NÂGATALLÂH
Göklerin ve Yerin Mülkünden İnsanın Emanetine : Kozmik Denge, Sosyal Adâlet ve Mülkiyet Hesabı
Kâinat, sarsılmaz bir ortaklaşa nöbet düzeni ve mutlak bir denge üzerine kurulmuştur. Güneş ışığını ve ısısını hiç kimseden esirgemez; ay, geceyi aydınlatma görevini gündüzden devralırken mülk iddia etmez. Şems Sûresinde göğe, yere, geceye ve gündüze yapılan o muazzam yeminler (11 yemin), insana makro âlemdeki ortak ekosistemi öğretir. Evren, kelimenin tam anlamıyla ilâhî/ilâhın bir kamu alanıdır.
Ancak insan, bu kozmik kamu düzeninin içine adım attığında, varoluşsal bir imtihanla karşı karşıya kalır : Mülkiyetle kurduğu ilişki.
Arap dilinin derinliklerinde inkârcı psikolojisini vuran o sert “LÂ!” (= Hayır! Sandığınız gibi değil!) haykırışı, aslında insanın yeryüzündeki en büyük yanılgısını parçalar. İnsan, sınırları kendine ait olmayan bir dünyada, sahip olduğu metaları, toprakları ve su kaynaklarını kendi mutlak gücü zanneder. Oysa Kur'an’ın mülkiyet felsefesinde, insan bir mâlik (mutlak sahip) değil, yalnızca bir müstahleftir. (emanetçi/vekil, halifedir.) Mülk, özü itibariyle yalnızca Allah’ındır; insanın elindeki ise geçici bir kullanım hakkından ibarettir.
Semûd’dan Moderniteye : Kamusal Hakların Katli
Bu ilâhî kural çiğnendiğinde, karşımıza Semûd kavminin sosyo-ekonomik krizi çıkar. Semûd, dağları oyup saraylar yapacak kadar endüstriyel ve mimarî güce ulaşmış, ancak bu gücün sarhoşluğuyla kaynakları tekelleştirmiş bir sermaye oligarşisidir. Onların karşısına dikilen “nâgatallâh” (= Allah’ın Devesi), sıradan bir hayvan değil; kamusal hakların, ezilenlerin ve doğanın ortak yararlanma hakkının somut bir simgesidir. Su kuyusunun kullanımının bir gün deveye (yani kamuya ve yoksullara), bir gün seçkinlere ait olması yönündeki ilâhî ferman, tekelleşmiş sermayeye vurulan sosyo-ekonomik bir settir.
Semûd seçkinleri, kendi özel mülkiyet hırslarını ve su üzerindeki aristokratik tekellerini korumak amacıyla o deveyi katlettiklerinde, aslında kamusal adâlete ve kozmik dengeye savaş açmışlardır. Nefislerini arındırmak yerine, bencilce bir biriktirme ve sömürme tutkusuyla karanlığa gömmüşlerdir.
Bugün dünyayı kuşatan kapitalizm, derinleşen gelir adâletsizliği ve ekolojik kriz, Semûd’un o azgın deveyi katletme hırsının küresel ölçekteki izdüşümüdür. Müşterek alanların (= nehirlerin, ormanların, tohumların) özelleştirilmesi, temiz su kaynaklarının dev şirketlerin tekeline geçmesi ve doğanın sınırsız bir kâr hırsıyla yağmalanması, modern dünyanın “nâgatallâh”ı katletme biçimidir. Kainattaki kamusal dengeyi hiçe sayan bu sistem, tıpkı Semûd gibi, kendi sonunu kendi elleriyle hazırlamaktadır.
Kurumsal İhanet : Kamu Malının Bizzat Devletler Tarafından Yağmalanması
Kamu malına ve haklarına yönelik ihanet sadece açgözlü bireylerden veya vahşi şirketlerden gelmez. Çoğu zaman en büyük sapma, kamunun kendisi adına hareket eden kurumlardan, yani gücü ve otoriteyi elinde tutan devlet mekanizmasından gelir. Devlet, halkın ortak refahını korumakla görevli bir “emanetçi” iken; liyakatsizlik, rüşvet, kayırmacılık ve şatafat yoluyla kamu kaynaklarını çarçur eden devasa bir sömürü aygıtına dönüşebilir.
Semûd kıssasında deveyi kesen “kavmin en azgını” (= eşkâhâ), aslında arkasına kavmin aristokratik meclisinin ve kurumsal otoritesinin desteğini alarak ileri atılmıştı. Yani cürüm, organize ve kurumsal bir koruma kalkanı altında işlenmişti.
İslâm tarihindeki en büyük kırılma da Ebû Zer el-Gıfârî’nin Şam’da, Emevî valisi Muaviye’nin halkın vergileriyle yaptırdığı “Yeşil Saray”ın (Kasru-l Hadrâ) karşısına dikilmesiyle yaşanmıştır. Ebû Zer, kurumsallaşan bu güce karşı şu sarsıcı ihtarı yapmıştır : “Eğer bu sarayı halkın parasıyla yapıyorsan hırsızlıktır, kendi paranla yapıyorsan israftır!.”
Devlet eliyle yürütülen lüks, israf, yandaş kayırma ve kamu arazilerinin peşkeş çekilmesi; kurumların halka ait olan “deveyi” (= kamu malını) kendi iktidarlarını beslemek için sinsice katletmesidir. Gücü elinde tutan kurumların adâletsizliği, bireylerin suçundan çok daha yıkıcıdır; çünkü toplumsal güveni kökünden kurutur.
Kurumsal Denetimin Zirvesi : Ömerî Adâlet ve Beytülmal Ahlâkı
Kamu otoritesinin bu canavarlaşıp sömürgeleşme eğilimini tarihte en radikal şekilde dizginleyen ve devlet aygıtını “bir emanetçiye” dönüştüren model Hz. Ömer’in beytülmal (= kamu hazinesi) yönetimidir. Ömer, devletin en tepesindeki gücün dahi kamu malı üzerinde zerre kadar mülkiyet iddia edemeyeceğini kendi hayatıyla kurumlaştırmıştır.
Onun adâlet sisteminde, kamu malına el uzatmak bir yana, devlet gücünü kullanarak dolaylı avantaj elde etmek bile en büyük suçlardandır.
Valileri göreve atarken onların mal varlıklarını kaydettirmesi, görevden ayrılırken haksız zenginleşenlerin mallarının yarısına devlet adına el koyması (= müsadere sistemi), modern hukukun bile hayal edemediği bir yolsuzlukla mücadele denetimidir.
Oğlu Abdullah’ın kamu otlaklarında otlayan develerinin, diğer halkın develerinden daha iyi geliştiğini gördüğünde; “Mü’minlerin emirinin oğlu diye, senin develerine iltimas geçemem.” diyerek o develerinin satışından elde edilen kârı bizzat devlet hazinesine aktarması, kurumsal ahlâkın en uç sınırıdır.
Devletin mumu ile kendi özel mumunu ayıran, “Fırat kenarında bir kurt bir koyunu kapsa hesabı benden sorulur.” diyen Ömerî şuur; devletin halkın efendisi değil, sadece ve sadece “halkın ortak malının emanetçisi ve koruyucusu” olduğunun tescilidir.
Ömer, devlet aygıtının “semudlaşmasını” engelleyen, kurumları zapturapt altına alan o büyük iradenin adıdır.
Kenz Yasağı ve İnfak : Sermayenin Akışkanlığı
İslâm iktisadının teorik ve pratik omurgası, gücün ve sermayenin belirli ellerde (ister bireysel zenginler, isterse devlete çöreklenmiş bürokratik oligarşiler olsun) toplanmasını engellemek üzere tasarlanmıştır. Kur'an, Haşr Suresi 7. âyette “servet, içinizden sadece zenginler arasında dönüp duran bir devlet (güç) olmasın” ilkesini koyarak, servetin tabana yayılmasını emreder.
Buna karşın, parayı ve gücü istifleyip kamudan kaçıranlar Tövbe Suresi 34. âyetteki sert “kenz” (= servet yığma/stokçuluk) yasağıyla uyarılır : “Altın ve gümüşü yığıp da onları Allah yolunda harcamayanları (kamusal refaha aktarmayanları) acıklı bir azapla müjdele!.”
Bu tıkanıklığı açacak olan mekanizma ise infak kültürüdür. İnfak, bireyin ve kurumların “benim” zannettiği mülkten, onun gerçek sahibi adına vazgeçebilmesi ve onu toplumsal dolaşıma sokmasıdır. Mâûn Suresinde yetimi itip kakanların ve “mâûn”u (= en ufak bir yardımı, kamusal paylaşımı) engelleyenlerin dini yalanlayanlar olarak nitelendirilmesi, ibâdet ile sosyal adâlet arasındaki ayrılmaz bağın en net kanıtıdır. Mülk akışkan olmalı, nehirler gibi kamuya akmalıdır; barajlar kurulup tekelleştirildiğinde sosyal bünyeyi çürütür.
Büyük Mahkeme : İşin Sonunda Verilecek Hesap
İnsanın ve kurumların mülkiyetle kurduğu bu hırslı, gaddar ve tekelleştirici ilişki, kaçınılmaz olarak işin sonunda büyük hesaba varır.
Kıyâme Suresinin girişinde, insanın içindeki o adalet terazisi olan nefs-i levvâme (= kınayan nefis/vicdan mahkemesi) ile kozmik adâlet meydanı olan kıyamet gününün peş peşe zikredilmesi bu yüzdendir. Yeryüzünde hukukun açıklarından yararlanarak kamu malını gasp eden bireyler de, aldıkları kararlarla halkın geleceğini çalan, bütçeyi hortumlayan ve dokunulmazlık zırhına bürünen siyasîler, bürokratlar ve kurumlar da o gün aynı hizada duracaktır.
Yeryüzünün sahte mahkemelerinden ve yetersiz denetim mekanizmalarından kaçan kurumsal güçler, evrensel büyük mahkemeden kaçamazlar. Mülkiyetin ve sömürünün hesabı, parmak uçlarına kadar her şeyin yeniden inşâ edileceği o dehşetli günde, mutlak adâlet terazisinde görülür. O gün, yeryüzünde biriktirilen ve kötüye kullanılan güç, sahibinin boynuna dolanan birer utanç zinciri haline gelir.
Eyleme Dökülen Adâlet : Ebû Zerleri ve Ömerleri Çoğaltmak
Sonuç olarak; kâinattaki kozmik kamu düzenine uyum sağlamanın yolu, yeryüzünde de âdil, şeffaf, Ömerî sertlikte denetlenen ve hesap verebilir bir bölüşüm mekanizması kurmaktan geçer. İnsanın ruhunun arınması, elindeki gücü ve mülkü bir tahakküm aracına değil, kamusal refahın vesilesine dönüştürmesiyle mümkündür. Aksi takdirde, mülkü ilâhlaştıran her birey ve kamu hakkını çiğneyen her kurumsal yapı, tıpkı Semûd gibi, kendi enkazı altında kalmaya mahkumdur. Çünkü kâinatın Sahibi, sömürü üzerine kurulu hiçbir düzenin ve o devasa kurumların sonundan korkmaz.
Bu devâsâ enkazın altında kalmamak ise, soyut ahlâk ve adâlet söylemlerinin çok ötesindedir. Adâletsizliğe karşı meydanlarda yükselen o gür sesiyle sarayların kibrini sarsan Ebû Zerleri ve kamu hakkını korumak adına devletin en tepesindeki gücü bile nefes aldırmadan denetleyen o çelik iradeli Ömerleri çoğaltmalıyız.
Bu sadece pasif bir temenni, geleceğe bırakılmış soluk bir arzu olamaz; adâletsizliğe “hayır!” diyen her bir vicdanın acilen eyleme geçmesi, kurumsal hesap sorulabilirliği inşâ etmesi ve sömürünün karşısına pratik adımlarla dikilmesi gereken mutlak bir fiildir.
Adâlet yoksa; kalkınma, daha fazla sömürü üretir.
Yorumlar
Yorum Gönder