kendi hayatımız arasındaki mesafeyi ölçebiliriz.
Belki de asıl mesele budur : Tevhîdi yalnızca söylemek değil, hayatımızın içinde ona yer açmak; Allah’ın birliğini dile getirirken hiçbir insanı, hiçbir makamı, hiçbir menfaati mutlaklaştırmamak…
Bilâl’in dili, bedeli ne olursa olsun hakikate bağlılığın diliydi.
Onun dilinde tevhîd, yalnızca bir inanç cümlesi olarak kalmadı; bir insanın kendi vicdanını başkasının mülkü saymamasına dönüştü.
EN SAHİCİ “LÂ İLÂHE İLLALLAH”, bence ONUN DİLİNDEYDİ.
"Lâ ilâhe illâ Allah."
Yorumlar
Yorum Gönder