HAMD : VERİLENİ VEREN'DEN KOPARMAMAK
HAMD : VERİLENİ VEREN'DEN KOPARMAMAK
İnsan, sahip olduklarıyla kendisini tanımlamaya çok yatkındır.
“Benim evim.”
“Benim param.”
“Benim bilgim.”
“Benim başarım.”
“Benim sağlığım.”
“Benim yeteneğim.”
“Benim itibarım.”
“Benim çevrem.”
“Benim sevdiğim insanlar.”
“Benim hayatım.”
“Benim bedenim.”
Fakat bütün bunların önüne tek bir soru koyduğumuzda insanın kendisiyle ilişkisi değişmeye başlar : Bunları bana kim verdi?!.
İşte Hamd, bu soruyu unutmamaktır.
Kur'an’ın ilk cümlelerinden biri bu yüzden : الْحَمْدُ لِلَّهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ
“Hamd, âlemlerin Rabbi Allah’a aittir.” (1/2)
Bu, Allah’a bizim tarafımızdan verilmiş bir övgü değildir. Allah bizim Hamdimize muhtaç değildir.
Kur'an bunu açıkça söyler : فَإِنَّ اللَّهَ لَغَنِيٌّ حَمِيدٌ
“Şüphesiz Allah Ğaniyy’dir, Hamîd”dir.” (14/8)
O, bizim Hamdimizle Hamîd olmaz.
Hamde bizim ihtiyacımız vardır.
Çünkü Hamd, Allah’a bir şey kazandırmak için değil, insanı doğru yere yerleştirmek için.
Hamd Kime Olur?!
Hamd, yalnızca verilene bakıp “ne güzel” demek değildir.
Hamd, verilenin arkasındaki Veren’i görmektir.
Bir insan bize bir hediye verdiğinde hediyeye değil, verene teşekkür ederiz.
Peki hayat!. Onu kim verdi?!.
Sağlık!. Kim verdi?!.
Akıl!. Kim verdi?!.
Sevme ve sevilme imkânı!. Kim verdi?!.
Bilgi!. Kim verdi?!.
Zaman!. Kim verdi?!.
Bir insanın hayatımıza girmesi!.
Bir fırsat!...
Bütün bunların üzerinde kendimize ait mutlak bir üretim ve sahiplik iddiasında bulunabilir miyiz?!.
Hayır.
Çünkü hayatın en temel imkânlarının hiçbiri bizim tarafımızdan var edilmedi.
İşte Hamd burada başlar : Verileni Veren’den koparmamak.
Verileni Veren'den Koparırsam Ne Olur?!
Önce “bana verildi” derim.
Sonra “benim” demeye başlarım.
Sonra “ben kazandım.”
Sonra “ben yaptım.”
Sonra “ben güçlüyüm.”
Sonra “ben kimseye muhtaç değilim.”
İşte burada insanın içindeki istiğnâ vehmi doğar.
Kur'an’ın çok çarpıcı biçimde anlattığı sahne budur :
فَلَمَّا نَسُوا مَا ذُكِّرُوا بِهِ فَتَحْنَا عَلَيْهِمْ أَبْوَابَ كُلِّ شَيْءٍ فَرِحُوا بِمَا أُوتُوا
“Hatırlatılanı unutunca üzerlerine her şeyin kapılarını açtık; kendilerine verilenlere sevindiler...” (En‘âm 6/44)
Dikkat!. بِمَا أُوتُوا = “Kendilerine verilene...”
Verilmiş fakat Veren unutulmuş.
İşte şımarıklığın kapısı burada açılıyor.
İnsan kendisine verileni, kendisinin ürettiği ve kendi hakkı olan bir şey gibi görmeye başladığında nimet, onu Veren’e bağlayan bir işaret olmaktan çıkar; insanın kendisini büyüttüğü bir araca dönüşür.
Böylece insan yalnızca zenginleşmez.
Kendisini zengin sanmaya başlar.
Bu ikisi aynı şey değildir.
Gerçekten Ğaniyy Olan Kim?!
Kur'an’ın cevabı nettir :
يَا أَيُّهَا النَّاسُ أَنتُمُ الْفُقَرَاءُ إِلَى اللَّهِ، وَاللَّهُ هُوَ الْغَنِيُّ الْحَمِيدُ
“Ey insanlar! Siz Allah’a muhtaç olanlarsınız. Allah ise Ğaniyy ve Hamîd’dir.” (35/15)
İnsan fakirdir.
Bu, cebinde parası olmadığı anlamına gelmez.
İnsan zengin olabilir; fakat yine de varlık bakımından muhtaçtır.
Çünkü hayatını kendisi vermedi.
Nefesini kendisi üretmedi.
Zamanını kendisi yaratmadı.
Sağlığını garanti edemiyor.
Sevgiyi emrederek var edemiyor.
Bilgiyi kendiliğinden üretmiyor.
Ölümü kendisinden uzaklaştıramıyor.
Dolayısıyla insanın gerçek hâli : Muhtaçlık.
Allah’ın hâli ise : Ğaniyy oluş. = الْغَنِيُّ الْحَمِيدُ هو
İşte Hamd eden insan, önce bu ontolojik gerçeği kabul eder : “Ben kendi kendime yeterli değilim.”
Bu bir aşağılanma değil, tam tersine insanı sahte büyüklükten kurtaran bir özgürlüktür.
Hamd Eden İnsan Nasıl Bir İnsan Olur?!
İşte asıl mesele buradadır.
Hamd eden insan, sahip olduklarının mutlak sahibi gibi davranmaz.
Çünkü bilir : Bana verildi.
Bu bilgi onun karakterini değiştirir.
Başarıda şımarmaz. Çünkü başarısını yalnızca kendisinin eseri olarak görmez.
Çalışmıştır. Emek vermiştir. Ter dökmüştür. Karar vermiştir. Ama çalışabilme gücünün, aklının, zamanının, karşısına çıkan fırsatların da kendisine verilmiş olduğunu unutmaz.
Bu yüzden başarısı onu büyütür ama büyüklük taslamasına yol açmaz.
Başkasının nimetini kıskanmaz. Çünkü başkasına verilen de onun malı değildir.
“Niçin ona verildi” diye isyan etmek yerine, “Rabbim ona da vermiş” diyebilir.
Başkasının nimeti onun eksikliği değildir. Çünkü nimetleri dağıtanın hikmetine güvenir.
Elindekini paylaşır. Çünkü kendisini mutlak malik görmez.
Bir şeyin kendisine verilmiş olması, onun üzerinde hiçbir sorumluluk taşımadığı anlamına gelmez.
Tam tersine, verilen, emanet ve sorumluluk hâline gelir.
Bu yüzden Hamd eden insanın eli kapalı değil, açık olur.
İnfak eder. Paylaşır. Korur. Gözetir.
Kendisine verilen imkânı yalnızca kendisi için tüketmez.
Kaybettiğinde yıkılmaz. Bu, acı çekmeyeceği anlamına gelmez.
Hamd eden insan da üzülür. Ağlar. Özler. Yas tutar. Fakat kaybettiği şeyi kendisinin mutlak mülkü sanmadığı için kaybın içinde tamamen sahipsiz kalmaz.
“Bana verilmişti” diyebildiği gibi, “benden alındı” demeyi de öğrenir.
Ve Veren’i kaybetmediğini bilir.
Hastalandığında isyanı hayatının merkezine koymaz. Hastalığı sevmez. Acıyı inkâr etmez. Tedaviyi bırakmaz. Fakat sağlığın kendi mülkü olmadığını da unutmaz.
Sağlıklıyken Hamd ettiği gibi, hastayken de Rabbini kaybetmez. Çünkü Hamd, yalnızca nimetin kendisine değil, nimetin sahibine bağlılıktır.
Sevildiğinde kendisini ilâhlaştırmaz. Bir insanın sevgisini hak edilmiş mutlak bir mülk gibi görmez.
Sevgi de bir nimettir. Sevileni de Veren’i unutmadan sever.
Bu yüzden Hamd eden insan, sevgiyi sahiplenmek yerine sevgiyi çoğaltır.
Bilgi sahibi olduğunda kibirlenmez. Çünkü bilginin kendisine verilmiş olduğunu bilir.
Bu nedenle bilgisi onu küçümseyen değil, sorumluluk alan bir insana dönüştürür.
Ne kadar öğrendikçe ne kadar çok bilmediğini de fark eder.
Güç sahibi olduğunda zulmetmez. Çünkü gücün kendisine ait mutlak bir kaynak olmadığını bilir.
Güç, onun kişiliğinin kanıtı değil; imtihanının alanıdır.
Bu nedenle Hamd eden insanın gücü arttıkça korkulacak biri olması gerekmez; tam tersine, gücünü başkasını korumak için kullanması beklenir.
Hamd İnsanı Küçültmez; Şişmesini Engeller
Hamd ile tevazû arasındaki bağ burada ortaya çıkar.
Tevazû, “ben hiçbir şeyim” demek değildir.
Bu da başka bir yanlışlıktır.
Hamd eden insan, “ben hiçbir şey değilim” demez; “ben kendimden ibaret değilim” der. Çünkü kendisine verilmiş bir değeri vardır fakat o değerin kaynağını kendisinde görmez.
Bu nedenle Hamd eden insan ne kendisini ilâhlaştırır ne de değersizleştirir.
Kendini doğru yere koyar.
Bu çok önemlidir. Çünkü insanın iki büyük yanılgısı vardır : Kendisini olduğundan büyük görmek ve kendisini olduğundan küçük görmek.
Hamd her ikisini de düzeltir.
Hamd eden insan : “Ben Allah değilim” der ama aynı zamanda “Allah’ın yarattığı, muhatap aldığı ve sorumluluk verdiği bir insanım” da der.
Hamd, Sadece Sözel Bir Parola Değildir
Burada önemli bir yanlış anlamayı daha düzeltmek gerekir.
Hamd, sadece “Elhamdülillah” demek değildir.
En’âm 6/45 bunu çok çarpıcı biçimde gösterir :
فَقُطِعَ دَابِرُ الْقَوْمِ الَّذِينَ ظَلَمُوا ۖ وَالْحَمْدُ لِلَّهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ
“Zulmeden topluluğun kökü kesildi; Hamd âlemlerin Rabbi Allah’a aittir.”
Burada Hamd, yok edilen topluluğun söylediği bir parola değildir.
Onların hayatı Hamd’in hakikatinden kopmuştur.
Kendilerine verilenle şımarmışlar, uyarıyı unutmuşlar ve zulme sapmışlardır.
Sonra kökleri kesilir.
Hamd ise kalır.
Demek ki Hamd, dildeki bir formülden ibaret değildir.
Hamd bir varoluş biçimidir.
Hamd Eden İnsanın Hayatında Ne Değişir?!
Çok şey.
Çünkü Hamd eden insan, hayatındaki her şeyi yeniden okumaya başlar.
Sahip olduklarını hak değil, nimet olarak görür.
Nimeti mülk değil, sorumluluk olarak görür.
Sorumluluğu yük değil, emanet olarak görür.
Başarıyı övünme sebebi değil, Hamd sebebi olarak görür.
Gücü üstünlük değil, hizmet imkânı olarak görür.
Bilgiyi kibir değil, sorumluluk olarak görür.
Sevgiyi sahiplik değil, paylaşma olarak görür.
Sağlığı garanti değil, değerlendirilmesi gereken bir imkân olarak görür.
Zamanı kendiliğinden akan bir mülk değil, kendisine verilmiş sınırlı bir sermaye olarak görür.
Ve bütün bunların üzerinde bir şeyi unutmaz : Veren’i.
Hamd ile Hayat Yeniden Yerli Yerine Oturur
İşte Hamd’in hayatımıza dokunduğu yer burasıdır.
Hamd eden insan, elindekine şükreden biri olmaktan daha fazlasıdır.
O, elindekinin kendisine ait mutlak bir mülk olmadığını bilen insandır.
• Bu yüzden şımarmaz.
• Bu yüzden kıskançlığı azalır.
• Bu yüzden paylaşabilir.
• Bu yüzden başarı onu zehirlemez.
• Bu yüzden kayıp onu tamamen yıkmaz.
• Bu yüzden güç onu zalimleştirmez.
• Bu yüzden bilgi onu kibirli yapmamalıdır.
• Bu yüzden sevgi onu sahiplenici hâle getirmemelidir.
Ve en önemlisi, kendisini hayatın merkezine koymaz. Çünkü merkezde Veren vardır.
Fâtihâ’dan Zümer’e
Belki de Kur'an’ın Hamd etrafında çizdiği büyük daireyi burada görebiliriz.
Fâtihâ’da yolculuk, الْحَمْدُ لِلَّهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ ile başlar.
İnsan daha yolun başında gerçeği öğrenir : Hamd O’nundur.
Sonra hayat başlar.
İnsan kendisine verilenlerle karşılaşır.
Kimi Veren’i hatırlar.
Kimi verilenle şımarır.
Kimi fakrını bilir.
Kimi kendisini Ğaniyy sanır.
Kimi Hamd ile kulluğunu derinleştirir.
Kimi verilenleri kendisine mal ederek zulme yönelir.
Ve Zümer’in sonunda insanlık iki zümre hâlinde ortaya çıkar.
وَسِيقَ الَّذِينَ كَفَرُوا إِلَىٰ جَهَنَّمَ زُمَرًا
ve
وَسِيقَ الَّذِينَ اتَّقَوْا رَبَّهُمْ إِلَى الْجَنَّةِ زُمَرًا
İki zümre.
İki nihâî konum.
Cennet ehli : الْحَمْدُ لِلَّهِ الَّذِي صَدَقَنَا وَعْدَهُ der.
Ardından melekler : يُسَبِّحُونَ بِحَمْدِ رَبِّهِمْ
Ve hüküm tamamlanır : وَقِيلَ الْحَمْدُ لِلَّهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ
Fâtihâ’da başlayan cümle, Zümer’de kapanır.
Başta Hamd O’nun.
Yol boyunca insan Hamd karşısında konumlanır.
Sonda insanın konumu açığa çıkar ama Hamd yine O’nundur.
O Hâlde Bugün Ne Yapacağız?!
Bugün elimizde ne varsa bir an durup bakalım.
• Hayatımıza.
• Bedenimize.
• Sağlığımıza.
• Aklımıza.
• Sevdiklerimize.
• Dostlarımıza.
• Evimize.
• Ekmeğimize.
• Bilgimize.
• Tecrübemize.
• Zamanımıza.
• İmkânlarımıza.
Ve kendimize soralım : Bunların hangisini ben verdim?!.
Cevap : Hiçbirini.
Hepsi bir biçimde bana verildi.
Öyleyse ikinci soruyu soralım : Veren’i ne kadar hatırlıyorum?!.
İşte Hamd burada başlıyor.
Hamd eden insanın hayatı yavaş yavaş değişiyor :
• Sahip olmaktan emanet taşımaya.
• Övünmekten sorumluluk almaya.
• Tüketmekten paylaşmaya.
• Şımarıklıktan tevazûya.
• Kıskançlıktan rızaya.
• Kendine yeterlilik vehminden fakr bilincine.
• Başarı sarhoşluğundan sorumluluğa.
• Kayıp karşısında isyandan sabra.
• Kendini merkeze koymaktan Rabbine yönelmeye.
İşte bu yüzden Hamd yalnızca söylenecek bir cümle değildir.
Hamd, insanı başka bir insan yapan bir bilinçtir.
Verileni Veren’den koparmayan insan, hayatın içinde artık yalnızca “ne aldım” diye sormaz. “Bana ne verildi ve ben bununla ne yapıyorum” diye sorar.
Çünkü bilir :
• Mal da Vehb’dir.
• Sağlık da Vehb’dir.
• Sevgi de Vehb’dir.
• Bilgi de Vehb’dir.
• Zaman da Vehb’dir.
• Hayatın kendisi de Vehb’dir.
Ve bütün Vehb’lerin üzerinde : Veren vardır.
• Ğaniyy’dir.
• Hamîd’dir.
Biz ise muhtacız.
Öyleyse Hamd, “bana çok şey verildi” demekten önce, “bana Veren var” diyebilmektir.
Ve o zaman insan, elindekilerin büyüklüğüyle değil, Veren’in farkındalığıyla büyür.
الْحَمْدُ لِلَّهِ رَبِّ الْعَالَمِينَ
Hamd, âlemlerin Rabbi Allah’a aittir.
Yorumlar
Yorum Gönder