O YOL Kİ...
O YOL Kİ…
Fâtihâ’yı günde en az kırk kez okuyoruz.
Dileğimiz belli : “Bizi dosdoğru yola ilet. = اِهْدِنَا الصِّرَاطَ الْمُسْتَق۪يمَۙ = İhdinâ-s sırât-el mustakim.”
Fakat hemen ardından gelen birkaç kelime, bu yolun ne olduğunu anlamamız için bize çok önemli bir ipucu verir :
صِرَاطَ الَّذِينَ أَنْعَمْتَ عَلَيْهِمْ = “Kendilerine nimet verdiğin kimselerin yoluna…”
Demek ki sırât-ı müstakîm, yalnızca soyut bir “doğru yol” değildir. Kur’an, bu yolu yürümüş insanların hayatlarına bakmamızı da ister.
Peki kimdir bunlar?!.
Ve daha önemlisi, Allah onlara ne vermiştir?!.
ELLEZÎNE : YOL KİMLERİN YOLU?!
الَّذِينَ = ellezîne, burada صِرَاطَ = sırât kelimesini açıklayan ism-i mevsûldür.
Yani, “dosdoğru yol; kendilerine nimet verdiğin kimselerin yolu.”
Buradaki ellezîne, insanlardan oluşan bir topluluğu işaret eder. Arapçada bu kalıp, akıl sahibi çoğullar için kullanılır ve karma insan topluluklarını kapsar. Dolayısıyla buradan erkeklere mahsus bir yol çıkarmak mümkün değildir.
Fâtihâ’nın bize söylediği şudur : Sırâtı yalnızca tanımak değil, o sırât üzerinde yürüyenlere bakmak gerekir.
Çünkü yol, yürüyende görünür.
أَنْعَمْت : NİMET VERDİĞİN
Şimdi asıl önemli kelimeye gelelim : أَنْعَمْتَ = en’amte.
Kökü ن ع م olan bu fiil, Arapçanın IV. bâbıإفعال = if’âl kalıbındandır : يُنْعِمُ أَنْعَم إِنْعَام = “nimet verdi, nimetlendirdi.”
Fâtihâ’daki أَنْعَمْتَ ise, “Sen nimet verdin / Sen nimetlendirdin.” demektir.
Burada fiilin öznesi açıkça “Sen”dir.
Ve fiil şu şekilde tamamlanır : أَنْعَمْتَ عَلَيْهِمْ = “Onlara nimet verdin; onları nimetlendirdin.”
Bu ayrıntı önemlidir.
Çünkü Fâtihâ bize nimetin kaynağını da gösterir : Nimetlenen insandır; fakat nimetlendiren Allah’tır.
İnsan nimeti kullanabilir, onun için çalışabilir, onu koruyabilir, onunla güzel işler yapabilir. Bunların hepsi onun kesbi ve sorumluluğudur. Fakat nimetin asıl kaynağı kendisi değildir.
Fâtihâ’nın dili, insanı daha baştan Kârûnlaşmaktan korur.
Kârûn : إِنَّمَا أُوتِيتُهُ عَلَىٰ عِلْمٍ عِندِي = bunlar, bendeki ilme karşılık verildi veya ben bunları ilmimle kazandım, diyerek kendisine verilenleri kendi bilgisine ve becerisine bağlamıştı.
Fâtiha ise bize أَنْعَمْتَ عَلَيْهِمْ : “Sen verdin” dedirtiyor.
Dolayısıyla nimet karşısında mü’minin bilinci, “ben kazandım, benim” değil; “bana verildi; şimdi bunu nasıl kullanacağım” bilincidir.
İşte burada kesb ile vehb birbirinden ayrılır : Kesb kulun payıdır; nimetlendirme Allah’ın fiilidir.
NİMET SADECE MAL MIDIR?!
Hayır.
Bunu yalnızca sözlükten değil, Fâtihâ’nın devamından da anlıyoruz. Çünkü Kur'an, Fâtihâ’daki “kendilerine nimet verdiklerin” ifadesini açıklayan çok güçlü bir başka ifade kullanır :فَأُولَٰئِكَ مَعَ الَّذِينَ أَنْعَمَ اللَّهُ عَلَيْهِمْ = “İşte onlar, Allah’ın kendilerine nimet verdiği kimselerle beraberdir.” (Nisâ 4/69)
Ve hemen ardından :مِنَ النَّبِيِّينَ وَالصِّدِّيقِينَ وَالشُّهَدَاءِ وَالصَّالِحِينَ = Nebîler, Sıddîklar, Şehîdler ve Sâlihler…
Demek ki Fâtihâ’daki nimetlendirilmişler, “zenginler” diye tanımlanmıyor.
Onların ortak özelliği mal varlığı değil, Allah ile kurdukları ilişki ve hayatlarının istikâmetidir.
Nitekim Kur'an’da أُولِي النَّعْمَةِ = Ülû-n ni’me, yani “nimet/refah sahipleri” ifadesi de geçer. Fakat orada söz konusu edilenler, Allah’ın nimetlendirdiği kimseler olmak zorunda değildir.
Bu ayrım çok önemlidir : Nimet sahibi olmak başka, Allah’ın nimetlendirdiği kimse olmak başkadır.
Bir insan dünyada çok şeye sahip olabilir; fakat bu, onun صِرَاطَ الَّذِينَ أَنْعَمْتَ عَلَيْهِمْ grubundan olduğunu göstermez.
Aynı şekilde bir insan dünyalık bakımından çok az şeye sahip olabilir; fakat Allah’ın nimetlendirdiği kimselerden olabilir.
Öyleyse Fâtihâ’daki nimet, yalnızca maddî zenginlik değildir.
PEKİÎ NİMET NEDİR?!
Kur'an’ın farklı kullanımlarını birlikte düşündüğümüzde nimet, Allah'ın kuluna verdiği lütufların ve imkânların bütünü olarak karşımıza çıkar.
Hayat, imkân, bilgi, hidayet, yardım, korunma, güç, fırsat, doğruyu görebilme ve doğruyu gerçekleştirebilme imkânı…
Bunların hepsi nimet alanına girebilir. Fakat nimet yalnızca “bana bir şey verildi” demek de değildir.
Nimet, beraberinde şükür ve sorumluluk getirir.
Nitekim Kur'an’da :
رَبِّ أَوْزِعْنِي أَنْ أَشْكُرَ نِعْمَتَكَ الَّتِي أَنْعَمْتَ عَلَيَّ وَعَلَىٰ وَالِدَيَّ وَأَنْ أَعْمَلَ صَالِحًا تَرْضَاهُ
“Rabbim! Bana, anne-babama verdiğin nimetine şükretmemi ve Senin razı olacağın sâlih ameli işlememi ilham et…” (46/15)
Burada çok güzel bir zincir vardır : Nimet → şükür → salih amel → rıza.
Demek ki nimet, insanı pasif bir tüketiciye dönüştüren bir imkân değildir.
Nimet, doğru karşılık bekleyen ilâhî bir lütuftur.
SONRA : غَيْرُ
Fâtihâ burada bitmez.
صِرَاطَ الَّذِينَ أَنْعَمْتَ عَلَيْهِمْ،غَيْرِ الْمَغْضُوبِ عَلَيْهِمْ ،وَلَا الضَّالِّينَ
“Kendilerine nimet verdiklerinin yoluna; gazaba uğrayanların değil, sapmışların da değil.”
Şimdi metnin karşıtlık örgüsü ortaya çıkıyor.
Nimetlendirilmişler var.
Sonra, الْمَغْضُوبِ عَلَيْهِمْ = gazaba uğramış olanlar var.
Ve, الضَّالِّينَ = sapmış/sapıtmış olanlar var.
Fâtihâ, sırâtı yalnızca olumlu bir tanımla bırakmıyor; ne olmadığını da söylüyor.
Bu nedenle غَيْرِ çok önemlidir.
“O yol; gazaba uğramışların yolu değildir.”
YİNE عَلَيْهِمْ
Burada küçük görünen fakat anlam bakımından önemli bir ayrıntı daha var.
Nimetlendirilenler için أَنْعَمْتَ عَلَيْهِمْ
Gazaba uğrayanlar için الْمَغْضُوبِ عَلَيْهِمْ
İkisinde de عَلَيْهِمْ var.
Birinde, nimet onların üzerine, diğerinde, gazap onların üzerine.
Yani Fâtihâ burada bir servet cetveli çıkarmıyor.
İnsanın Allah karşısındaki konumunu gösteriyor.
Nimetlendirilme, gazaba uğrama ve dalâlet; insanın hayatının ilâhî hakikat karşısındaki niteliğini ifade eden kavramlardır.
VE لَا, “ NE DE…”
Sonra, وَلَا الضَّالِّينَ = “ve sapmışların/sapıtmışların da değil.”
Buradaki dalâl, istikâmet kavramının karşısına çıkar.
Fâtiha’nın başında : اهْدِنَا الصِّرَاطَ الْمُسْتَقِيمَ = “Bizi dosdoğru yola ilet.”
Şimdi bu yolun karşısında الضَّالِّينَ = “sapmışlar.”
Dolayısıyla : İstikâmet ↔ dalâlet karşıtlığı doğrudan sûrenin kendi içinde kuruluyor.
O HALDE SIRÂT NEDİR?!
Burada artık Fâtihâ’nın kelimeleri birbirini açıklamaya başlıyor.
Sırât-ı müstakîm, yalnızca zihinsel olarak doğru kabul edilen ilkeler bütünü değildir. Çünkü onun hemen arkasından الَّذِينَ أَنْعَمْتَ عَلَيْهِمْ geliyor.
Yani sırât, yaşanmış bir hayatın yoludur.
Sonra bunun karşısına, المغضوب عليهم ve, veled الضالين konuyor.
Dolayısıyla doğru yol, Allah’ın gazabını çekenlerin ve dalâlete düşenlerin yolu değildir.
Peki kimlerin yoludur?!.
Allah’ın nimetlendirdiği kimselerin.
Kur'an’ın bütünü bu kavramları birlikte düşündüğümüzde, burada çok güçlü bir anlam ufku açılır.
Kur'an’da, gazap ↔ rıza, istikâmet/hidâyet ↔ dalâlet, Nûr ↔ zulümât karşıtlıkları kurulmaktadır.
Fâtihâ’da rıza kelimesi doğrudan geçmez. Bu nedenle “Fâtihâ, Allah’ın razı olduğu kimseler” demektedir, diyemeyiz. Fakat Kur'an bütünlüğü içinde Allah’ın nimetlendirdiği kimselerin yolunu, Allah’ın rızasına yönelen bir hayat istikâmeti olarak anlamamız için güçlü bir zemin vardır.
Bu, tek bir âyetin içine başka bir kelime yerleştirmek değildir.
Kur'an’ın kendi kavramlarını birbirleriyle konuşturmaktır.
NİMETTEN RIZAYA
Böylece önümüzde bir çizgi beliriyor :
وَهْب ، نِعْمَة ، شُكْر ، عَمَلٌ صَالِح ، رِضَا.
Allah verir.
İnsan fark eder, şükreder, verileni doğru kullanır, sâlih amel işler.
Ve Allah’ın rızasına yönelir.
Burada insanın payı kesb, Allah’ın payı vehbdir.
İnsan nimetin kaynağı değildir; fakat nimete vereceği karşılıktan sorumludur.
Bu yüzden nimet, sorumluluktan bağımsız bir ayrıcalık değildir.
O YOL Kİ…
Artık Fâtiha'nın duasını yalnızca, “bizi doğru yola ilet” diye okumakla yetinmeyebiliriz. Çünkü biz aslında şöyle bir hayat diliyoruz : “Rabbimiz! Bizi, Senin nimetlendirdiğin insanların yaşantısına dahil et. Nimetini kendimizden bilerek Kârûnlaşmaktan koru. Bize verdiklerini fark etmeyi, onlara şükretmeyi ve onları Senin razı olacağın sâlih amele dönüştürmeyi nasip et. Gazabına uğrayanların ve dalâlete düşenlerin yollarından bizi uzak tut. Bizi, nimetinden başlayıp şükür ve sâlih amel üzerinden rızana yönelen dosdoğru istikâmette yürüt.”
İşte o yol, sırât-ı müstakîm.
Ve biz onu günde defalarca istiyoruz.
Belki Fâtihâ’yı anlamanın ilk adımı da budur : Okuduğumuz sûrenin yalnızca kelimelerini tekrar etmek değil, istediğimiz yolu gerçekten yaşamaya başlamak...
Yorumlar
Yorum Gönder