MÛSÂ VE ÂSÂ
MÛSÂ VE ÂSÂ
Asâdan İnsanlığa : Hazırlanmak, Görevlendirilmek ve Sorumluluk Üstlenmek
1. Firavunun Korkusu, Bir Çocuğun Kaderi
Hikâye bir asâyla başlamıyor. Bir çocuğun doğumundan önce, bir iktidarın korkusuyla başlıyor.
Firavun, yeryüzünde büyüklük taslayan, halkını sınıflara ayıran ve onların bir kesimini güçsüzleştiren bir yönetimdi. İsrâiloğullarının erkek çocuklarını öldürüyor, kadınlarını sağ bırakıyordu. Kur’an, bu uygulamayı yalnızca zalim bir yöneticinin kişisel kötülüğü olarak anlatmaz; iktidarın kendi varlığını korumak için insanları nasıl ezdiğini de gösterir.
Fakat Allah’ın iradesi, Firavunun kurduğu düzenin sınırlarına sığmıyordu. Kasas sûresinde bildirildiği üzere Allah, yeryüzünde güçsüz bırakılanlara lütufta bulunmayı, onları önderler ve mirasçılar kılmayı, Firavuna ve onun ileri gelenlerine korktukları şeyi göstermeyi murat ediyordu. (Kasas 28/4-6)
Firavun, geleceğini güvence altına almak için çocukları öldürüyordu. Oysa kendi sonunu hazırlayan sürecin içinde, öldürmek istediği topluluğun içinden çıkacak bir çocuğun yetişmesine bizzat zemin hazırlıyordu.
İşte Mûsâ’nın hikâyesi, daha en başında, insanın kurduğu hesaplarla Allah’ın hükmünün aynı şey olmadığını gösteriyor.
2. Sepet, Nehir ve Saray : Korunarak Yetiştirimek
Mûsâ’nın annesine vahyedilen ilâhî yönlendirme, onun hayatında yeni bir aşama başlatır: Çocuğunu emzirmesi, onun için korktuğunda ise onu suya bırakması ve korkmaması, üzülmemesi; çünkü çocuğunun kendisine geri döndürüleceği ve elçilerden biri kılınacağı bildirilir. (Kasas 28/7)
Bir anne için çocuğunu suya bırakmak, aklın ve alışılmış tedbirlerin kabul etmekte zorlanacağı bir davranıştır. Fakat burada teslimiyet, sorumluluğu terk etmek değildir. Anne, kendisine bildirilen yönlendirmeye güvenerek elinden geleni yapar; gerisini kendi kontrolünün dışında bırakır.
Sepet nehirde ilerler. Nehir onu Firavunun ailesine ulaştırır. Böylece Firavunun sarayı, kendisine karşı çıkacak insanın yetiştiği yere dönüşür.
Firavunun eşi, çocuğun öldürülmemesini ister; onun kendileri için bir göz aydınlığı olabileceğini söyler. Oysa bu çocuk, ileride Firavunun iktidarını sorgulayacak ve onun karşısına dikilecektir.
Mûsâ’nın annesi, Allah’ın vaadinin gerçekleşeceğine güvenerek çocuğunun peşine düşen kız kardeşini uzaktan izlemeye yönlendirir. Sonunda Mûsâ, başka sütanneleri kabul etmeyince kız kardeşi devreye girer ve annesine geri döndürülmesinin yolu açılır. Böylece annesinin gözü aydın olur ve Allah’ın vaadinin hak olduğu anlaşılır. (Kasas 28/8-13)
Tâhâ sûresi bu yetişme sürecini daha geniş bir ilâhî gözetim çerçevesinde anlatır. Mûsâ’nın Allah’ın gözetimi altında yetiştirildiği bildirilir. (Tâhâ 20/37-40)
Burada dikkat çekici olan, Mûsâ’nın ileride üstleneceği görevin bir anda başlamamasıdır. Onun hayatında çocukluktan itibaren birbirine bağlanan olaylar vardır. Tehlike, ayrılık, korunma, yeniden kavuşma ve yetişme…
Bize göre bütün bu süreç, Mûsâ’nın aşama aşama hazırlanmasının hikâyesi olarak okunabilir. Kur’an bu süreci tek bir başlık altında bir hazırlık teorisi olarak sunmaz; fakat anlattığı olaylar ve özellikle ilâhî gözetmeye yaptığı vurgu, böyle bir okumaya imkân verir.
3. Saraydan Ayrılış : Güç, Hata ve Sorumluluk
Mûsâ yetişkinlik çağına ulaştığında Allah ona hikmet ve ilim verir. (Kasas 28:14)
Bir gün, biri kendi halkından, diğeri düşman taraftan iki kişinin kavga ettiğini görür. Kendi halkından olan kişi Mûsâ’dan yardım ister. Mûsâ ötekine bir yumruk vurur ve adam ölür.
Mûsâ’nın tepkisi açıktır: Bu davranışı şeytanın işinden sayar; kendisine zulmettiğini itiraf eder ve Allah’tan bağışlanma diler. Allah da onu bağışlar. Ardından Mûsâ, Allah’ın kendisine verdiği nimetleri hatırlayarak suçlulara arka çıkmayacağını söyler. (Kasas 28/15-17)
Bu olay, Mûsâ’nın hayatında önemli bir dönüm noktasıdır. Henüz Peygamberlik görevi verilmeden önce, gücünü kullanırken yaptığı bir hatayla yüzleşir. Yanlışını inkâr etmez, başkasına yüklemez, onu meşrulaştırmaya çalışmaz. Sorumluluğunu üstlenir ve bağışlanma diler.
Ertesi gün aynı çevrede yaşanan olaylar, Mûsâ’nın durumunu daha da tehlikeli hâle getirir. Bir kişinin kendisini ihbar edeceğini anlayınca şehirden korku içinde çıkar. Allah’a yönelerek zalimler topluluğundan kurtulmayı diler. (Kasas 28/18-21)
Mûsâ artık sarayın korunaklı dünyasından uzaktadır. Geçmişinde bir hata, önünde belirsiz bir gelecek vardır.
Fakat insanın hayatında bazen bir kapanış gibi görünen şey, yeni bir başlangıcın eşiği olabilir.
4. Medyen : Görevden Önce Hayatı Tanımak
Mûsâ, Medyen’e doğru yönelir. Yolun sonunda bir su başına ulaşır; insanların hayvanlarını suladığını, biraz ötede ise hayvanlarını sulamaktan geri duran iki kadın bulunduğunu görür.
Onlara durumlarını sorar. Babalarının yaşlı olduğunu, bu nedenle kendilerinin sulama yapamadığını öğrenir. Mûsâ onların hayvanlarını sular, ardından gölgeye çekilerek Rabbine yönelir:
“Rabbim! Bana indireceğin her hayra muhtacım.” (Kasas 28/24)
Bu dua, Mûsâ’nın içinde bulunduğu durumu bütün açıklığıyla ortaya koyar. Elinde imkânları sınırlı, geleceği belirsiz bir yolcu vardır. Buna rağmen başkasının ihtiyacını görür, elinden gelen yardımı yapar. Sonra kendi ihtiyacını Allah’a arz eder.
Yardım ettiği kadınlardan biri daha sonra onu babasına çağırır. Mûsâ başından geçenleri anlatır. Kadınlardan biri, babasına onu ücretle çalıştırmasını önerirken gerekçesini de açıklar: Çalıştırılacak insanların en hayırlısı, güçlü ve güvenilir olandır. (Kasas 28/25-26)
Böylece Mûsâ’nın hayatında yeni bir dönem başlar. Evlilik, çalışma, geçim ve sorumlulukla geçen yıllar…
Bu yılları yalnızca Peygamberlikten önceki bir ara dönem olarak görmek zorunda değiliz. Bize göre Mûsâ, bu süreçte hayatın başka yüzlerini de tanır: Yurdundan uzak kalmayı, emek vermeyi, aile kurmayı ve gündelik sorumlulukları üstlenmeyi.
Bir insanın büyük bir görev üstlenmesi, onun yalnızca olağanüstü olaylarla karşılaşmasını gerektirmez. Hayatın sıradan görünen deneyimleri de insanın kişiliğinin oluşumuna katılır.
5. Tûr’da Çağrı : Hazırlığın Göreve Dönüşmesi
Mûsâ, ailesiyle birlikte yola çıktığında Tûr tarafında bir ateş görür. Ailesinden orada kalmalarını ister; belki ateşin bulunduğu yerden bir haber ya da ısınmalarını sağlayacak bir parça ateş getirecektir.
Fakat karşılaştığı şey, sıradan bir ateş değildir. Allah ona seslenir ve kendisini tanıtır. Ona yalnızca Allah’a kulluk etmesini ve O’nu anmak üzere salâtı ikâme etmesini bildirir. Ardından kıyametin mutlaka geleceğini, her insanın yaptığının karşılığını bulacağını haber verir. (Tâhâ 20/9-16)
Sonra Mûsâ’ya, elindeki şeyin ne olduğu sorulur.
İşte asâ burada sahneye çıkar.
Ancak asâdan önce çağrı vardır; çağrıdan önce hayat; hayatın içinde de yıllara yayılan bir oluş ve hazırlanma süreci…
Mûsâ, elindeki asânın ne işe yaradığını anlatır: Ona dayanmakta, onunla hayvanlarına yaprak silkelemekte ve başka işlerde kullanmaktadır. (Tâhâ 20/17-18)
Allah ona asâsını yere bırakmasını emreder. Asâ hareket eden bir yılana dönüşür. Mûsâ korkar ve geri çekilir. Ardından ona korkmaması, asâyı alması söylenir; asânın eski hâline döneceği bildirilir. Elini koynuna sokmasıyla ilgili ikinci bir işaret de gösterilir. (Tâhâ 20/19-23)
Burada sıradan bir araç, ilâhî emirle olağanüstü bir işaretin parçası olur. Fakat asânın önemini yalnızca olağanüstü dönüşümünde ararsak hikâyenin büyük bölümünü gözden kaçırırız.
Çünkü asâyı tutan elin sahibi de bir süreçten geçmiştir.
Tâhâ sûresinde Mûsâ’nın Allah’ın gözetimi altında yetiştirildiği, O’nun iradesi doğrultusunda seçilip görevlendirildiği bildirilir. (Tâhâ 20/39-41)
Bize göre Mûsâ’nın hazırlanması, kişiliğinden görevine, görevinden kullanacağı araçlara uzanan bütünlüklü bir süreç olarak okunabilir. Bu, âyetlerin doğrudan kullandığı bir kavramlaştırma değil; farklı âyetleri bir arada değerlendirdiğimizde ulaştığımız yorumdur.
6. Asâdan Önce İnsan : Araç, Amaç ve İlâhî Emir
Mûsâ’nın asâsı önceleri gündelik hayatında kullandığı sıradan bir araçtır. Ona dayanır, onunla iş görür. Asâ kendi başına bağımsız bir güç kaynağı değildir.
Fakat Allah’ın emriyle onun işlevi değişir. Bir işaret hâline gelir; Firavun’un karşısına çıkılacak mücadelenin bir parçası olur.
Burada iki noktayı birbirinden ayırmak gerekir.
Birincisi, Kur’an’ın anlattığı somut olaydır: Mûsâ’nın asâsı Allah’ın emriyle olağanüstü bir işlev kazanır. Bu, Mûsâ’ya verilen ilâhî bir işarettir.
İkincisi, bu olaydan hareketle insanın araçları hakkında geliştirebileceğimiz düşüncedir: Bir aracın anlamı yalnızca fiziksel varlığında değil, hangi amaçla ve hangi sorumlulukla kullanıldığında da ortaya çıkar.
Fakat bu ikinci nokta, asânın mucizesiyle insanın elindeki sıradan araçları özdeşleştirmek anlamına gelmez. Mûsâ’nın asâsı, Peygamberlik görevi bağlamında Allah’ın verdiği bir işarettir. İnsan aklı, dili, kalemi, bilgisi veya teknolojisi ise bu mucizeyle aynı kategoride değildir.
Yine de asâ kıssası bize şu soruyu sordurabilir : Elimizdeki imkânları ne için kullanıyoruz?!. Gücümüzü hakikati açığa çıkarmak için mi, yoksa kendi çıkarımızı korumak için mi seferber ediyoruz?!.
Asâya ilişkin anlatı, aracı amaç hâline getirmenin değil, aracı kendisine verilen görev içinde anlamlandırmanın önemini düşündürür.
7. Âsâyı Düzelten, Dili Düzeltemez Miydi?!
Mûsâ, Firavuna gitmekle görevlendirildiğinde bu görevin ağırlığını hisseder. Rabbine yönelerek göğsünün genişletilmesini, işinin kolaylaştırılmasını ve dilindeki düğümün çözülmesini ister. Böylece sözünü daha iyi anlayabilmelerini diler. (Tâhâ 20/25-28)
Burada insanın iç dünyasına açılan önemli bir kapı vardır.
Mûsâ’nın asâsı Allah’ın emriyle olağanüstü bir işaret hâline gelmiştir. Fakat Mûsâ, kendisinin konuşma güçlüğüyle ilgili yaşadığı sorunu da Allah’a arz eder.
Bu durum üzerinden “Allah asâyı değiştirdiği hâlde Mûsâ’nın dilini neden kendiliğinden değiştirmedi” diye sorabiliriz. Ancak bu soruyu, Kur’an’ın açıklamadığı bir ilâhî gerekçeyi biliyormuş gibi cevaplamamalıyız. Âyetler, Mûsâ’nın dilindeki düğümün nedenini veya Allah’ın bunu hangi sebeple o şekilde bıraktığını açıklamaz.
Bildiğimiz şey şudur: Mûsâ, görevin gerektirdiği hususları Rabbinden ister. Bu istek, onun kendi sınırlılıklarının farkında olduğunu ve bunları saklamak yerine Allah’a arz ettiğini gösterir.
Burada önemli olan, Mûsâ’nın kusursuz olduğunu ileri sürmek değildir. Tam tersine, görev üstlenen insanın kendi ihtiyaçlarını ve güçlüklerini fark etmesi, yardım istemesi ve sorumluluğuna hazırlanmasıdır.
Mûsâ’nın duası, büyük bir görev karşısında insanın yalnızca dışındaki engelleri değil, kendi içindeki güçlükleri de hesaba katması gerektiğini düşündürür.
8. Hârûn Neden İstendi?!. Birlikte Zikretmek ve Tesbih Etmek
Mûsâ’nın duâsı burada bitmez.
Rabbinden ailesinden birini kendisine yardımcı kılmasını ister: Kardeşi Hârûn’u. Onunla gücünü pekiştirmesini ve onu görevine ortak etmesini talep eder. Ardından bu isteğinin gerekçesini açıklar : “Böylece Seni çokça tesbih edelim ve Seni çokça analım.” (Tâhâ 20:29–35)
Bu gerekçe son derece önemlidir.
Mûsâ, Hârûn’u yalnızca daha etkili konuşmak, daha güçlü görünmek veya Firavun karşısında daha fazla sonuç almak için istemez. Bunların görev bakımından önemli olabileceğini düşünebiliriz; ancak âyetlerde Mûsâ’nın açıkça söylediği gerekçe, birlikte Allah’ı çokça tesbih etmek ve çokça anmaktır.
Bu ayrımı gözden kaçırmamalıyız.
Mûsâ, büyük bir görevi üstlenirken yanında bir kardeşinin, bir yardımcısının bulunmasını ister. Fakat ortaklığın anlamını yalnızca iş bölümüyle açıklamaz. Görevin içinde Allah’ı anmayı ve O’nu tesbih etmeyi çoğaltacak bir birliktelik talep eder.
Burada görev ile kulluk birbirinden ayrılmaz. Mücadele, yalnızca dışarıdaki bir düşmana karşı yürütülen faaliyet değildir. Görevi üstlenenlerin kendi yönelişlerini de diri tutmaları gerekir.
Mûsâ’nın talebi, bize bir başka ilkeyi de düşündürür: Büyük bir sorumluluk, her şeyi tek başına yapmaya çalışmakla aynı şey değildir. İnsan bazen gücünü, güvenilir bir ortakla birlikte hareket ederek pekiştirir.
Üstelik bu ortaklık, yalnızca hedefe ulaşmak için değil, o hedefe giderken hangi ölçüye bağlı kalınacağını unutmamak için de önemlidir.
9. Firavuna Gitmek : Hatırlatmak ve Hatırda Tutmak
Allah, Mûsâ ve Hârûn’a birlikte Firavuna gitmelerini emreder. Ona karşı yumuşak söz söylemelerini ister; belki öğüt alır veya sakınır. (Tâhâ 20/42-44)
Bu emir, muhatabın kim olduğu düşünüldüğünde dikkat çekicidir. Karşılarında kendisini güçlü gören, insanları ezen ve iktidarını korumak için şiddet uygulayan bir yönetici vardır. Buna rağmen elçilere kaba ve ölçüsüz bir dil kullanmaları değil, yumuşak konuşmaları emredilir.
Bu, zulmü onaylamak değildir. Firavunun yaptıklarını görmezden gelmek de değildir. Hakikati dile getirirken yöntemin ve dilin de sorumluluk taşıdığını gösterir.
Mûsâ ve Hârûn’un görevi, Firavunun gücüne benzer bir güç kurmak değildir. Onlar, Allah’ın görevlendirdiği elçiler olarak onun karşısına çıkacaklardır.
Mûsâ’nın Hârûn’u isteme gerekçesini, ardından gelen Firavuna gitme emriyle birlikte okuduğumuzda başka bir anlam bağlantısı da kurabiliriz: Bir yandan Firavuna hakikati hatırlatmaya çalışmak, öte yandan kendileri Allah’ı anmayı ve tesbih etmeyi sürdürmek…
Bu, âyetlerin tek tek cümlelerinde aynen kurulmuş bir ifade değil; ilgili pasajları birlikte okuduğumuzda ulaştığımız bir yorumdur.
Böylece görev iki yönlü bir sorumluluk taşır: Hakikati muhataba ulaştırmak ve bu işi yaparken hakikatin kaynağını unutmamak.
Başkalarına doğruyu anlatmaya çalışan insan, kendi yönelişini de sürekli gözden geçirmelidir. Aksi hâlde hakikati savunma iddiası, zamanla kişinin kendi gücünü ve konumunu savunmasının aracına dönüşebilir.
10. Asâ ve Sihirbazlar : Gösteri ile Hakikat Arasındaki Fark
Mûsâ ve Hârûn, Firavunun karşısına çıkarlar. Firavun, onların getirdikleri işaretleri kabul etmez; iddialarını reddeder ve kendi gücünü sergilemek üzere sihirbazları toplar.
Sihirbazlar, iplerini ve asalarını ortaya atarak insanlara etkileyici bir gösteri sunarlar. İnsanların gözlerini büyüler, onları korkuya sürüklerler. Mûsâ da bir an için içinde bir korku hisseder. Allah ona korkmamasını, üstün gelecek olanın kendisi olduğunu bildirir. (Tâhâ 20/56-68)
Sihirbazların ortaya koyduğu şey, insanların algısını etkileyen bir gösteridir. Mûsâ’nın asâsıyla gerçekleşen olay ise Kur’an’ın anlatımında Allah’ın verdiği bir işarettir. İkisini yalnızca dış görünüşlerine bakarak aynı düzleme koyamayız.
Sihirbazlar, ortaya koydukları gösterinin insanları nasıl etkilediğini bilirler. Fakat hakikati gördüklerinde secdeye kapanırlar ve Mûsâ ile Hârûn’un Rabbine iman ettiklerini açıklarlar. Firavunun tehditleri karşısında da imanlarından dönmezler. (Tâhâ 20/69-73)
Bu sahne, hakikat ile gösteri arasındaki ayrımı keskinleştirir.
Bir şeyin çok etkileyici görünmesi, onun hakikat olduğu anlamına gelmez. Kalabalıkları peşinden sürüklemek, insanlarda korku oluşturmak veya büyük bir güç izlenimi vermek de tek başına doğruluğun ölçüsü değildir.
Üstelik sihirbazların tutumu, insanın hakikat karşısındaki sorumluluğunu gösterir. Daha önce bir gösterinin parçası olan insanlar, gördükleri karşısında kendi konumlarını değiştirebilirler. Kendi çıkarları veya güvenlikleri tehlikeye girdiğinde bile hakikate bağlı kalmayı seçebilirler.
Burada mesele, insanın hangi tarafta başladığı kadar, hakikatle karşılaştığında ne yaptığıdır.
11. Mûsâ ve Hârûn : Birlikte Yürütülen Görev, Allah’ın Gerçekleştirdiği Kurtuluş
Mûsâ ve Hârûn’un görevi, Firavunun karşısına çıkıp bazı işaretler göstermekten ibaret değildir. Onlar İsrâiloğullarının kurtuluşuna uzanan sürecin içinde görevlendirilmişlerdir.
Allah, Mûsâ’ya geceleyin kullarını yola çıkarmasını bildirir. Firavun ve ordusu onların peşine düşer. Ardından denizin yarılması ve İsrâiloğullarının kurtarılması gerçekleşir; Firavun ve ordusu ise boğulur. (Tâhâ 20/77-79; Şuarâ 26/52-68)
Bu anlatımda kurtuluşun asıl faili Allah’tır. Mûsâ ve Hârûn, kendiliklerinden bağımsız bir kurtarıcı güç değildir. Onlar kendilerine verilen görevi yerine getiren elçilerdir.
Bu ayrımı korumak gerekir. Çünkü insan, bir görevin içinde önemli bir sorumluluk üstlendiğinde, zamanla sonucu kendi gücüne mal etme eğilimine kapılabilir. Oysa Kur’an’ın anlatımında elçilerin görevi ile Allah’ın hükmü birbirine karıştırılmaz.
Mûsâ’nın asâsı da kendi başına bir ilâh veya bağımsız bir kudret değildir. Asânın işlevi, Allah’ın emri ve Mûsâ’nın görevi bağlamında anlam kazanır.
Hârûn’un varlığı ise görevin paylaşılabileceğini, dayanışmanın ve ortaklığın önemini gösterir. Mûsâ, kendisine verilen sorumluluğu yerine getirirken kardeşinin desteğini istemiştir. Bu isteğin açıkça dile getirilen amaçlarından biri de birlikte Allah’ı tesbih etmek ve anmaktır.
Dolayısıyla bu hikâyede üç unsuru birbirinden ayırmadan, ama birbirine karıştırmadan düşünmeliyiz: Görevlendirilen insan, görev sırasında kullanılan araç ve bütün bunların üzerinde Allah’ın hükmü.
12. Bugünün Mûsâları, Hârûnları ve Firavunları
Mûsâ ve Hârûn’un hikâyesini geçmişte yaşanmış, tamamlanmış bir olay olarak okuyup kapatabiliriz. Fakat o zaman hikâyenin bugün bize yönelttiği soruları duymamış oluruz.
Bugün de gücü elinde tutanlar, kendi düzenlerini korumak uğruna başkalarını ezebiliyor. Bugün de insanlar korku üreterek, gerçeği çarpıtarak veya etkileyici gösterilerle kalabalıkları yönlendirebiliyor. Bugün de haksızlığa karşı çıkmak, hakikati dile getirmek ve güçsüz bırakılanların yanında durmak gerekiyor.
Bu bakımdan Mûsâ, Hârûn ve Firavun isimlerini yalnızca tarihsel şahısları anlatan isimler olarak değil, insanın ve toplumların davranışlarını değerlendirmemize yardım eden örnekler olarak da okuyabiliriz.
Fakat burada önemli bir uyarı var : Bu isimleri, hoşlanmadığımız insanlara kolayca yapıştıracağımız etiketlere dönüştürmemeliyiz.
Karşımızdakine Firavun demek kolaydır. Peki, kendi gücümüzü nasıl kullanıyoruz?!. Kendi düşüncemizi sorgulanamaz hâle getiriyor muyuz?!. Bize bağlı insanların itiraz etmesini engelliyor muyuz?!. Kendi çıkarımızı hakikat diye sunuyor muyuz?!.
Bir insan başkalarını eleştirirken kendisini sorgulamaktan muaf tutuyorsa, hakikatin tarafında olduğunu söylemesi yeterli değildir.
Mûsâ’nın hayatında kendi hatasını kabul ettiği, bağışlanma dilediği bir dönem vardır. Bu ayrıntı önemlidir. Mûsâ’nın örnekliği, yalnızca Firavuna karşı durmasında değil, kendi davranışını sorgulayabilmesinde de görülür.
Hârûn örneği ise dayanışmayı hatırlatır. Büyük bir sorumluluk, her şeyi tek başına üstlenmek değildir. Güvenilir bir ortakla yürümek, gerektiğinde yardım istemek ve ortak yönelişi diri tutmak da sorumluluğun parçasıdır.
Öyleyse bugünün Mûsâları, yalnızca yüksek sesle konuşan veya kendisini hakikatin temsilcisi ilan eden insanlar değildir. Kendi gücünü sorgulayan, hatasını kabul edebilen, haksızlık karşısında sorumluluk alan ve Allah’a karşı kulluğunu unutmayan insanlar olmaya çalışmalıdır.
Bugünün Hârûnları da yalnızca birinin arkasında duran kişiler değildir. Hakikat ve sorumluluk temelinde ortaklık kuran, dayanışmayı güçlendiren ve birlikte doğruyu arayan insanlardır.
Bugünün Firavunluğu ise yalnızca bir tahtta oturmakla sınırlı değildir. Gücü ele geçirdiğinde kendisini ölçü kabul etmek, başkalarını ezmek, itirazı bastırmak ve kendi çıkarını herkesin üzerinde tutmak da firavunlaşmanın biçimleri olarak değerlendirilebilir.
Fakat bu kavramları başkalarına yöneltmeden önce kendimize sormamız gereken soru şudur : Ben, gücümün yettiği yerde nasıl bir insan oluyorum?!.
13. Bugünün Âsâsı : Aklımız, Dilimiz, Kalemimiz ve İmkânlarımız
Mûsâ’nın âsâsı, kendi tarihsel bağlamında Allah’ın verdiği bir işarettir. Bugün elimizdeki hiçbir aracı bu mucizeyle özdeşleştiremeyiz. Bununla birlikte kıssayı düşünerek kendi imkânlarımız hakkında sorular sorabiliriz.
İnsan aklı bir araçtır. Dil bir araçtır. Kalem, bilgi, bilim, teknoloji ve iletişim imkânları da insanın elindeki araçlardır. Bunların her biri, kullanılış biçimine göre insan hayatına fayda sağlayabilir veya zarar verebilir.
Akıl, hakikati araştırmak için kullanılabileceği gibi, insanın kendi yanılgılarını savunmak için de kullanılabilir. Dil, insanları uyarmak ve hakikati anlatmak için kullanılabileceği gibi, yalanı yaymak ve insanları birbirine düşürmek için de kullanılabilir. Bilgi, sorunları çözmek için değerlendirilebileceği gibi, başkalarını denetlemek ve sömürmek için de kullanılabilir.
Demek ki araçların varlığı tek başına yeterli değildir. Onları hangi amaçla, hangi ölçüyle ve hangi sorumluluk anlayışıyla kullandığımız önemlidir.
Mûsâ’nın asâsını sıradan bir araç olmaktan çıkarıp ilâhî bir işaret hâline getiren şey, onun kendiliğinden sahip olduğu bağımsız bir güç değildir. Kur’an’ın anlattığı üzere bu, Allah’ın emriyle gerçekleşmiştir.
Bizim araçlarımızı değerlendirirken ise onları mucizeleştirmek veya kendilerine bağımsız bir kutsallık yüklemek yerine, kullanılış amaçlarını ve ortaya çıkardıkları sonuçları sorgulamamız gerekir.
Bugün hakikati savunmak isteyen insanın elinde akıl, bilgi, dil, kalem, bilim ve teknoloji olabilir. Fakat bunların hiçbiri, kullanan kişinin yanılmazlığını garanti etmez. Hakikati savunduğunu söyleyen insan da yanılabilir; iyi niyetli olduğunu düşünen insan da yanlış yapabilir.
Bu nedenle araçların gücü kadar, onları kullanan insanın kendi nefsini sorgulaması ve kullandığı ölçüyü denetlemesi de önemlidir.
Asâ kıssasının bugüne taşınabilecek düşünsel sorusu belki de budur : Elimizdeki imkânlar bizi daha sorumlu insanlar mı yapıyor, yoksa güç sahibi olduğumuz için kendimizi daha az sorgular hâle mi getiriyor?!.
SONUÇ : ÂSÂDAN İNSANA, İNSANDAN SORUMLULUĞA
Mûsâ ve asâsının hikâyesi, yalnızca olağanüstü bir dönüşümün hikâyesi değildir. Firavunun korkusuyla başlayan, bir çocuğun korunmasıyla devam eden, yıllar içinde şekillenen ve ilâhî bir çağrıyla göreve dönüşen bir hayat hikâyesidir.
Bu hikâyede Mûsâ’nın kişiliği, yaşadığı olaylar, yaptığı hatalar, yardım arayışı, duâsı ve göreve hazırlanışı vardır. Ardından asâ ve diğer işaretler gelir. Hârûn’un göreve ortak edilmesiyle dayanışmanın, birlikte tesbih ve zikrin önemi ortaya çıkar. Firavunun karşısına çıkışları ve İsrâiloğullarının kurtuluşu ise görevin toplumsal boyutunu gösterir.
Mûsâ’nın hikâyesini yalnızca elindeki asâya bakarak okursak, onu o asâyı taşıyan insan hâline getiren süreci kaçırırız. Yalnızca mucizeye odaklanırsak, sorumluluğu ve kulluğu gözden kaçırırız. Yalnızca Firavuna karşı yürütülen mücadeleyi öne çıkarırsak, bu mücadelenin içinde yer alan duâ, dayanışma, zikir ve tesbih boyutunu eksik bırakırız.
Hikâye bize hem dış dünyaya hem de kendi içimize bakmayı gerektiren sorular yöneltir.
Gücümüzü nasıl kullanıyoruz?!. Bir yanlış yaptığımızda onu kabul edebiliyor muyuz?!. Bir görev üstlendiğimizde yardım istemeyi biliyor muyuz?!. Hakikati başkalarına anlatmaya çalışırken kendi yönelişimizi de denetliyor muyuz?!. Elimizdeki imkânları insanları ezmek için mi, yoksa sorumluluğumuzu yerine getirmek için mi kullanıyoruz?!.
Ve belki de en önemlisi : Kendi elimizdeki aracı sorgulamadan önce, onu kullanan insanı sorgulamayı biliyor muyuz?!.
Mesele yalnızca elimizde hangi asânın bulunduğu değildir. Mesele, o asâyı hangi amaçla, hangi ölçüyle ve kimin sorumluluğu altında kullandığımızdır.
Âsâ, elindeki insanı kendiliğinden haklı kılmaz. Bilgi, sahibini kendiliğinden bilge yapmaz. Güç, sahibini kendiliğinden adil kılmaz. Hakikatin tarafında olduğunu söylemek de insanı kendiliğinden hakikatin ölçüsü hâline getirmez.
Mûsâ’nın hikâyesi, bize bir araçtan önce insanı, insanın iddiasından önce sorumluluğunu ve sorumluluğun içinde de Allah’a kulluğu düşünmeyi öneriyor.
Bugün bizim de asâlarımız var. Akıl, dil, kalem, bilgi, bilim, teknoloji ve dayanışma…
Asıl soru, bunlara sahip olup olmadığımız değil; onları neye hizmet ettirdiğimizdir.
Elimizdeki asâyı hakikate ve ezilenlerin kurtuluşuna hizmet edecek biçimde kullanmaya hazır mıyız?!.
Yorumlar
Yorum Gönder