KULUN İLÂHLAŞMA RİSKİ

KULUN İLÂHLAŞMA RİSKİ

(Âyet-el Kürsî ve Kehf Sûresi Ekseninde Bir Yetki Sınırı Analizi)

GİRİŞ : TEORİDE İLÂH TEK, PRATİKTE ÇOK!

İslâm’ın temel ilkesi tevhîddir : Allah tektir; ilâh O’dur. Kelime-i Şehâdet’in Hz. Muhammed’i tanımlayan bölümü bile bu sınırı açıkça ortaya koyar : AbduHû ve ResûlüHû = O’nun kulu ve Elçisi.

Hz. Muhammed, Allah’ın elçisi olmasından önce ve onunla birlikte Allah’ın kuludur. Elçilik, kulluğu ortadan kaldırmaz; kulluk da elçiliği değersizleştirmez. Hiçbir beşerî makam, insanı Allah olmaktan veya Allah’a ait mutlak yetkileri kendiliğinden taşımaktan çıkaramaz.

Ne var ki burada gözden kaçırılmaması gereken bir mesele var.

Bir insanın Allah’ın birliğine inanması, onun zihninde ve dînî hayatında bütün yetkileri yalnızca Allah’a bıraktığını gösterir mi?!. Diliyle yalnızca Allah’ı ilâh kabul eden biri, davranışlarında başka insanlara Allah’a ait işlevler yükleyebilir mi?!.

Evet, bu çelişki mümkündür.

Teoride İLÂH TEK, pratikte ÇOK!

Bir kişi Allah’ın tek ilâh olduğunu söylemeye devam ederken, başka bir kişiye gaybı bilme, her yerden yardım çağrılarını duyma, belâları giderme, kader üzerinde tasarrufta bulunma veya insanları ilâhî hüküm karşısında kurtarma gibi yetkiler atfedebilir. Bir başkasını sorgulanamaz, yanılmaz ve kendisine kayıtsız şartsız itaat edilmesi gereken bir makamda görebilir.

Böylece dilde korunan tevhid, düşünce ve davranış düzeyinde aşınmaya başlar.

Burada mesele, Allah’ın yarattığı sebeplerin veya kulların birbirlerine yardım etmesinin varlığı değildir. İnsanlar birbirlerini işitir, birbirlerine yardım eder, bilgi aktarır ve çeşitli işlere vesile olurlar. Allah’ın izniyle gerçekleşen bir fiil de elbette mümkündür.

Asıl mesele, sınırlı bir insana sınırsız veya Allah’a özgü bir yetki atfedilmesidir. Bir kulun belirli bir işte vesile olmasıyla, o kula sürekli ve bağımsız bir kozmik tasarruf gücü tanınması aynı şey değildir.

Bu yazıda kulun ilâhlaşma riski derken, insanın gerçekten ilâha dönüştüğünü değil, Allah’a ait sıfatların, işlevlerin ve otoritenin farklı kullar arasında paylaştırılması tehlikesini kastediyoruz.

Bu riskin nasıl ortaya çıktığını, Âyet-el Kürsî’nin ortaya koyduğu ilâhî yetki sınırları ve Kehf sûresindeki Mûsâ-Hızır kıssası üzerinden inceleyelim.

1. ÂYET-EL KÜRSÎ : MUTLAK YETKİNİN ADRESİ

Âyet-el Kürsî, Allah tasavvurunun temel sınırlarını belirler:

“Allah, O’ndan başka ilâh olmayandır; Hayy ve Kayyûm’dur. O’nu ne uyuklama tutar ne de uyku. Göklerde ve yerde ne varsa O’nundur. O’nun izni olmadan katında kim şefaat edebilir?! ... Gökleri ve yeri koruyup gözetmek O’na ağır gelmez. O, Aliyy ve Azîm’dir.” (Bakara 2/255)

Bu âyet, yalnızca Allah’ın varlığını ve birliğini bildirmez; O’nunla yaratılmışlar arasındaki temel ayrımı da ortaya koyar.

Allah Kayyûm’dur : Varlığı ayakta tutan O’dur. Yaratılmışlar ise varlıklarını ve imkânlarını kendilerinden almazlar. Hiçbir kul, kendisine verilen sınırlı bir imkândan hareketle evrenin bağımsız yöneticisi konumuna yükselemez.

Mülk Allah’ındır : Göklerde ve yerde ne varsa O’nundur. Hiçbir yaratılmış, Allah’ın mülkü üzerinde bağımsız ve sınırsız bir tasarruf sahibi değildir.

Allah’ın gözetmesi O’na ağır gelmez : İnsan sınırlıdır; yorulur, her yerde bulunamaz ve her şeyi bilemez. Bu yüzden kendi yönetiminde yardımcılar görevlendirir. Allah ise varlığı ayakta tutmak için kendisini tamamlayacak bir kozmik bürokrasiye muhtaç değildir.

Buradan Allah’ın hiçbir aracı kullanmayacağı sonucu çıkmaz. Meleklerin, insanların ve tabiatta işleyen sebeplerin varlığı, Allah’ın mutlak egemenliğiyle çelişmez. Fakat hiçbir aracı, Allah’ın eksikliğini gideren zorunlu bir yöneticiye dönüştürülemez.

İşte sınır buradadır.

Bir şeyhin veya gavsın insanlara rehberlik etmesi başka, dünyanın görünmeyen yönetiminde özel bir makamı bulunduğuna inanılması başkadır. Bir insanın duâsının kabul edilmesi başka, onun belâları istediği zaman kaldırabilen sürekli bir güce sahip sayılması başkadır.

İkinci tür iddialar karşısında şu soruyu sormalıyız : Allah’ın mutlak yönetimine ait olduğu düşünülen bir işlev, hangi gerekçeyle bir kula sürekli ve ayrıcalıklı bir yetki olarak verilmektedir?!.

Bu soruyu sormak, her olağanüstü iddiayı peşinen reddetmek değildir. İddianın kapsamını, delilini ve Allah-kul sınırlarıyla ilişkisini sorgulamaktır.

2. KEHF SÛRESİ : HIZIR BİR YETKİ EMSALİ MİDİR?!

Kehf sûresinde Mûsâ, Allah’ın kendisine rahmet verdiği ve katından bir ilim öğrettiği bir kul ile karşılaşır : “Derken kullarımızdan bir kul buldular. Ona katımızdan bir rahmet vermiş ve ona tarafımızdan bir ilim öğretmiştik.” (Kehf 18/65)

Kıssa boyunca Mûsâ’nın ilk bakışta anlamlandıramadığı üç olay gerçekleşir : Bir geminin kusurlu hâle getirilmesi, bir çocuğun öldürülmesi ve yıkılmak üzere olan bir duvarın karşılıksız onarılması.

Kıssanın sonunda bu olayların gerekçeleri açıklanır. Ancak tartışmamız bakımından belirleyici olan, anlatının sonundaki şu ifadedir:

“Ben bunu kendiliğimden yapmadım.” (Kehf 18/82)

Bu cümle, anlatılan eylemlerin bağımsız bir otorite iddiasına dayandırılmadığını gösterir. Söz konusu kul, yaptıklarını kendi başına sahip olduğu sınırsız bir yetkinin sonucu olarak sunmaz.

Pekiî, bu kıssadan hareketle sonraki dönemlerde bazı insanlara neden özel yetkiler tanınabilmiş?!.

Kıssada belirli bir kula özel bilgi verilmesi, her dönemde bazı insanların aynı türden bilgiye sahip olduklarını kanıtlamaz. Daha da önemlisi, bir kişiye özel bilgi verilmiş olması, onun bütün gaybı bildiğini veya evrenin işleyişini yönettiğini göstermez.

Özel bilgi, mutlak gayb bilgisi değildir. Bir olayda özel bir görev üstlenmek, sürekli bir kozmik makamın sahibi olmak değildir.

Kehf kıssası, herhangi bir şeyhe veya manevî lidere hukuk ve ahlâk üstü bir dokunulmazlık belgesi sunmaz. Bir insanın rüyası, ilhamı veya kişisel manevî tecrübesi, başkalarının haklarını bağlayıcı biçimde belirleyen bir hükme dönüşemez.

Hızır kıssasını gerekçe göstererek bir liderin davranışlarının sorgulanmasını engellemek, kıssanın kendisinden çıkarılamayacak bir yetki üretmektir.

Üstelik burada asıl soru yalnızca bir insanın olağanüstü bir bilgiye sahip olup olamayacağı değildir. Soru, bu iddianın başka insanlar üzerinde nasıl bir otoriteye dönüştürüldüğüdür.

Bir insanın kendisine özel bilgi verildiğini söylemesiyle, toplumun o insana sorgulanamaz bir yönetim yetkisi tanıması arasında zorunlu bir bağ yoktur.

Hızır kıssası, bir kulun nasıl ilâhlaştırılabileceğinin değil, özel bir bilgi ve görevin bile kendiliğinden bağımsız bir otorite üretmediğinin hatırlatıcısıdır.

3. KULUN İLÂHLAŞMA RİSKİNİN ALTI BELİRTİSİ

Teorik çelişkiyi pratikte görebilmek için, bir kulun hangi yetkilerle donatıldığına ve bu yetkilerin nasıl bir otoriteye dönüştürüldüğüne bakmalıyız.

1. SINIRSIZ ALGILAMA : HER YERDE DUYAN VE BİLEN KUL

Bir şeyhin veya gavsın dünyanın öbür ucundaki müridinin feryadını her an duyduğuna, onun kalbinden geçenleri bildiğine veya kendisine yöneltilen her çağrıdan haberdar olduğuna inanılması, öncelikle bilgi ve işitme iddiası bakımından incelenmelidir.

Bir insanın haber alması, uzaktaki bir olayı öğrenmesi veya belirli bir şeyi sezmesi başka; ona mekân ve zaman sınırlarından bağımsız, sürekli ve kuşatıcı bir algı yetkisi atfetmek başkadır.

Allah’ın mutlak bilgisi ve işitmesi ile yaratılmış bir insanın sınırlı bilgisi ve işitmesi aynı şey değildir.

Bir kula her yerde hazırmış, her çağrıyı işitirmiş ve her kalbi bilirmiş gibi bir konum verilmesi, teoride reddedilen ilâhî sıfatların pratikte insana aktarılması riskini doğurur.

2. KADER ÜZERİNDE TASARRUF : HÜKMÜ DEĞİŞTİREBİLEN KUL

Bir şeyhin Levh-i Mahfuz’u okuyabildiği, müridinin kaderini değiştirebildiği, amel defterine müdahale edebildiği veya kabir azabını engelleyebildiği ileri sürülüyorsa, iddianın kapsamı sorgulanmalıdır.

Duâ etmek başka, kaderi yönetmek başkadır. Bir başkasına Allah’ın rahmetini dilemek başka, ilâhî hüküm üzerinde bağımsız tasarruf yetkisine sahip olduğunu ileri sürmek başkadır.

Âyet-el Kürsî, şefaati bile Allah’ın iznine bağlar. Bu, şefaatin kendiliğinden işleyen, sahibine sınırsız güç veren bir ayrıcalık olmadığını gösterir.

Bir kula Allah’ın hükmünü değiştirme, hesap sonucunu belirleme veya ölüm sonrası süreci kendi iradesiyle yönetme yetkisi atfedilmesi, tevhîdin yetki sınırları bakımından ciddi bir sorundur.

3. HUKUKÜSTÜLÜK : UYARILAMAYAN VE SORGULANAMAYAN KUL

Kur’an, Hz. Muhammed’i bile vahyin rehberliğinde uyarmış ve düzeltmiştir. Abese sûresinin başlangıcı (80/1-10) ve Tahrîm sûresindeki hitap (66/1), Peygamberlik makamının Allah’ın hitabı karşısında bağımsız ve dokunulmaz bir alan oluşturmadığını gösterir.

Buna rağmen bir şeyhin veya gavsın davranışları eleştirildiğinde, “sen onun hikmetini anlayamazsın” ya da “Hızır da yaptıklarını herkese açıklamamıştı” denilerek bütün itirazlar geçersiz sayılıyorsa, manevî otorite hesap vermekten muaf tutuluyor demektir.

Böylece görünür delillerin ve adâlet ölçüsünün yerini, kişiye atfedilen gizli hikmet alır. Her yanlış, görünmeyen bir gerekçeyle savunulabilir; her itiraz, itiraz edenin manevî yetersizliğine bağlanabilir.

Bir insanın manevî saygınlığı, onu başkalarının haklarını ihlal etmekten veya yanlış yaptığında uyarılmaktan muaf tutmaz.

Kulun sorgulanamaz hâle getirilmesi, onun ilâhî otoriteye yaklaştırılmasının en tehlikeli biçimlerinden biridir.

4. “Bİ-İZNİLLAH” KALKANI : HER İDDİAYA İLAHÎ ONAY ATFETMEK

Bir kula olağanüstü yetkiler atfedildiğinde, bu iddialar sıklıkla “Allah’ın izniyle” denilerek savunulur.

Oysa Allah’ın izniyle bir işe vesile olmak, her iddianın doğru olduğunu göstermez. Önce iddianın ne olduğu, hangi delile dayandığı ve atfedilen yetkinin sınırları belirlenmelidir.

Kur’an, Hz. İsâ’nın bazı olağanüstü fiillerini Allah’ın izniyle ilişkilendirir. (Âl-i İmrân 3/49; Mâide 5/110) Bu anlatım, fiilin Allah’ın izniyle gerçekleştiğini vurgular; İsâ’nın bağımsız bir ilâh olduğu sonucunu doğurmaz.

Aynı ayrım diğer kullar için de geçerlidir.

Bir insanın bir iyiliğe vesile olması mümkündür. Ancak bu, ona her zaman ve her yerde olağanüstü tasarruf yetkisi verildiği anlamına gelmez.

“Allah’ın izniyle” ifadesi, Allah’a ait yetkilerin bir kula sınırsız biçimde aktarılmasını kendiliğinden meşrûlaştırmaz.

İzin ile yetki, vesile olmakla bağımsız tasarruf sahibi olmak birbirine karıştırılmamalıdır.

5. İŞLEVSEL ÇOĞALTMA : TEORİDE İLÂH TEK, PRATİKTE ÇOK!

İşte bütün meselenin düğümlendiği yer burasıdır.

Bir kişi Allah’ın tek ilâh olduğuna inanabilir; ancak farklı kullara farklı ilâhî işlevler yükleyebilir.

Birisi gaybı bilir. Bir diğeri her yerden yardım çağrılarını duyar. Bir başkası belâyı kaldırır. Bir diğeri kaderi yorumlar, günahları bağışlatır veya ölümden sonraki sonuçlar üzerinde tasarrufta bulunur. Bir başkası da görünmeyen âlemin yönetiminde kendisine özel bir makam atfedilerek yüceltilir.

Böylece tek bir Allah’a ait olduğu kabul edilen yetkiler, farklı kişiler arasında dağıtılır.

Her kişi açıkça ilâh ilan edilmez. Hatta bu kişilerin hepsinin Allah’ın kulu olduğu özellikle vurgulanabilir. Fakat pratikte her birine ilâhî otoritenin belirli bir parçasını çağrıştıran işlevler yüklenir.

İşte teorik tevhîdle pratikteki çoklu otorite arasındaki çelişki budur.

Sorun, çok sayıda insanın bulunması veya insanların birbirlerine yardım etmesi değildir. Sorun, Allah’a özgü mutlak yetkilerin farklı kullar arasında paylaştırılmasıdır.

Bir insanın belirli bir konuda bilgili olması, onun gaybı bildiği anlamına gelmez. Bir insanın duâsına umut bağlanması, onun kader üzerinde tasarruf sahibi olduğunu göstermez. Bir insanın rehber kabul edilmesi, onu Allah’a ulaşmanın vazgeçilmez kapısı yapmaz.

Fakat bu sınırlar ortadan kalktığında, zihindeki ilâh tasavvuru ile günlük hayatta fiilen başvurulan otoriteler birbirinden ayrılmaya başlar.

Dilde bir olan ilâh, pratikte farklı yetkilerin dağıtıldığı çok merkezli bir sisteme dönüşür.

Bu durumun mutlaka açık bir ilâhlık iddiasıyla ortaya çıkması gerekmez. İşlevsel çoğaltma, ilâhlık unvanı kullanılmadan da gerçekleşebilir.

Teoride bir olan ilâhın işlevlerini pratikte çoğaltmak, tevhîdin yalnızca sözle korunup korunmadığını sorgulamamızı gerektirir.

6. BAĞIMLILIĞIN KURUMSALLAŞMASI : ALLAH’A ULAŞMANIN VAZGEÇİLMEZ KAPISI

İşlevsel çoğaltmanın toplumsal hayattaki sonuçlarından biri de belirli kişilerin veya kurumların Allah ile kul arasındaki ilişki üzerinde vazgeçilmez aracılar hâline getirilmesidir.

Bir rehberden yararlanmak, bilgili bir insana danışmak veya sâlih insanların örnekliğinden istifade etmek başka; Allah’ın rahmetine erişmenin ancak belirli bir şahsın himayesiyle mümkün olduğuna inanmak başkadır.

İkinci durumda kişi, kendi kulluğunu yaşamak için başka bir insanın sürekli onayına, manevî himayesine veya aracılığına bağımlı hâle getirilir.

Böyle bir yapı, zamanla kendi otoritesini yeniden üretir : Kişinin özel yetkileri bulunduğuna inanılır; bu yetkiler nedeniyle ona bağlanılır; bağlanma, onun sorgulanamazlığını güçlendirir; sorgulanamazlık da yeni yetki iddialarının önünü açar.

Böylece kişisel bir inanç, kurumsal bir otoriteye dönüşür.

Burada mesele, her türlü rehberliği veya manevî eğitimi reddetmek değildir. Mesele, rehberliğin bağımlılık üretmesi ve bir kulun başka kulların Allah’la ilişkisi üzerinde vazgeçilmez bir makam edinmesidir.

Bir insan başkasına iyiliği hatırlatabilir, hakikate işaret edebilir ve güzel örnek olabilir. Ancak onun bu işlevleri, kendisini Allah’ın yerine geçen bir otoriteye dönüştürmez.

Allah’ın kulu, başka bir kulun kulluğu üzerinde mutlak yetki kuramaz.

4. TASAVVUF MU, OTORİTENİN MUTLAKLAŞTIRILMASI MI?!

Bu noktada hedefi doğru belirlemek gerekir.

İnsanın nefsini arındırmaya çalışması, kendisini sorgulaması, Allah’a yakınlık araması ve güzel ahlâk geliştirmesi başlı başına bir sorun değildir. Manevî eğitim ve rehberlik de insan hayatında anlamlı bir yere sahip olabilir.

Sorun, manevî tecrübenin başkaları üzerinde sınırsız yetki üretmeye başlamasıdır.

Bir insanın arınmış olması, onun yanılmaz olduğunu göstermez. Sezgilerinin güçlü olması, gaybı bildiğini kanıtlamaz. Duâsının kabul edildiğine inanılması, onun başkalarının kaderini yönettiği anlamına gelmez.

Üstelik bu sorun yalnızca tarikatlarla sınırlı değildir. Siyasî liderler, ideologlar, düşünürler ve başka beşerî otoriteler de kendilerini sorgulanamaz hâle getirebilir. İnsanların bir kişiye duyduğu güven, zamanla o kişinin sözlerini hakikatin ölçüsü hâline getirebilir.

Dolayısıyla mesele yalnızca yanlış bir inanç değil, aynı zamanda bir yetki, bağımlılık ve hesap verebilirlik meselesidir.

İnsan, başka bir insanı mutlaklaştırdığında yalnızca o kişiye olağanüstü bir değer vermiş olmaz; kendi aklını, iradesini ve sorumluluğunu da o kişinin otoritesine teslim etme riski taşır.

Tevhîdin insanı özgürleştiren yönü burada ortaya çıkar : Hiçbir insan, Allah’ın mutlaklığına ortak bir otorite olarak konumlandırılamaz.

SONUÇ : TEVHÎDİ DİLDE DEĞİL, HAYATTA KORUMAK

Âyet-el Kürsî, varlığı ayakta tutanın, mutlak mülkün sahibinin ve göklerle yeri gözetenin Allah olduğunu bildirir. Kehf sûresindeki kul ise kendisine özel bir bilgi verilmiş olmasına rağmen yaptıklarını kendiliğinden yapmadığını söyler.

Bu iki referans birlikte okunduğunda, kulluk ile yetki arasındaki sınır belirginleşir : Bir kula özel bir imkân verilmesi, ona mutlak yetki tanındığı anlamına gelmez. Bir insanın manevî saygınlığı, onu sorgulanamaz kılmaz. Bir olayın hikmetini bilmemek de herhangi bir kişiye sınırsız otorite tanımayı haklı çıkarmaz.

Öyleyse bir şeyhi, gavsı, kutbu veya başka bir dînî otoriteyi değerlendirirken yalnızca onun kendisini nasıl tanımladığına bakmak yetmez. Ona inananların hangi yetkileri atfettiğine, bu yetkilerin hangi delillere dayandırıldığına ve insan hayatında nasıl sonuçlar doğurduğuna da bakmak gerekir.

Bir insanın Allah’ın kulu olduğunu söylemesi önemlidir; ancak bu söylem, ona yüklenen her yetkiyi kendiliğinden meşrû kılmaz.

Asıl sorular şunlardır : Allah’a ait hangi sıfatlar bu insana atfediliyor?!. Hangi tasarruflar onun yetkisi sayılıyor?!. Kendisini eleştiriden muaf tutan bir konumu var mı?!. Başkalarının Allah’la ilişkisi onun onayına veya himayesine bağlanıyor mu?!. Söylemde korunan tevhîd, pratikte de korunuyor mu?!.

Bu soruların amacı insanları peşinen mahkûm etmek değil, inançlarımızla davranışlarımız arasındaki çelişkileri görünür kılmaktır.

Çünkü tevhîd, yalnızca kaç ilâha inandığımızla değil, kime hangi yetkiyi tanıdığımızla da ilgilidir.

Bir kulun ilâhlaşma riski, kendisinin açıkça Allah olduğunu söylemesiyle başlamaz. Ona Allah’a ait işlevler yüklenmesi, bu işlevlerin farklı insanlar arasında dağıtılması ve ortaya çıkan otoritenin sorgulanamaz hâle getirilmesiyle de ortaya çıkabilir.

Böylece dilde tek olan ilâh, zihinde ve toplumsal pratikte çoklu otoriteye bölünür.

İşte bu yüzden mesele yalnızca bir insanın aşırı yüceltilmesi değildir. Mesele, Allah’ın birliğini kabul ettiğini söyleyen insanın, farkında olmadan bu birliğin gerektirdiği sınırları aşındırabilmesidir.

Teoride İLÂH TEK, pratikte ÇOK!

Bu çelişkiyi fark etmek, tevhîdi yeniden düşünmenin başlangıcıdır.

Allah’ı yüceltmek, insanı küçültmek değil; insanı ilâhlaştırmamak, onu kulluğunun onuruyla baş başa bırakmaktır.

Tevhîd, Allah’ın birliğini yalnızca dilde ilan etmek değil, O’na ait mutlak yetkileri hiçbir kula paylaştırmamaktır.

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

MÂÛN NE DİYOR?!.

HAYATIN GAYESİ

KİP