MÂİDE / SOFRA
MÂİDE / SOFRA
Havârilerin Mâide Talebi, İtmi’nan, Şâhitlik ve Sorumluluk
1. Başlangıç Noktası
Mâide sûresinin 110–120. âyetleri, özellikle 112–115. âyetlerde anlatılan mâide/sofra olayı bakımından ayrıca araştırılmaya değer görünmektedir.
Havâriler, Îsâ’ya : “Rabbin bize gökten bir mâide indirebilir mi?” (5/112) diye sorarlar.
Burada ilk dikkat edilmesi gereken nokta şudur:
Havâriler hemen önce “âmennâ” diyerek Îsâ’ya ve Allah’a iman ettiklerini açıkça ilan etmişlerdir. (5/111)
Dolayısıyla mâide talebini doğrudan “iman etmiyorlardı” şeklinde açıklamak isabetli değildir.
2. İman ile İtmi’nan Aynı Şey Değildir
Havâriler taleplerinin gerekçesini kendileri açıklar : “Ondan yiyelim, kalplerimiz mutmain olsun, bize doğru söylediğini bilelim ve buna şahitlerden olalım.” (5/113)
Burada özellikle : تَطْمَئِنَّ قُلُوبُنَا = kalplerimiz mutmain olsun ifadesi önemlidir.
Dolayısıyla burada, iman → itmi’nan arasında bir mesafe bulunduğu düşünülebilir.
Bu, mutlaka “imanlarında şüphe vardı” demek değildir. Daha ihtiyatlı ifade, iman etmişlerdir; fakat kalplerindeki itmi’nanı daha da artıracak bir âyet istemişlerdir.
Bakara 2/260’taki İbrâhim örneği bu açıdan önemli bir karşılaştırma noktasıdır : “İnandın mı?!.” “Evet; fakat kalbim mutmain olsun diye...”
3. Fakat Burada Bir Paradoks Ortaya Çıkar
Havâriler itmi’nanlarını artırmak için özel bir âyet istemektedirler.
Allah da mâideyi indirmeyi kabul eder : “Ben onu size indireceğim.” (5/115)
Fakat hemen ardından ağır bir uyarı gelir : “Bundan sonra içinizden kim inkâr ederse, onu âlemlerden hiçbir kimseye etmediğim bir azapla azaplandırırım.” (5/115)
Buradan şu ilke çıkarılabilir : Âyet arttıkça şâhitlik artar; şâhitlik arttıkça sorumluluk artar.
Dolayısıyla havâriler, kalplerinin itmi’nanını artırmak isterken, farkında olmadan sorumluluklarını da artırmış olmaktadırlar.
Bu nedenle mâide yalnızca bir nimet değildir.
Mâide : Nimet + Âyet + Şâhitlik + Sorumluluk bileşimidir.
4. Her Günkü Sofra Zaten O’ndan Değil Mi?!
Araştırmanın önemli sorularından biri budur.
Havâriler, iman etmiş insanlar olarak önlerine gelen günlük rızkın da Allah’tan geldiğini bilmiyorlar mı?!.
Elbette bilmeleri gerekir.
O hâlde özel olarak gökten bir mâide istemeleri, “Allah bize rızık versin” talebinden farklıdır.
Daha çok, “her gün verdiğin nimetlerin Senden geldiğini biliyoruz; fakat bize Senden geldiği özel olarak görülebilecek bir âyet ver” anlamına yaklaşmaktadır.
Burada modern bir benzetme kullanılabilir : “Ya Rabbi şükür; şimdi önüme bir torba altın düşür de gerçekten inandığımı hissedeyim.”
Bu benzetme, havârilerin talebini küçümsemek için değil, olağan nimetin yeterince görülmeyip olağanüstü delil aranması problemini görünür kılmak içindir.
Çünkü her günkü sofra zaten O’nun sofrasıdır.
Sorun bazen nimetin yokluğu değil, nimetin arkasındaki Nimet Sahibini görememektir.
5. Mâide, Şâhitlik ve Sorumluluk Sofrasıdır
Çalışmada kullanılabilecek temel formül : Sofra yalnızca karın doyuran bir nimet değil; aynı zamanda şâhitlik ve sorumluluk sofrasıdır.
Çünkü havâriler, yemek → kalplerin mutmain olması → bilmek → şâhit olmak zincirini kurmaktadırlar.
Dolayısıyla mâidenin amacı yalnızca doyurmak değildir.
Mâide onları şâhit hâline getirmektedir. Ve şâhitlik, sorumluluk doğurmaktadır.
6. 5/114 Özellikle Önemlidir
Îsâ'nın duâsında mâide : “Bizim ilkimiz ve sonumuz için bir bayram ve Senden bir âyet olsun” şeklinde nitelenir.
Özellikle, لِأَوَّلِنَا وَآخِرِنَا ifadesi ileride mutlaka ayrıca incelenmelidir. Çünkü burada olayın yalnızca o anda bulunan havârilerle sınırlı kalmayan bir “ilkimiz–sonumuz” boyutu bulunduğu görülmektedir.
Bu ifade, daha sonraki cemaatlere/nesillere doğru bir aktarım ihtimalini araştırmak açısından önemlidir.
7. Îsâ’nın Aralarından Ayrılması ve Şâhitlik
5:116–120, mâide olayının hemen ardından gelir.
Kıyamet sahnesinde Allah Îsâ'ya, insanların onu ve annesini Allah’tan başka ilâhlar edinmelerini kendisinin söyleyip söylemediğini sorar.
Îsâ bunu reddeder.
5/117, özellikle önemlidir : “Ben onların içinde olduğum sürece üzerlerinde şâhittim; Beni vefat ettirince onların üzerine gözetleyici Sen oldun.”
Bu âyet, mâide olayındaki şâhitlik ve sorumluluk temasını ayrıca araştırmayı gerektirir.
Dikkat! : “Îsâ ayrıldıktan sonra bütün sorumluluk yalnız havârilerindir” şeklinde mutlak bir hüküm kurulmayacaktır.
Daha dikkatli ifade : Îsâ'nın doğrudan şâhitliği sona erdiğinde, onun getirdiği hakikate ilişkin insanî şâhitlik ve sorumluluk daha belirgin hâle gelir.
8. Mâide ile Hristiyan Eucharist / Komünyon İlişkisi
Burada araştırmaya değer ikinci büyük izlek vardır.
Hristiyan gelenekte Son Yemek, ekmek ve içecek = şarap üzerinden Îsâ’nın havârileriyle gerçekleştirdiği son sofra olarak anlatılır.
Daha sonraki Hristiyanlıkta bu sofra Eucharist / Komünyon adıyla cemaatin temel ritüellerinden biri hâline gelir.
Burada şu soru sorulabilir : Kur'an’daki özel mâide olayı ile daha sonraki Hristiyan sofra/eucharist geleneği arasında tarihsel veya geleneksel bir ilişki var mıdır?!.
Ancak, “Mâide = Son Yemek” şeklinde peşin bir özdeşlik kurulmayacaktır. Bu konuda ayrıca sıkı bir araştırma yapılmalıdır.
9. “Havârilerden Millete Transfer” Hipotezi
Araştırılması gereken özgün soru : Havârilerin özel olarak yaşadığı mâide/sofra tecrübesi, sonraki Hristiyan cemaatinde ekmek ve şarap üzerinden bütün inananlara aktarılmış/ritüelleştirilmiş olabilir mi?!.
Bu kesin hüküm değil, araştırma hipotezidir ve cevaplanması gereken bir sorudur.
Buradaki olası dönüşüm :
• Özel mâide
• Havârilerin şâhitliği
• Îsâ'nın yokluğu
• Topluluğun hatırlaması
• Cemaat sofrası
• Ritüelleşme şeklinde incelenebilir.
10. “Şarap = Su” Konusunda Dikkat
Dönemin sofra kültüründe içeceklerin bugünkü kültürel anlamlarıyla değerlendirilmemesi gerekir. Ancak tarihsel olarak şarabı “su” ile özdeşleştirmek doğru değildir.
Kur'an’ın hamrı ayrı bir kategori olarak zikretmesi de bunu gösterir.
Dolayısıyla Eucharist araştırmasında ekmek + içecek denmesi daha güvenlidir.
Eucharist’teki içeceğin tarihsel niteliği ayrıca incelenmelidir.
Bu araştırmanın şu aşamadaki en sağlam çekirdeği :
Mâide, yalnızca bir sofra ve mucize anlatısı değildir. Havâriler iman etmiş oldukları hâlde kalplerinin itmi’nanını artırmak için özel bir âyet istemişlerdir. Allah bu talebi kabul etmiş; fakat âyetin gelmesiyle birlikte onların şâhitlik ve sorumluluklarını da yükseltmiştir. Böylece mâide, nimet olmanın ötesinde bir şâhitlik ve sorumluluk sofrasına dönüşmüştür.
Buradan hareketle, Mâide 112–120 ile Hristiyanlığın sonraki sofra/Eucharist geleneği arasında tarihsel bir ilişki olup olmadığı ayrıca araştırılmalıdır. Özellikle 5/114’teki “ilkimiz ve sonumuz için” ifadesi ile özel mâide tecrübesinin daha sonraki cemaat pratiğine aktarılması ihtimali birlikte incelenmelidir.
Ancak Mâide ile Son Yemek/Eucharist arasında peşin özdeşlik kurulmamalı; önce Kur'an’ın kendi bağlamı, sonra erken Hristiyan kaynakları ve tarihsel süreklilik araştırılmalı.
....
Ayrıca Havârilerin mâide/sofra talebi, Yahudilerin Mûsâ’ya : “Ey Mûsa! Bize Allah’ı açıkça görmedikçe, Sana aslâ inanmayız” demeleriyle (2/55) ve 2/210 ile birlikte de ele alınmalı. Bugün de böyle taleplerde bulunanlar olabilir. Geçmiş kavimler de : Bize de bir âyet indirilmeli, değil mi; veya (eğer O bir Peygamberse) Ona bir melek eşlik etmeli, değil mi, demişlerdi. Aman dikkat! Havârilerin sofra talebi onların sorumluluğunu artırdı. Bu tür talepler mâsum talepler değil. Bu talepleri Hz. İbrahim’in talebi ile (2//260) karıştırmayalım. “Gök sofrası” her öğün önümüze geliyor; göremiyorsak, bizim suçumuz.
Şimdilik bu kadar. Nasip olursa bu konuyu ileride daha etraflıca ele alacağım.
Yorumlar
Yorum Gönder