DÂİMÎ ZİKİR
SÜREKLİ/DÂİMÎ ZİKİR = ZİKR-İ DÂİMÎ
“Ey iman edenler! Allah’ı çokça zikredin. O’nu sabah-akşam tesbih edin.” (33/41–42)
Kur’an bize çokça zikir emrediyor.
Pekiî, çokça zikir nedir?!.
Günde yüzlerce, binlerce defa Allah’ın adını tekrarlamak mı?!.
Tesbihin tanelerini çevirmek, zikirmatikte sayıyı yükseltmek mi?!.
Yoksa bundan daha büyük, daha kuşatıcı bir şey mi?!.
Önce şu soruyu sormamız gerekiyor : Zikir nedir?!.
Sonra asıl soruya geçebiliriz : Sürekli zikir nasıl mümkün olur?!.
Zikir, Sayı Değil; Şuurdur
Zikir denince çoğumuzun zihninde tesbih, zikirmatik, tekrar ve sayı beliriyor.
Bin defa…
Beş bin defa…
On bin defa…
Oysa zikir, sayı değil; şuurdur.
Zikir, Allah’ı hatırlamaktır. Fakat Allah’ı hatırlamak, O’nu hayatımıza sonradan getirmek değildir.
O zaten hayatımızdadır.
Biz O’ndan uzaklaşabiliriz; O bizden uzaklaşmaz.
Biz unutabiliriz; O unutmaz.
Öyleyse zikir : Allah’ı hayatımıza sokmak değil, O’nun hayatımızdaki sürekli huzurunun farkında olarak yaşamaktır.
Bu nedenle zikrin sürekliliği, zikredilen kelimenin sürekli tekrarı değildir.
Zikrin sürekliliği, Allah’ı hayatımızdan hiç çıkarmamaktır.
Daha doğrusu, O zaten hayatımızdan hiç çıkmadığına göre, O’nu unutmadan yaşamaktır.
Zikir Yalnızca Hatırlamak Değil, Hatırlatmaktır
Zikir yalnızca bizim Allah’ı hatırlamamız da değildir.
Kur’an’ın kendisi Zikirdir : “Bu, indirdiğimiz mübarek bir Zikir’dir.” (21/50)
Kur’an Allah’ı hatırlayan değil, bize Allah’ı ve hakikati hatırlatan bir Hitâb’dır.
Bize neyi hatırlatır?!.
• Kimin huzurunda yaşadığımızı…
• Kim olduğumuzu…
• Nereden gelip nereye gittiğimizi…
• Neye karşı sorumlu olduğumuzu…
• Neyin hak, neyin bâtıl olduğunu…
• Neyin adalet, neyin zulüm olduğunu…
• Neyin insanı yükselttiğini, neyin alçalttığını…
Demek ki zikir iki yönlüdür : Hatırlamak ve hatırlatmak.
Ve bunun çok çarpıcı bir başka boyutu vardır : “Öyleyse Beni zikredin ki Ben de sizi zikredeyim.” = فَاذْكُرُونِي أَذْكُرْكُم
Biz Allah’ı zikrediyoruz.
Allah da bizi zikrediyor. (2/152)
Fakat O’nun bizi zikretmesi, bizim gibi bir unutmayı gidermek için değildir.
Allah unutmaz.
O’nun bizi zikretmesi, bize yönelmesi, bizi gözetmesi, karşılığını vermesi ve şuurumuzu diri tutmasıdır.
Biz O’nu zikrederek farkına varıyoruz.
O bizi zikrederek şuurumuzu diri tutuyor.
Salât da Zikirdir
Kur’an, salâtı zikirden bağımsız bir faaliyet olarak sunmaz.
“Beni zikretmek için salâtı ikame et.” (20/14)
Demek ki salâtın merkezinde zikir vardır.
Salât, insanın belirli vakitlerde bütün dikkatini Allah’a yönelttiği, O’nun huzurunda durduğu, O’nu andığı ve O’nunla irtibatını yenilediği yoğunlaştırılmış bir zikir hâlidir.
Beş vakit salât bu bakımdan son derece önemlidir.
Çünkü insan gün boyunca dağılır.
Dünyevî işler, arzular, öfkeler, kaygılar, çıkarlar ve alışkanlıklar insanın dikkatini Allah’tan uzaklaştırabilir.
Salât insanı yeniden toplar. Yeniden yöneltir. Yeniden hatırlatır. Yeniden kalibre eder.
Fakat salâtın amacı insanı yalnızca salât sırasında Allah’ı hatırlayan biri yapmak değildir.
Salâtın dışında da Allah’ı unutmayan biri hâline getirmektir.
Zikir Mabette Bırakılmaz
İşte burada önemli bir yanlış anlamanın önüne geçmemiz gerekir.
Sürekli zikir, dergâhta, tekkede veya mabette geçirilen zamanla sınırlı değildir.
İnsan mabette Allah’ı zikreder fakat hayata çıktığında zikrini yanında götürür. Çünkü Allah, yalnızca mabette Rabbimiz değildir.
Evde de Rabbimizdir. İşyerinde de… Çarşıda da… Sokakta da… Trafikte de… Makamda da… Yalnızken de… Kalabalığın içinde de… Kimsenin bizi görmediği yerde de…
O, her yerde Rabbimizdir.
Bu yüzden zikir mabette yoğunlaşır; hayatın içinde doğrulanır.
Mabette Allah’ı zikredip hayatta O’nu unutmak, zikrin maksadına ulaşmamaktır.
Hatta daha açık söyleyelim : Zikir mabette kalıyorsa, henüz hayatımıza taşınmamıştır.
Mabet, insanın Allah’a yönelişini yoğunlaştırabilir.
Dergâh, insanın dikkatini toparlayabilir.
Salât, insanı yeniden Allah’ın huzuruna yöneltebilir.
Fakat zikir hayatın dışında bırakılamaz. Çünkü hayatın kendisi, zikrin sınanma alanıdır.
Salât Zikri Hayata Taşır
29/45 bize çok önemli bir ölçü verir : “Şüphesiz salât, fuhşâdan ve münkerden alıkoyar.”
Salâtın hayata dokunması gerekir.
İnsan namaz kılıyor ama yalan söylüyorsa…
Namaz kılıyor ama haksızlık yapıyorsa…
Namaz kılıyor ama kul hakkını önemsemiyorsa…
Namaz kılıyor ama gücü yettiğinde başkasını eziyorsa…
Burada salât ile hayat arasında bir kopukluk vardır. Çünkü salâtın oluşturduğu zikir, hayatta görünür hâle gelmemiştir.
Ve âyet hemen ardından çok önemli bir şey söyler : “Allah’ın zikri ise daha büyüktür.” = وَلَذِكْرُ اللَّهِ أَكْبَرُ (29/45)
Buradaki “Ekber”, zikrin salâttan bağımsız, ayrı bir faaliyet olduğu anlamına gelmek zorunda değildir. Tam tersine, salât zikri yoğunlaştırır; zikir salâtı hayata taşır.
Bu yüzden şöyle söyleyebiliriz : Beş vakit salât, zamanı belirlenmiş yoğun zikirdir; zikir ise salâtın hayata yayılmış hâlidir.
Beş vakit salâtla Allah’ın huzurunda dur.
Günün geri kalanında O’nun huzurundan çıkma.
İşte sürekli zikir budur.
Sürekli Zikir Nasıl Mümkün?!
İnsan yirmi dört saat boyunca tesbih çekemez. Çekmek zorunda da değildir. Çünkü sürekli zikir, sürekli kelime tekrarı değildir.
Sürekli zikir, sürekli şuurdur.
Bir insan yemek yerken Allah’ı hatırlayabilir.
Çalışırken… Alışveriş yaparken… Çocuğuyla konuşurken… Bir karar verirken… Bir insan hakkında konuşurken… Öfkelenirken… Para kazanırken… Para harcarken…
Kimsenin görmediğini düşündüğü bir anda…
İşte zikir tam burada devreye girer. Çünkü her durumda insan kendisine şu soruyu sorabilir : “Allah’ı hesaba katıyor muyum?!.”
Bu soru insanın hayatını değiştirebilir.
Allah’ı Hesaba Katmak
Bir insan yalan söyleyecek.
Kimse bilmiyor ama Allah biliyor.
Bir insan başkasının hakkına girecek.
Kimse görmüyor ama Allah görüyor.
Bir insan emanete ihanet edecek.
Hesap soracak kimse yok ama Allah biliyor.
Bir insan öfkesine yenilecek.
Karşısındaki zayıf ama Allah görüyor.
Bir insan eline geçen gücü kötüye kullanacak.
Kimse karşı koyamıyor ama Allah var.
İşte bu farkındalık zikirdir.
Zikir burada bir kelime olmaktan çıkar, ahlâkî bir bilinç hâline gelir.
Bu yüzden zikir, dilde başlayabilir; fakat hayatın içinde doğrulanır.
Zikir ve Dürüstlük
Allah’ı gerçekten zikreden insan, O’nun ölçüsünü de hatırlar.
Allah’ı anıp adâleti unutamaz.
Allah’ın rahmetini anıp merhameti terk edemez.
Allah’ın hakkı gözettiğini bilip başkasının hakkını yiyemez.
Allah’ın her şeyi bildiğini bilip gizli kötülüğü “kimse görmüyor” diye meşrulaştıramaz.
Çünkü Allah’ı hatırlamak, Allah’ın ölçüsünü hatırlamaktır.
Ve Allah’ın ölçüsünü hatırlayan insan, davranışlarına dikkat eder.
İşte zikir burada ahlâk üretir.
Pekiî Zikirmatik?!
Tesbih veya zikirmatik kullanılabilir.
Tekrarın insanı toparlayan, dikkatini yoğunlaştıran bir tarafı olabilir fakat araç amaç hâline gelirse risk başlar.
Çünkü zikirmatik tekrarı sayar.
Allah ise hayata bakar.
Zikirmatik 10.000 gösterebilir ama o 10.000 tekrar insanı bir tek yalandan vazgeçirmemiş olabilir.
Bir tek haksızlıktan…
Bir tek kibirden…
Bir tek zulümden…
Bir tek kul hakkından…
O zaman sayı büyümüş, fakat şuur büyümemiştir.
Zikir, sayı değil; şuurdur.
Zikir sayılabilir bir tekrar olabilir fakat zikrin kendisi sayılamaz.
“Sabah-Akşam” ve Süreklilik
33/41-42 : “Allah’ı çokça zikredin. O’nu sabah-akşam tesbih edin.”
Sabah ve akşam elbette gerçek zamanlardır. Fakat günün iki ucunu zikreden bu ifade, zikri yalnızca iki zaman dilimine hapsetmek zorunda değildir.
Sabah…
Akşam…
Ve ikisinin arasındaki bütün hayat. Çünkü amaç sabah Allah’ı hatırlayıp günün ortasında O’nu unutmak olamaz.
Sabah başlayan zikir, akşama kadar sürmelidir.
Daha doğrusu sabah başlayan şuur, hayatın hiçbir anında terk edilmemelidir.
İşte sürekli zikir budur.
Allah’ın bizim zikrimize ihtiyacı yoktur.
Bizim O’nu zikretmeye ihtiyacımız vardır.
Zikir Allah’ı değiştirmez; bizi değiştirir.
O’nu büyütmez; bizim O’nun karşısındaki yerimizi fark büyütür.
O’na bir şey kazandırmaz; bize şuur kazandırır.
Ve şuur sorumluluk doğurur.
Sorumluluk davranışa dönüşür.
Davranış ahlâka dönüşür.
Böylece zikir, insanın hayatında görünür hâle gelir.
Sürekli Zikreden İnsan
Sürekli zikreden insanın elinde sürekli tesbih bulunması gerekmez.
Onun asıl tesbihi şuurudur.
Sürekli zikreden insan, kimse görmediğinde de dürüsttür; güçlüyken de âdildir.
Kendisine zarar verecek olsa da hakikati söyler.
Çıkarına aykırı olsa da emanete sahip çıkar.
Öfkelendiğinde sınırını bilir.
Başkalarının hakkını kendi hakkı kadar önemser. Çünkü hayatının herhangi bir anını Allah’sız bir an olarak görmez.
Ve işte bu yüzden :
Zikir, sayı değil; şuurdur.
Salât, zikrin yoğunlaştığı vakittir.
Zikir, salâtın hayat boyunca sürdürülen şuurudur.
Ahlâk ise zikrin hayattaki şahididir.
Son Söz
Belki kendimize her gün sorabileceğimiz en önemli soru : “Bugün Allah’ı kaç defa zikrettim değil; “bugün Allah’ı kaç defa unutmadan yaşadım” sorusudur.
Çünkü O zaten bizimle.
Biz O’nunla olduğumuzu hatırlayalım diye salâtı ikame ediyoruz.
Salâttan sonra O’nu unutmayalım diye zikri hayatımıza yayıyoruz.
Ve Allah’ı unutmayan bir insanın, yalanı, zulmü, haksızlığı ve emanete ihaneti kendisine yakıştıramayacağı bir hayat kurmasını bekliyoruz.
İşte o zaman :
Salât zikre dönüşür.
Zikir şuur olur.
Şuur ahlâka dönüşür.
Ahlâk hayat olur.
Ve insan, yalnızca sabah-akşam değil, her an Allah’ı unutmadan yaşamaya başlar.
Yorumlar
Yorum Gönder