RABBİMİZLE İLİŞKİMİZ

RABBİMİZLE İLİŞKİMİZ

Rab, bizi yaratan ve yaşatandır.

Ama burada durup düşünelim.

Rab, bizi yaratmış ve sonra kendi hâlimize bırakmış değil. Yaratma da yaşatma da olup bitmiş, kapanmış, geçmişte kalmış birer işlem değil. O, her an yaratıyor. O, her an yaşatıyor. Biz de her an O’nun yaratması ve yaşatması içinde varlığımızı sürdürüyoruz.

“Külle yevmin Hüve fî şe’n.” = “O, her an bir şe’n üzeredir.” (55/29)

Öyleyse asıl soru şudur : Bizim Rable ilişkimiz sahici mi, ciddî mi?!. Yoksa Rabbimiz bizim için yalnızca inandığımız bir isimden, tekrarladığımız birkaç cümleden, dilimizde dolaşan bir kavramdan mı ibaret?!.

Daha açık soralım : Rabbimizi gerçekten ciddiye alıyor muyuz?!.

Çünkü O, bizi yaratandır. Biz ise yaratılmışız. O, bizi yaşatandır. Biz ise O’nun yaşatmasıyla yaşamaktayız. O, bizi yeniden yaratacağını bildirendir. Biz ise bir gün O’nun huzurunda hesap vereceğiz.

Bütün bunları biliyoruz ama bilmekle yaşamak aynı şey değil.

İşte burada Kur’an’ın çok daha ağır bir uyarısı önümüze çıkıyor : “Allah’ı unutanlar gibi olmayın; O da onlara kendilerini unutturdu.” (59/19)

Bu âyet üzerinde biraz durmadan geçmeyelim. Çünkü burada “korkunç” bir hakikat var : Allah’ı unutmak, insanın yalnızca Allah’la ilişkisini kaybetmesi değildir.

İnsan, Allah’ı unuttuğunda kendisini de unutuyor. Kendisinin kim olduğunu… nereden geldiğini… kimin tarafından yaratıldığını… kimin tarafından yaşatıldığını… meye göre yaşayacağını… nereye döneceğini… Ve sonunda kime hesap vereceğini… unutuyor.

İşte insanın asıl kaybı ve pratikten kopuşu tam da burada başlıyor.

Çünkü yaşantıda karşılığı olmayan, amele dönüşmeyen bir “hatırlama” sadece zihinsel bir aldanıştır. “Ben zihnen unutmadım, sadece gafletteyim” demek, içi boş bir avunmadır; zira hayata yansımayan bir inanç, pratik boyutta unutmanın ta kendisidir. Ve bu amelsiz unutuş = hatırlama, insanı adım adım pratik bir deizme ve nihayetinde zihinsel bir inkâra = unutuşa sürükler.

Nitekim Yâsîn sûresinin 78. âyetinde insan, önce kendi yaratılışını unutuyor ve ardından : “Bu çürümüş kemikleri kim diriltecek?!.” diye soruyor.

Dikkat!. Adam durup dururken yeniden dirilişi inkâr etmiyor. Süreç adım adım ilerliyor : Önce hayatında Allah’ı hesaba katmadan yaşamaya başlıyor. Allah’ı unuttukça kendi yaratılışını, bir zamanlar yokken var edildiğini, kendisini kendisinin yaratmadığını unutuyor. İlk yaratılış bilincini yitiren ve hayatı sadece görünür dünyadan ibaret sanan zihin, sonunda ikinci yaratılmayı da uzak ve imkânsız görmeye başlıyor. Yani pratikteki kopuş, zamanla fikrî bir inkârla buluşuyor.

Oysa cevap son derece açık : “De ki : Onları ilk defa yaratan diriltecektir.” (36/79)

İlk yaratılışını unutma!; çünkü ilk yaratılışını unutan, ikinci yaratılışı anlamakta zorlanır.

Ve 59/19 ile birlikte düşündüğümüzde mesele daha da derinleşiyor : Allah’ı unutma! Çünkü Allah’ı unutan, kendi yaratılışını da unutuyor. Kendi yaratılışını unutan, kendi hakikatini de unutuyor. Kendi hakikatini unutan ise nasıl yaşaması gerektiğini de unutuyor. Böylece insan, Rabbinden uzaklaşırken aslında kendisinden de uzaklaşıyor.

Belki de bugün yaşadığımız en büyük problem tam olarak budur. Allah’ı doğrudan inkâr etmiyoruz ama hayatımızın içinde O’nu unutabiliyoruz. Dilimizi O’nun adıyla süslüyor ama hayatımızı, O’nu hesaba katmadan kurabiliyor/yaşayabiliyoruz.

“Allah vardır” diyoruz ama O’nun bizi her an yaratmakta ve yaşatmakta olduğunu hayatımızın gerçekliği hâline getirmiyoruz. O’nun bizi gördüğünü söylüyoruz ama yalnızken O’nu hesaba katmadan davranabiliyoruz. O’nun bizi işittiğini söylüyoruz ama dilimizden çıkan sözlerin sorumluluğunu unutabiliyoruz. Hesap gününe inanıyoruz ama bugünkü tercihlerimizi, sanki hesap yokmuş gibi yapabiliyoruz.

Demek ki problem her zaman teorik bir inkâr değil; asıl problem, insanı inkârın eşiğine getiren o pratik unutmak.

Ve şimdi daha ağır bir soru : Rabbimizin yarattığı şeyler bize Rabbimizi unutturuyor olabilir mi?!.

• Mal… • Makam… • Aile… • Beden… • İş… • Para… • Teknoloji… • Bilgi… • Şöhret… • Haz… • Gelecek…

Hatta bazen kendi dindarlığımız bile…

Bunların hepsi O’nun yarattığı şeyler. Hepsi O’nun bize verdiği imkânlar ama biz onları O’ndan bağımsızlaştırdığımız anda, araç olmaktan çıkıp perdeye dönüşüyorlar.

İşte büyük paradoks burada.

Rabbimizin verdiği nimetlerle Rabbimizi unutabiliyoruz. O’nun verdiği gözlerle O’nun âyetlerini görmüyor, O’nun verdiği kulaklarla O’nun çağrısını işitmiyor, O’nun verdiği akılla O’nu hesaba katmadan hesap yapıyor, O’nun verdiği iradeyle O’na rağmen tercihler yapıyor, O’nun verdiği ömürle O’nu unutarak yaşıyoruz. Sonra da bütün bunlara “hayat” diyoruz.

Gerçekten hayat mı bu!; yoksa Rabbinden koparılmış bir yaşama çabası mı?!.

Bir an duralım. Derin bir nefes alalım. Sonra kendimize soralım : Şu anda beni kim yaşatıyor?!.

Cevabı biliyoruz ama mesele cevabı zihnen bilmek değil; o cevabın hayatımızdaki ameli karşılığı.

Eğer Rabbim beni her an yaşatıyorsa, ben nasıl O’nu hesaba katmadan yaşayabilirim?!. Eğer Rabbim beni her an görüyorsa, ben nasıl O yokmuş gibi davranabilirim?!. Eğer Rabbim beni her an işitiyorsa, sözümü nasıl başıboş sanabilirim?!. Eğer Rabbim beni yaratıyor, yaşatıyor ve sonunda huzurunda toplayacaksa, nasıl O’ndan bağımsız bir hayat kurabilirim?!.

İşte Rable ilişki burada başlıyor.

Rable ilişki, yalnızca “Allah vardır” demek değildir. O’nun benim Rabbim olduğunu ciddiye almaktır.

Rab; yaratır, yaşatır, terbiye eder, yön verir, imkân verir, sınar, nimet verir, uyarır, çağırır. Ve sonunda huzurunda toplar.

Öyleyse Rable ilişkimiz, hayatımızın kenarında duran bir “din alanı” olamaz. Hayatın kendisini belirleyen ilişki olmak zorundadır. Çünkü O, hayatımızın bir parçası değildir. Hayatımız O’nun tasarrufu içindedir.

Bunu gerçekten kavradığımızda bazı şeyler değişmek zorundadır.

• Bir karar verirken… • Bir söz söylerken… • Birine haksızlık ederken… • Bir malı kullanırken… • Bir imkânı tüketirken… • Birine iyilik yaparken… • Bir kötülüğü gizlice işlerken… • Yalnızken… • Kalabalıkta… • Güçlüyken… • Zayıfken… • Kazandığımızda… • Kaybettiğimizde…

Her seferinde aynı soru ayağa kalkmalıdır : Rabbim bunun neresinde?!. Daha doğrusu, ben her an Rabbimin huzurunda olduğumu gerçekten biliyor muyum?!.

Çünkü O’nu ciddiye almak, yalnızca O’nun varlığını kabul etmek değildir. O’nun huzurunda yaşamaktır.

Ve burada 59/19’un uyarısı yeniden karşımıza çıkıyor: Allah’ı unutma! Çünkü O’nu unutursan, kendini unutursun. Kendini unutursan, kulluğunu unutursun. Kulluğunu unutursan, sınavda olduğunu unutursun. Sınavda olduğunu unutursan, tercihlerinin hesabını unutursun. Hesabı unutursan, hayatı kendine ait sanmaya başlarsın. Ve hayatı kendine ait sandığın anda, Rabbini hayatının dışına itmeye başlarsın.

Oysa hayatın, başından sonuna kadar O’nundur. O verdi. O yaşatıyor. O sınamaktadır. O’na döneceğiz.

Öyleyse insanın kendisine karşı dürüst olması gerekiyor: Ben gerçekten Rabbime mi bağlıyım; yoksa Rabbim hakkında doğru cümleler kuran, ama hayatını O’ndan bağımsız yaşayan biri miyim?!.

Dilim Allah diyor, hayatım başka şey söylüyorsa… dilim hesap gününü söylüyor, tercihlerim hesap yokmuş gibi yapılıyorsa… dilim rızkın Allah’tan olduğunu söylüyor, kalbim rızkı yalnızca sebeplerden bekliyorsa… dilim O’na güvendiğimi söylüyor, en küçük sarsıntıda O’nu değil sahip olduklarımı kaybetmekten korkuyorsam…

Kendimi kandırıyor olabilirim. Çünkü Rable ilişki, sözden önce hayatta görünür.

Belki de bugün kendimize yapabileceğimiz en büyük iyilik, kendimize gelmektir. Kendimizi yeniden hatırlamaktır. Çünkü Kur’an’ın uyarısı çok açık: Rabbin olan Allah’ı unutma! Çünkü O’nu unutursak, kendimizi unuturuz.

Öyleyse kendimizi hatırlamak istiyorsak, Rabbimizi hatırlamalıyız. Nereden geldiğimizi hatırlamak istiyorsak, bizi Yaratan’ı hatırlamalıyız. Neden yaşadığımızı anlamak istiyorsak, bizi Yaşatan’ı hatırlamalıyız. Nereye gittiğimizi bilmek istiyorsak, O’na döneceğimizi hatırlamalıyız.

Şimdi soruyu son kez, kaçamayacağımız kadar açık soralım : Rabbimiz bizi ciddiye alıyor = yaratıyor, yaşatıyor; pekiî biz Rabbimizi ciddiye alıyor muyuz?!.

O bizi unutmuyor. Biz O’nu unutuyor muyuz?!. O bizi her an yaşatıyor. Biz O’nunla her an yaşadığımızı hatırlıyor muyuz?!. O bizi yeniden yaratacak. Biz ilk yaratılışımızı hatırlıyor muyuz?!. O bizi huzurunda toplayacak. Biz o güne hazırlanıyor muyuz?!.

Ve en önemlisi : Rabbimizi unutup kendimizi kaybetmiş olabilir miyiz?!.

İşte insanın burada durması gerekiyor. Kaçmadan, bahane üretmeden, kendimizi savunmadan. Kendimize bakmamız gerekiyor.

Çünkü belki de ihtiyacımız olan şey daha fazla bilgi, fazla konuşmak değil, uyanmak. Rabbimizi yeniden ciddiye almak. Kendimizi yeniden hatırlamak. Hayatımızı yeniden O’nun huzurunda kurmak.

Çünkü biz O’nunla ilişki kurmaya çalışan bağımsız varlıklar değiliz. Biz zaten O’nun yaratması, yaşatması, bilgisi ve huzuru içindeyiz.

O bizi yarattı. O bizi yaşatıyor. O bizi görüyor. O bizi biliyor. O bizi çağırıyor. Ve O’na döneceğiz.

Öyleyse artık şu sorudan kaçamayız: Rabbim beni ciddiye alırken, ben Rabbimi ne kadar ciddiye alıyorum?!.

Bu soru yarına bırakılacak bir soru değil, şimdi cevaplanması gereken bir soru. Çünkü her nefesimiz bir cevap. Her tercihimiz bir cevap. Her yönelişimiz bir cevap. Her vazgeçişimiz bir cevap. Her nimet karşısındaki tavrımız bir cevap.

Ve biz, Rabbimizi unutmadan kendimizi hatırlamak zorundayız. Çünkü insanın Rabbini unutması, kendisini unutmasıdır. Kendisini unutması ise, kim olduğunu, niçin yaşadığını ve kime döneceğini unutmasıdır.

Öyleyse hatırla!

Seni kim yarattı?!. Rabbin. Seni kim yaşatıyor?!. Rabbin. Seni kim görüyor?!. Rabbin. Seni kim biliyor?!. Rabbin. Seni kim huzurunda toplayacak?!. Rabbin.

Öyleyse O’nu ciddiye almalıyım. Çünkü O'nu dünyada, amellerimle ve yaşantımla ciddiye almazsam; bugün pratikle pekişmeyen inanç, o nihai hakikat günü geldiğinde dilde donar. Ve O GÜN, dilim lâl olacağı için Münker-Nekir’in sorularına cevap veremem.

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

MÂÛN NE DİYOR?!.

HAYATIN GAYESİ

KİP