VARLIK NEDEN VAR?!
VARLIK NEDEN VAR?!
Varlığın Gayesi, İnsanın Varoluş Fırsatı ve Rabbin Muradı
1. SORU : VARLIK NEDEN VAR?!
Varlık, neden var?!
Bu soru, ontolojinin teleolojisidir. Ontoloji, var olanı ve var olmayı; teleoloji ise varoluşun gayesini sorgular. Dolayısıyla sorumuz yalnızca varlığın nasıl meydana geldiği değil, aynı zamanda niçin var edildiğidir.
Bilim, varlığın işleyişini ve oluşum süreçlerini araştırır. Felsefe, var olmanın anlamını, temellerini ve mümkün açıklamalarını sorgular. Fakat varlığın nihâî gayesini, varlığı Var Eden’in muradından bağımsız biçimde kesinleştiremeyiz.
Çünkü varlığın niçin var edildiğini sorarken, yalnızca var olana değil, onu Var Eden’e ve var edişin muradına da bakmamız gerekir.
Varlık, neden var?!.
Bu sorunun cevabını ararken önce kendimize bakalım.
2. VARLIĞIN İÇİNDEKİ, VARLIĞIN BÜTÜNÜNÜ KUŞATABİLİR Mİ?!
İnsan, varlığın içindeki bir varlıktır. Araştırdığı; gerçekliğin dışında değil, içindedir. Kendisi de var olanların bir parçasıdır.
Öyleyse insan, varlığın bütününü kuşatabilir mi?!. Kendisini varlığın dışına çıkarıp varlığa bütünüyle dışarıdan bakabilir mi?!.
Hayır!.
İnsan, varlığın bazı yönlerini gözlemleyebilir, araştırabilir, açıklayabilir. Bilimsel bilgi üretebilir; felsefî sorgulamalarla kavrayışını derinleştirebilir. Fakat varlığın bütününü kuşatmakla, varlığın içindeki bazı gerçeklikleri bilmek aynı şey değildir.
Dahası, varlığın nasıl işlediğini bilmekle niçin var edildiğini bilmek de aynı şey değildir.
Bir şeyin nasıl meydana geldiğini açıklamak, onun hangi gaye için var edildiğini kendiliğinden açıklamaz.
Varlığın içindeki, varlığın bütününü kuşatamıyorsa, varlığın nihâî gayesini yalnızca kendi sınırlı bakışından hareketle kesinleştirebilir mi?!.
İşte burada insanın bilgi sınırıyla karşılaşıyoruz.
3. VARLIĞI KUŞATAN
Kur'an, insanın kuşatamadığı bir gerçekliğe işaret ederken Allah hakkında şöyle buyurur : “Vesia kürsiyyüHü-s semâvâti ve-l ard.” = “O’nun Kürsîsi gökleri ve yeri kuşatmıştır.” (Bakara 2/255)
Bu ifadeyi Allah’ı yaratılmış bir mekânın içinde veya dışında bulunan bir varlık gibi düşünerek değil, yaratılmışın sınırlılığı ile Allah’ın kuşatıcılığı arasındaki farkı gözeterek ele almalıyız.
İnsan, varlığın içindedir; Allah ise yaratılmış varlıklarla aynı ontolojik düzlemde değildir. İnsan yaratılmıştır; Allah yaratandır. İnsan varlığını kendisi meydana getirmemiştir; varlığını Allah’a borçludur.
Buradan önemli bir sonuç çıkar : Varlığın içindeki insan, varlığın nihâî gayesini kendi başına kesinleştiremez. Fakat varlığı Var Eden, var edilişin gayesini insana bildirebilir.
İşte vahiy, bu noktada anlam kazanır.
Vahiy, insan aklını devre dışı bırakmaz; insanın kendi imkânlarıyla kesinleştiremeyeceği konularda ilâhî bildirimi esas almasını sağlar.
Biz varlığın nihâî gayesini tahmin etmekle yetinmek zorunda değiliz. Çünkü varlığı Var Eden, bu konuda bize bildirimde bulunmuştur.
4. VAR EDEN’İN MURADI
Allah, varlığı var ederken var olana varlığını ve Rabliğini gösterir.
Varlık, kendi kendisinin sebebi değildir. Kendi varlığını kendisi meydana getirmemiştir. Varlığını sürdürmesi de mutlak anlamda kendi elinde değildir.
Yaratılmış olan, varlığıyla kendisini Var Eden’e muhtaçtır. Bu muhtaçlık, yaratılmışın ontolojik hakikatidir. Allah’ın yaratması ve varlığı sürdürmesi ise rubûbiyetinin bir tezahürüdür.
Burada “Allah bilinmek istedi” ifadesini de doğru anlamalıyız. Allah’ın bilinmesi, O’nun bilinmeye muhtaç olduğu veya yaratmakla kendisindeki bir eksikliği giderdiği anlamına gelmez. Allah’ın varlığı, yaratılmışların bilgisine bağlı değildir.
Mesele, Allah’ın kendisini yaratılmışlar aracılığıyla keşfetmesi değil; yaratılmışların kendilerini var edeni tanıyabilme imkânına kavuşmasıdır.
Tasavvuf geleneğinde bu düşünce, “Ben gizli bir hazine idim; bilinmeyi sevdim...” sözüyle anlatılır. Ancak bu sözün Hz. Peygambere sahih hadis olarak nispeti doğrulanmış değildir. Dolayısıyla düşüncemizi bu sözün hadis olarak kabulüne dayandırmak zorunda değiliz.
Kur'an’ın kendi bildirimleriyle ilerleyebiliriz.
Allah, varlığı var ederek var olana Rabliğini gösterir; insana ise bu Rabliği tanıma ve ona bilinçli biçimde karşılık verme imkânı tanır.
Pekiî, insan bu imkânı hangi amaçla kullanacaktır?!.
5. İNSAN NEDEN VAR EDİLDİ?!
Kur'an, insanın yeryüzündeki konumunu anlatırken şöyle buyurur : “Hani Rabbin meleklere, ‘Ben yeryüzünde bir halife var edeceğim’ demişti...” (Bakara 2/30)
“Melekler de yeryüzünde fesat çıkaracak ve kan dökecek birini mi?!. diye sorarlar. Allah ise : Ben sizin bilmediklerinizi bilirim.”, der.
Burada insanın kötülük yapabilme ihtimali inkâr edilmez. Fakat insanın varoluşu da bu ihtimale indirgenmez. İnsan, risklerine rağmen kendisine irade ve sorumluluk alanı tanınmış bir varlıktır.
Allah’ın muradını yalnızca insanın yapabileceği kötülükler üzerinden okuyamayız. İnsan, yeryüzünde kendisine tanınan imkânı hangi yönde kullanacağı konusunda sorumludur.
Bu noktada yaratılışın gayesini açıklayan âyete ulaşırız : “Ben cinleri ve insanları ancak Bana kulluk etsinler diye yarattım.” (Zâriyât 51/56)
Bu âyet, insanın niçin var edildiğine ilişkin ilâhî bildirimin merkezindedir.
Buradaki kulluk kavramını doğru anlamalıyız.
6. ZORUNLU YÖNELİŞ VE GÖNÜLLÜ YÖNELİŞ
İnsan, Allah’ın hükümranlığının dışında değildir. İnsan ister kabul etsin ister reddetsin, yaratılmıştır. Varlığını kendisi meydana getirmemiştir; varlığını mutlak biçimde kendisi yönetmez.
Kur'an şöyle buyurur :“Göklerde ve yerde bulunanlar, ister istemez Allah’a secde ederler...” (Ra’d 13/15)
Bu ifade, yaratılmışların ilâhî hükümranlığın dışına çıkamayışını gösterir.
İnsan da bu zorunlu bağımlılığın içindedir. Rabbini inkâr etmesi, Rabbinin hükümranlığından çıkması anlamına gelmez.
İnsanın Rabbinden bağımsız olma seçeneği yoktur. Kaçış yok!.
Fakat insanın önünde başka bir imkân vardır : Kendisini Var Eden’i tanımak, O’nun Rabliğini kabul etmek ve O’na gönüllü olarak yönelmek.
Burada iki ayrı yönelişten söz ediyoruz :
Zorunlu Yöneliş : İnsanın yaratılmış olmasının ve Allah’ın hükümranlığı altında bulunmasının sonucu.
Gönüllü Yöneliş : İnsanın kendisini Var Eden’i bilinçli olarak tanıması, kulluğu iradesiyle üstlenmesi ve hayatını bu doğrultuda düzenlemesi.
Bunlar birbirinin alternatifi değildir. İnsan, gönüllü yönelişi reddetse bile zorunlu bağımlılıktan kurtulamaz.
İşte Allah’ın muradı ile insanın tercihi arasındaki ayrım burada ortaya çıkar.
Allah’ın muradı, insanın yalnızca zorunlu olarak kendisine bağımlı bulunması değil, bu bağımlılığı tanıyarak gönüllü kulluğa yönelmesidir.
Zâriyât 51/56’daki kulluğun amacı, herkesin fiilen ve gönüllü olarak kulluk edeceği anlamına gelmez. İnsan bu amacı reddedebilir. Ancak bu ret, yaratılış gayesini ortadan kaldırmaz; insanın o gayeye nasıl karşılık verdiğini gösterir.
Zorunlu yöneliş, yaratılmış olmanın sonucudur; gönüllü yöneliş, yaratılış gayesine bilinçli karşılıktır.
Dolayısıyla Allah’ın bütün insanları yaratmış olması, bütün insanları aynı şekilde değerlendireceği anlamına gelmez. Ontolojik bağımlılık bakımından herkes yaratılmıştır; iradî yöneliş ve ahlâkî sorumluluk bakımından herkes aynı durumda değildir.
7. İLK HATA VE YENİ FIRSAT
İnsanın yaratılış kıssasına döndüğümüzde, ağaca yaklaşma hadisesiyle karşılaşırız.
Ağaca yaklaşmak, yalnızca bir ağaca yaklaşmak değildir. Kıssanın bütünlüğü içinde bu hâdise, insanın kendisine gösterilen sınırı aşmasını anlatır. İnsan, kendisine tanınan imkân karşısında yanlış bir tercihte bulunmuştur.
Pekiî, insanın hikâyesi burada biter mi?!.
Hayır!.
İnsan hatasını tanıma, bağışlanma dileme ve yeniden doğru yöne yönelme imkânıyla karşılaşır.
Bu nedenle dünya hayatını, ilk hatanın basit bir cezası veya cennetten çıkarılmanın anlamsız bir sonucu olarak değerlendiremeyiz.
Buradaki varlığımız, ilk hatanın telafisi için tanınmış bir fırsattır; fakat varoluşumuzun bütün anlamı yalnızca bu telafiye indirgenemez.
Daha geniş çerçevede mesele, insanın kendisine tanınan imkânı kulluk doğrultusunda değerlendirmesidir.
Bu hayat, kazanılmış bir hak veya Allah’a karşı ileri sürülebilecek bir alacak değildir. Hayatın kendisi, insana tanınmış bir imkândır. İnsan bu imkânı değerlendirebilir veya boşa harcayabilir; Rabbine gönüllü yönelebilir veya bu yönelişi reddedebilir. Ancak hiçbir tercihi, onu yaratılmış olma hakikatinin dışına çıkarmaz.
8. BURADAKİ VARLIĞIMIZ VE ÖTEDEKİ VARLIĞIMIZ
Buradaki varlığımızın amacı ile ötedeki varlığımızın amacı birbirinden bağımsız değildir.
Kulluk, yalnızca dünya hayatına ait geçici bir uğraş olarak düşünülemez. Dünya hayatındaki ahlâkî tercih alanı ile ölüm sonrasındaki varoluşun mahiyeti de birbirine karıştırılmamalıdır.
Dünya hayatı, insanın iradesiyle yönelişini gerçekleştirdiği ve tercihlerinin sorumluluğunu taşıdığı alandır. Ötedeki varoluş ise bu dünyadaki hayatımızdan kopuk, bambaşka bir nihâî amaç olarak ele alınmamalıdır.
İnsan burada kendisine tanınan imkânı kullanır. Kulluğa yönelmesi, yaratılış gayesine bilinçli karşılık vermesidir. Bu yönelişi reddetmesi de sorumluluk bakımından sonuçsuz değildir.
Öyleyse dünya hayatı, yalnızca sonraki hayata geçmek için katlanılan bir bekleme süresi değildir. Dünya hayatı da ilâhî muradın içinde yer alır : İnsan burada iradesini kullanır, yönelişini ortaya koyar ve kendisine tanınan imkânın sorumluluğunu üstlenir.
9. SONUÇ : VARLIK NEDEN VAR?!
Başlangıçtaki sorumuza yeniden dönelim : Varlık neden var?!.
Varlık, var edilmiştir fakat var edilişin nihâî gayesini, varlığı Var Eden’in muradından bağımsız düşünemeyiz.
İnsan, varlığın içindeki bir varlık olarak bütün varlığı kuşatamaz. Varlığın nasıl işlediğini araştırabilir; fakat varlığın nihâî gayesini yalnızca kendi sınırlı bakışından hareketle kesinleştiremez.
Bu konuda insan, Var Eden’i dinlemek, vahyin bildirimini dikkate almak zorundadır.
Kur'an, insan ve cinnin yaratılış gayesini kulluk olarak bildirir. İnsan, Rabbinden bağımsız olamaz; fakat Rabbine gönüllü olarak yönelip yönelmeme konusunda irade ve sorumluluk sahibidir.
İlk hata, insanın bütün varoluş imkânını ortadan kaldırmamıştır. Dünya hayatı, insanın kulluk gayesine bilinçli karşılık verebileceği yeni bir imkân alanıdır.
Böylece üç temel hakikatle karşılaşırız :
1. Varlık, Var Eden’den bağımsız değildir.
2. Var edilişin gayesi, Var Eden’in muradından bağımsız değildir.
3. İnsanın yaratılmış olması insan için zorunludur; fakat kulluğa gönüllü yönelmesi, kendisine tanınan imkânın bilinçli kullanımıdır.
Ve bütün düşüncenin mihverinde şu ilâhî bildirim durur : “Ben cinleri ve insanları ancak Bana kulluk etsinler diye yarattım.” (Zâriyât 51/56)
Varlığın niçin var edildiğine ilişkin aradığımız cevap, insanın kendi kendine verdiği bir cevap değildir. Varlığı Var Eden’in, yaratılış gayesi hakkında bize bildirdiği cevaptır.
Varlık var edildi. İnsan, bu varoluş içinde kulluk imkânına sahip kılındı. Dünya hayatı ise insana, bu imkânı gönüllü olarak gerçekleştirebileceği bir alan olarak tanındı.
Yorumlar
Yorum Gönder