SIRÂT NEDİR?!
SIRÂT NEDİR?!
“Sırât” denince zihnimizde hemen bir yol beliriyor : Başlangıcı ve sonu olan, üzerinde yürüdüğümüz, bizi bir yerden başka bir yere götüren fiziksel bir güzergâh…
Oysa Kur’ân’ın “sırât” kullanımını yalnızca böyle bir yola indirgemek, kelimenin anlam alanını daraltır.
Çünkü insan hayatında yol vardır; fakat her yol mekânda kat edilen bir yol değildir.
İnsan doğumdan ölüme yürür. Fakat bu yürüyüş yalnızca bir mekândan başka bir mekâna gitmek değildir. İnsan tercih eder, yönelir, değerler edinir, ilişkiler kurar, bir hayat tarzı oluşturur. Dolayısıyla “yol”, bazen bir güzergâhı değil, bir yönelişi, bir tarzı, bir hayat biçimini anlatır.
Sırâtı da bu düzlemde düşünmek gerekir.
Hani, sürekli kötü (yasal ve ahlâkî olmayan) işler yapan biri için, “gittiğin yol, yol değil.” deriz ya; işte buradaki yol, yerinde kullanılmış bir yoldur.
Sırâtın Doğru Olması Şart Mı?!
Burada önemli bir ayrıntı karşımıza çıkar.
Kur’ân bize yalnızca sırât demez; sık sık “sırât-ı müstakîm” der.
Eğer sırât kelimesi kendi başına “doğru yol” anlamını eksiksiz taşısaydı, yanına müstakîm sıfatının getirilmesinin ayrıca açıklanması gerekirdi.
Demek ki “sırât” ile “müstakîm”i birbirinden ayırmak mümkündür.
Sırât, bir yönelişin, izlenen yolun veya hayat tarzının kendisi olabilir.
Müstakîm ise onun istikâmetini niteler.
Öyleyse her sırâtın müstakîm olması zorunlu değildir.
Bir yol vardır; fakat istikâmeti yanlıştır.
Bir yöneliş vardır; fakat yöneldiği merkez yanlıştır.
Bir hayat tarzı vardır; fakat insanı hakikate değil, kendisine bağlar.
Bu nedenle asıl soru yalnızca, “hangi yolu izliyorsun” değildir. Asıl soru, “istikâmetini nereye çevirmişsin” sorusudur.
Sübül, Tarîk ve İnsanlığın Çeşitliliği
İnsanlık tek biçimli değildir.
İnsanlar renk renk, dil dil, kültür kültür, karakter karakter farklıdır.
Coğrafyalar farklıdır.
Tarihler farklıdır.
Toplumların hayat biçimleri farklıdır.
İnsanların kabiliyetleri, tecrübeleri ve tercihleri farklıdır.
Bu çeşitlilik başlı başına bir problem değildir. Çünkü çokluk, tevhîdin karşıtı değildir.
Tevhîdin karşıtı, çokluk değil; çokluğun merkezsizleşmesidir.
Bu açıdan sübüllerin ve tarîklerin farklı olması da tek başına bir sapma anlamına gelmez. Onlar, insan hayatındaki farklı yolları, yöntemleri ve biçimleri ifade edebilir.
Kur’ân’ın dikkat çektiği mesele, bu farklı yolların hangi istikâmete yöneldiğidir.
Nitekim, “Şüphesiz bu Benim dosdoğru sırâtımdır; ona uyun. Başka sübüllere uymayın; onlar sizi O’nun yolundan ayırır.” (6/153)
Burada sübül çoğuldur; sırât tektir.
Fakat bu, “insanlığın bütün hayat biçimleri tek olmalıdır” demek değildir.
Çokluk vardır.
Farklılık vardır.
Çeşitlilik vardır.
Ama bu çokluğun üzerinde bir ortak istikâmet vardır.
Dolayısıyla, sübüller çok olabilir; istikâmet bir olmalıdır.
Bir Bahçede Çok Gül Vardır
Bunu bir bahçe üzerinden düşünelim.
Bir bahçede çok sayıda gül vardır.
Kırmızı güller…
Beyaz güller…
Sarı güller…
Farklı kokular…
Farklı biçimler…
Farklı büyüklükler…
Hiçbiri diğerinin aynısı değildir.
Ve hiçbiri gereksiz değildir.
Biri eksilirse bahçe eksilir.
Çünkü bahçenin güzelliği, bütün güllerin aynı olmasından değil; farklılıklarıyla birlikte bir bütün oluşturmalarından doğar.
İnsanlık da böyledir.
İnsanların farklı olması, kültürlerin farklı olması, hayat biçimlerinin farklı olması başlı başına bir eksiklik değildir.
Eksiklik, farklılıkta değil; ortak merkezin kaybedilmesindedir.
Fakat burada bir adım daha geri çekilmek zorundayız. Çünkü biz şimdiye kadar kamerayı yalnızca güllere çevirdik.
Kamerayı Biraz Geri Çekelim
Bahçenin toprağı nereden?!
Suyu nereden?!
Güneşi nereden?!
Gülün kendisi nereden?!
Bahçenin hayatını mümkün kılan bütün şartlar kime ait?!
İşte burada bütün resim değişir.
Biz yalnızca güllere bakarsak çeşitliliği görürüz.
Kamerayı biraz geriye çekersek bahçeyi görürüz.
Biraz daha geriye çekersek toprağı, suyu, güneşi ve bütün hayat imkânını görürüz.
Ve en sonunda Bahçenin Sahibini görürüz.
Çünkü güller kendi toprağını yaratmadı.
Suyunu kendisi üretmedi.
Güneşini kendisi doğurmadı.
Varlığının nihâî kaynağı kendisi değildir.
Bahçenin hiçbir unsuru kendi başına bağımsız değildir.
İşte tevhîd burada yalnızca “güller birbirine saygı duysun” demek değildir.
Tevhîd, güllerin de, bahçenin de, toprağın da, suyun da, güneşin de aynı Kaynağa bağlı olduğunu görmektir.
Tevhîd, Gülleri Aynılaştırmak Değildir
Tevhîd, bahçedeki bütün gülleri tek renge boyamak değildir.
Beyazı kırmızı yapmak değildir.
Sarıyı beyaza çevirmek değildir.
Bütün gülleri birbirinin kopyası hâline getirmek hiç değildir.
Tevhîd : Gülleri çoğaltan Allah’ın bir olduğunu bilmektir.
Çeşitlilik ile birlik burada birbirinin karşıtı olmaktan çıkar.
Çokluk vardır; fakat kaynak birdir.
Renkler çoktur; fakat ışık birdir.
Güller çoktur; fakat bahçe birdir.
Bahçe çok görünüm taşır; fakat Sahibi birdir.
Ve insanlığın bütün çeşitliliğinin üzerinde Kur’ân şu temel hakikati koyar : وَإِلَٰهُكُمْ إِلَٰهٌ وَاحِدٌ = “İlâhınız tek bir İlâhtır.” (2/163)
İşte müstakîm istikâmet budur.
İnsanı kendi benliğini, toplumunu, kültürünü, liderini, kurumunu veya başka bir yaratılmışı nihâî merkez hâline getirmeye değil; tek İlâh’a yöneltmek.
“Gelin, Ortak Bir Kelimede Buluşalım”
Tam bu noktada Kur’ân’ın Ehl-i Kitâb’a yaptığı çağrı anlam kazanır : “De ki : Ey Ehl-i Kitâb! Gelin, bizimle sizin aranızda ortak olan bir kelimeye gelelim…” (3/64)
Ardından ortak kelime açıklanır : “Allah'tan başkasına kulluk etmeyelim; O’na hiçbir şeyi ortak koşmayalım ve Allah’ı bırakıp birbirimizi rabler edinmeyelim.”
Buradaki çağrı, herkesin aynı kültüre, aynı geleneğe, aynı biçime dönüşmesi değildir.
Ortak kelime, ortak biçim değildir.
Ortak kelime, ortak merkezdir.
Güller aynı olmak zorunda değildir.
Bahçedeki renkler aynı olmak zorunda değildir.
İnsanların hayat biçimleri aynı olmak zorunda değildir.
Fakat RAB aynı olmalıdır.
Çünkü insanın insana rablik etmesiyle birlikte, çeşitlilik artık yalnızca farklılık olmaktan çıkar; birinin diğerini kendi ölçüsüne mahkûm ettiği bir hiyerarşiye dönüşür.
Kur’ân’ın çağrısı bu yüzden çok açıktır : Allah’tan başkasını RAB kabul etmeyelim.
Kıble, Sırât ve İstikâmet
Burada kıble kavramı da yerini bulur.
Kâbe kıblenin somut işaretidir. Fakat Allah bir mekânda bulunup başka bir mekânda bulunmayan bir varlık değildir.
O mekândan münezzehtir.
Dolayısıyla kıblenin nihâî anlamı bir binaya yönelmek değil; yönelişin merkezini belirlemektir.
Sırât ise bu yönelişin hayattaki karşılığıdır.
Kıble : “Kime yöneliyorum” sorusunu;
Sırât : “O’na yönelerek nasıl yaşıyorum” sorusunu düşündürür.
Sübül ve tarîkler ise bu yönelişin hayat içindeki farklı biçimlerini.
Bu nedenle sırât bizi aynılaştırmaz, aynı merkeze yöneltir ve tutar.
“Rabbim Sırât-ı Müstakîm Üzerindedir”
Şimdi Hûd sûresindeki o çarpıcı ifadeye yeniden bakalım : إِنَّ رَبِّي عَلَىٰ صِرَاطٍ مُّسْتَقِيمٍ = “Şüphesiz Rabbim sırât-ı müstakîm üzerindedir.” (11/56)
Allah’ı bir yolun üzerinde bulunan veya bir mekânda hareket eden bir varlık gibi düşünemeyiz.
Öyleyse burada sırâtı fiziksel bir güzergâh olarak anlamak mümkün değildir.
İfade, Allah’ın rubûbiyetinin ve tasarrufunun hak, doğru, şaşmaz ve âdil bir istikâmet üzere oluşunu düşündürür.
Yani sırât burada da bir coğrafya değildir.
Bir işleyiş, bir yöneliş, bir tarz, bir istikâmet anlam alanına açılır.
Sırât Bizi Nereye Götürür?!
Belki de artık soruyu değiştirebiliriz.
Sırât bizi Allah’ın bulunduğu bir yere götürmez. Çünkü Allah’ın bulunduğu özel bir mekân yoktur.
O, mekândan münezzehtir.
Sırât bizi bir mekâna değil, Allah’a yönelen bir insan hâline getirir.
Bu yüzden sırâtın özü coğrafyada değil, istikâmettedir.
Ve o istikâmetin ölçüsü de tevhîddir : İlâhınız tek bir İlâhtır.
Bir Bahçe, Çok Gül, Tek Sahip
Sonunda yeniden bahçeye dönelim.
Bir bahçede çok gül vardır.
Hiçbiri gereksiz değildir.
Her biri kendi rengiyle, kokusuyla, biçimiyle bahçeye katkıda bulunur.
Biri eksilirse bahçe eksilir. Fakat güller bahçenin sahibi değildir.
Toprak onların değildir.
Su onların değildir.
Güneş onların değildir.
Hayatlarını kendileri vermemiştir.
Bahçe de onların değildir.
Bütün bunların üzerinde ve ötesinde Bahçenin Sahibi vardır.
İşte insanlık da böyledir.
İnsanlar çoktur.
Renkler çoktur.
Kültürler çoktur.
Sübüller çoktur.
Tarîkler çoktur.
Hayat biçimleri çoktur.
Ama İlâh birdir.
Ve tevhîd, bütün bu çokluğu yok etmek değil; çokluğun kaynağını, sahibini ve merkezini unutmamaktır.
Bu yüzden sırât bizi aynılaştırmaz; aynı İlâha yöneltir.
Sübüller çok olabilir; istikâmet birdir.
Güller çok olabilir; Bahçenin Sahibi birdir.
Ve ortak kelime şudur : Allah’tan başkasını RAB kabul etmeyelim.
Yorumlar
Yorum Gönder