MÜREKKEP TÜKENDİ

MÜREKKEP TÜKENDİ

Kur’ân’da bazı kelimeler vardır; ilk bakışta bir nesneyi gösterir, fakat biraz yakından bakıldığında bir düşünce dünyasının kapısını açar. Kalem de bunlardan biridir.

Kalem deyince önce yazı gelir akla. Yazı, bilgiyle; bilgi, öğrenmeyle; öğrenme ise insanın kendi sınırlarını aşma çabasıyla ilişkilidir. Fakat Kur’ân’da kalem yalnızca yazının maddî aracı olarak karşımıza çıkmaz. “Kalemle öğretti” denilir; “kaleme ve yazdıklarına yemin edilir”; insan bilgisinin önündeki sınır ise öylesine büyüktür ki, denizler mürekkep, ağaçlar kalem olsa bile Allah’ın kelimeleri tükenmez.

Böyle bakınca kalem, insan için bir çeşit merdiven gibidir.

Yukarıdan aşağıya bakıldığında kalem, bilginin insana intikalinin aracıdır : Allah öğretir, insan öğrenir, bilgi yazıyla kayıt altına alınır.

Aşağıdan yukarıya bakıldığında ise insan kalemle yazar, okur, öğrenir, düşünür, kavrar ve hakikate doğru yükselmeye çalışır.

Fakat hiçbir merdiven insanı sonsuza kadar çıkarmaz.

Kalem insanı yükseltir; fakat kalemin de bir sınırı vardır. İnsan diliyle ifade eder, kalemiyle kaydeder, aklıyla kavrar; fakat bunların hiçbiri Allah’ın bilgisini kuşatmaya yetmez. İnsanın hakikate doğru yürümesi ile Hakikati bütünüyle kuşatması aynı şey değildir.

Belki de 31/27’nin işaret ettiği muazzam fark tam buradadır : İnsan, bütün denizleri mürekkep, bütün ağaçları kalem yapsa, yine de Allah’ın kelimelerini tüketemez.

Öyleyse mesele yalnızca “kalem ne kadar çok şey yazabilir” değil: asıl mesele, kalem bizi nereye kadar götürebilir?!.

Ve tam burada Meryem kıssasındaki o küçük görünen ayrıntı yeniden önümüze çıkar : “Sen onların yanında değildin; kalemlerini atıyorlardı : Hangisi Meryem’i kefâletine alacak (diye)?!.” (3/44)

Kalem sahipleri...

Kim bunlar?!.

Bağlamdan, Meryem’in bulunduğu dînî çevrenin, bilgi ve otorite sahipleri oldukları anlaşılır. Biz onları biraz ironik bir ünlemle “elit dindarlar!” diye anabiliriz. Çünkü bunlar sıradan insanlar değildir; dînî bilgiyle, yazıyla, kalemle ve dolayısıyla dînî otoriteyle ilişkili insanlardır. Bunlar, dînî metinleri kalemle çoğaltan insanlar = yazıcılar.

Fakat önlerine Meryem meselesi geldiğinde kalemleri bir cevap yazamıyor. Çünkü mesele artık yalnızca yazılı bilgiyi aktarmak değildir.

Bir çocuğun, üstelik kız çocuğunun, Allah’a = ma’bede adanmış olması söz konusudur.

Hanne, çocuğunu Allah’a adadığında beklediği şey ile karşılaştığı şey aynı değildir. Çocuk doğduğunda : “Rabbim, onu kız doğurdum; erkek kız gibi değildir.” (3/36) diyor. 

Hanne burada bir toplumsal ve kurumsal gerçekliği dile getiriyor. Çünkü erkek ile kız, dönemin dînî kurumunda aynı konumda değildir. Meryem’in kız oluşu, Onun adanmışlığı meselesini basit bir uygulama olmaktan çıkarır.

Fakat Hanne’nin “kız” diye işaret ettiği yerde Allah’ın cevabı son derece dikkat çekicidir : “Rabbi Onu güzel bir kabulle kabul etti.” (3/37)

İnsan kategorisinde problem teşkil edebilecek bir durum, Allah’ın kabulünde problem değildir.

İnsan “kız” der ama Allah “kabul” der.

İnsan mevcut düzenin kategorileriyle karşılaşır, Allah ise Meryem’i o kategorilere sıkıştırmadan seçer, arındırır ve yetiştirir.

Burada tarihsel bağlam da önem kazanır. Yahudi dînî hayatının erkek merkezli yapısı ve ma’bet hizmetine ilişkin uygulamalar dikkate alındığında, Meryem’in kız olması gerçekten de mevcut düzen açısından bir kurumsal gerilim meydana getirmiştir. Ancak bu tarihsel ayrıntıları Kur’ân’ın açıkça söylediği şeylerle karıştırmamak gerekir. Kur’ân bize Meryem’in kız olduğunu, Allah’a adandığını, Allah tarafından kabul edildiğini, yetiştirildiğini ve Zekeriyyâ’nın kefaletine verildiğini açıkça bildirir.

Sonra kalemler gelir.

Kalem sahipleri, Meryem’in kefaletini kimin üstleneceğini belirlemek için kalemlerini atarlar.

Burada dikkatli olmak gerekir.

Âyet, “onlar kalemlerini yazılı metinlerinde bu konuda cevap bulamadığı için bıraktılar” demiyor. Dolayısıyla bunu kesin bir tarihsel hüküm gibi söyleyemeyiz. Fakat âyet, çok güçlü bir düşünce imkânı açıyor : Kalem, mevcut bilginin ve insanın belirleme imkânının sınırına gelmiş olabilir.

Çünkü Meryem’in kefaletini kimin üstleneceği, yalnızca geçmişte yazılmış bir bilgiyi tekrarlamakla çözülecek bir mesele değildir. Ortada şimdi verilmesi gereken somut bir karar vardır.

Bu yüzden kalem, burada ilk defa çok farklı bir fiille karşımıza çıkar : Yazmaz, atılır.

Yazı, kalemden çıkar ve karar, uygulama sürecine girer.

Bu açıdan bakıldığında 3/44, kalemin tersten okunabileceği bir sahne sunar.

96/4’te Allah kalemle öğretir.

68/1’de kaleme ve yazdıklarına yemin edilir.

31/27, mürekkep ve kalem ne kadar çoğalırsa çoğalsın Allah’ın kelimeleri tükenmez. denir.

3/44’de kalemler atılır.

Belki de burada kalemin sınırına ilişkin çok ince bir işaret vardır : Kalem, insanı hakikate doğru yükselten bir merdivendir; fakat insanın elindeki kalem, hakikatin tamamını kuşatamaz.

İşte bizim “dilin sınırı” dediğimiz yer de tam burasıdır.

İnsan hakikati konuşur; fakat söylediği, hakikatin tamamı değildir.

İnsan yazar; fakat yazdığı şey, Allah’ın bilgisini tüketmez.

İnsan bilir; fakat bildiği, bilginin tamamı değildir.

Kalemle yükseliriz; fakat kalemin ulaştığı son basamağı, Hakikatin kendisi zannetmemeliyiz.

Meryem kıssası bu epistemik sınırı etik bir meseleyle buluşturuyor.

Çünkü kalemin yetmediği yerde yalnızca “bilmiyoruz” deyip kalmıyoruz. İnsanlar kalemlerini atıyor, bir belirleme yöntemi arıyor ve nihayet kefalet, Vahiyle Zekeriyyâ’ya veriliyor.

Kur’ân bununla da yetinmiyor. Hz. Muhammed’e : “Sen onların yanında değildin...” diyor. Yani Peygamber bu olaya şâhit değildi. Öyleyse burada yeni bir bilgi kaynağı ortaya çıkıyor : Vahiy.

Kalemin sınırına gelen insanın önüne Vahiy geliyor.

Bu, “kalem gereksizdir” demek değildir; tam tersine, kalem değerlidir; fakat mutlak değildir.

Kalem; öğrenmenin, öğretmenin, kaydetmenin ve insanın hakikate doğru yükselmesinin aracıdır. Fakat kalemin ürettiği bilgi ile Vahiy’in bildirdiği gaybî hakikat aynı epistemik düzlemde değildir.

Bu yüzden burada çok önemli bir ayrım beliriyor :

Bilmek başka, kuşatmak başka.

Yazmak başka, hakikatin tamamına sahip/vâkıf olmak başka.

Dînî bilgi sahibi olmak başka, Allah’ın muradını bütünüyle bilmek başka.

İşte “dindar!” ünlemi (dindarın yanındaki ünlem) de burada anlam kazanıyor.

Kalem sahipleri dindar olabilirler; dînî metinleri bilen, yazan, aktaran ve dînî otoriteyi temsil eden insanlar olabilirler; fakat dindarlık, insanın sahip olduğu bilgiyi mutlak bilgiye dönüştürmez.

Belki de kıssanın sarsıcı taraflarından biri budur : Din hakkında yazanlar, Meryem’in kefâletini belirlemeye çalışıyorlar; Allah ise Meryem’in ne olduğunu ve ne olacağını onlardan bağımsız olarak biliyor.

Ve Meryem’in hikâyesi burada kalmıyor.

Allah onu sadece sıradan bir kabulle kabul etmiyor, “güzel bir kabulle kabul ediyor.”

Sadece kabul etmiyor, “güzelce yetiştiriyor.”

Sadece yetiştirmiyor, Zekeriyyâ’nın kefâletine veriyor.

Sadece kefaletle bırakmıyor, “seni seçtim, seni arındırdım, seni yeniden seçtim.” diyor.

Böylece insanın kaleminin çözemediği mesele, Allah’ın bilgisi ve iradesi içinde bir başka boyuta taşınıyor.

Belki bütün bu konuşmayı tek bir cümlede toplamak mümkün : Kalem, insanın hakikate doğru yükseldiği merdivendir; fakat kalemin sınırını fark etmek, insanın Hakikati kuşatamayacağını fark etmektir. Meryem’in kalem sahiplerinin önüne gelişi ise, kalemin yazamadığı yerde insanın sorumlulukla karşı karşıya kalışıdır.

Ve belki başlığımızın “MÜREKKEP TÜKENDİ” oluşu da tam buradan geliyor.

• Mürekkep tükenebilir.

• Kalem kırılabilir.

• Dil susabilir.

• İnsan bilgisi sınırına dayanabilir.

Ama Allah’ın kelimeleri tükenmez.

Öyleyse bizim vazifemiz, kalemi bırakmak değil; kalemin sınırını bilerek yazmak, okumak, düşünmek ve gerektiğinde susmasını bilmektir. Çünkü kalem bizi Hakikate götüren merdivendir; Hakikatin kendisi değildir.

....

Benim kalemin mürekkebi de bitti. Belli bir süre temiz mürekkep aramalı ve Vahiyden destek almalıyım. Kimin temiz mürekkep “sattığını” bilen var mı?!.

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

MÂÛN NE DİYOR?!.

HAYATIN GAYESİ

KİP