RABBİM ALLAH

RAB/BİM : BENİ YETİŞTİREN, TERBİYE EDEN 

Kelimeden Kavrama, Kavramdan Kavramın Ötesine

1. Bir Kelimeden Kavrama

Kur’an’da sıkça karşılaştığımız kelimelerden biri Rab kelimesidir. Bu sıklık, kelimenin yalnızca Allah’a seslenirken kullandığımız bir hitap olmadığını; Allah ile insan, insan ile hayat ve insan ile sorumluluk arasındaki ilişkiyi anlamamız bakımından da önemli olduğunu düşündürür.

Rab kelimesinin anlam alanında sahiplik, otorite, gözetme, besleme, yetiştirme, terbiye etme ve yönetme gibi anlamlar bulunur. Her kullanımda bu anlamların hepsi aynı ölçüde öne çıkmaz. Kelimenin kimin için, hangi bağlamda ve hangi ilişki içinde kullanıldığına bakmak gerekir.

Ancak bizim amacımız, kelimenin sözlük karşılıklarını sıralamakla yetinmek değil. Kur’an’daki kullanımlarından hareketle Rab kavramını anlamaya çalışmak.

Bu sebeple önce insanî düzeydeki kullanımlara bakalım; ardından bu düzeyden ilâhî Rabliğe geçelim. Sonra da Allah’ı anlamak için geliştirdiğimiz kavramın sınırlarını neden aşmamız gerektiğini düşünelim.

2. İnsanî Düzeyde Rab : Efendilik ve Gözetme

Yûsuf kıssasında rab kelimesinin insanî bir efendilik ilişkisi içinde kullanıldığı örnekler vardır.

Yûsuf 23’te Yûsuf’un söylediği şu ifade dikkat çekicidir : “İnnehû rabbî ahsene mesvây.”

Yaygın bir yoruma göre anlamı, “O benim efendimdir; bana iyi bir barınma sağladı” şeklindedir. Âyetteki rabbî ifadesinin Allah’a gönderme yaptığı yönünde de yorumlar bulunduğundan, bunu dil bakımından tartışmasız tek ihtimal olarak sunmamak gerekir. Bununla birlikte, insanî efendilik ve himaye ilişkisinin rab kelimesinin anlam alanıyla bağlantısını görmemize imkân verir.

Yûsuf 42’de de rabbike, yani “efendin” ifadesi hükümdarla ilişkili olarak kullanılır. Bu örnekler, rab kelimesinin yalnızca Allah’a özgü bir sözcük olarak kullanılmadığını, insanî düzeyde de bir otorite ve efendilik ilişkisini ifade edebildiğini gösterir.

Fakat insanî rablik sınırlıdır. İnsan mutlak bir otoriteye sahip değildir; kendisi de başkalarına, şartlara ve varlığının sınırlarına bağımlıdır. Gözetimi eksik, bilgisi sınırlı, yetiştirme gücü sonludur.

Öyleyse bu kullanımlardan hareketle bir kavram geliştirebiliriz; ancak insanî rabliği ilâhî Rablikle özdeşleştiremeyiz.

3. Ana-Babanın Yetiştirmesi : Rabbeyânî

İsrâ 24’te ana-babaya yönelik dua şöyle ifade edilir : “Rabbi’rhamhumâ kemâ rabbeyânî sagîrâ.” = “Rabbim! Onlar beni küçüklüğümden itibaren yetiştirdikleri gibi Sen de onlara merhamet et.”

Burada dil bakımından önemli bir ayrıntı var : Âyette ana-babaya doğrudan rab denilmiyor. Onların yaptığı iş, rabbeyânî fiiliyle anlatılıyor: Beni küçüklüğümden itibaren yetiştirdiler, büyüttüler, terbiye ettiler.

Bu ifade, Rab kelimesinin anlam dünyasındaki yetiştirme boyutunu kavramamıza yardımcı olur. Çocuk yalnızca beslenerek büyümez; ilgiyle, gözetimle, eğitimle ve zaman içinde şekillenen bir ilişkiyle yetişir. Ana-babanın sorumluluğu da yalnızca çocuğun dünyaya gelmesine vesile olmakla bitmez. Onu hayata hazırlamak ve gelişimini gözetmek de bu sorumluluğun içindedir.

Buradan hareketle Rab kavramını yalnızca hükmeden veya sahip olan bir otoriteye indirgememek gerektiğini düşünüyorum. Rablik ilişkisinin anlam dünyasında gözetme, besleme, büyütme ve terbiye etme de vardır.

İlgi ve sevgi de bu ilişkinin önemli boyutlarıdır. Bunları Rab kelimesinin her kullanımda doğrudan sözlük anlamı saymıyorum; kelimenin işaret ettiği yetiştirme ve gözetme ilişkisinin insan hayatında taşıyabileceği anlamlar olarak değerlendiriyorum.

4. İnsanî Rablikten Âlemlerin Rabbine

İnsanî örneklerden hareketle Rab kavramını anlamaya çalışabiliriz. Ancak Allah’ın Rabliğine geçtiğimizde yalnızca daha güçlü, daha bilgili veya daha iyi bir yetiştiriciden söz etmiyoruz.

İnsanî rablik sınırlıdır ve bağımlıdır. Allah’ın Rabliği ise bütün varlığı kuşatır.

Fâtiha suresinin ikinci ayeti bunu açıkça bildirir : “Elhamdülillâhi Rabbi’l âlemîn.” = Hamd, âlemlerin Rabbi olan Allah’a mahsustur.

Allah yalnızca benim Rabbim değildir; âlemlerin Rabbidir. Benim O’nu tanımam veya tanımamam, O’nun Rabliğinin varlığını belirlemez. Rabliği benim farkındalığımdan bağımsızdır. Fakat bu Rabliğin farkına varmam, ona nasıl karşılık vereceğim konusunda bana sorumluluk yükler.

Burada üç düzeyi birbirinden ayırabiliriz :

• Rab kelimesinin dildeki kullanımları;

• Bu kullanımlardan hareketle geliştirdiğimiz Rab kavramı;

• Allah’ın Rabliğinin, insanî tecrübelerimizden ve geliştirdiğimiz kavramdan daha kapsamlı oluşu.

İlk düzeyden ikinciye geçebiliriz. İkinci düzeyde anlamlı bir kavrayış geliştirebiliriz. Fakat üçüncü düzeyi ihmal edersek, kavramımızı Allah’ın kendisiyle özdeşleştirme tehlikesine düşeriz.

Allah’ı kavramaya çalışmak başka, Allah’ı kavramımıza sığdırmak başkadır.

5. Rab Kavramının Merkezinde Yetiştirme

Benim Rab kavramında özellikle öne çıkardığım anlam, yetiştirme ve gözetmedir.

Beni yalnızca var eden değil, varlığımın sürmesini ve gelişmesini mümkün kılan; hayatımı kuşatan şartları yaratan; bana doğruyu yanlıştan ayırabilmem için akıl, irade ve vahiy imkânı veren Rabbim…

Buradaki “yetiştirme”yi, Allah’ın insanı her an doğrudan ve mekanik biçimde yönettiği anlamında kullanmıyorum. İnsan irade sahibi bir muhataptır; tercihlerinin ve davranışlarının sorumluluğunu taşır. Rabbinin yetiştirmesine uygun davranmakla bu sorumluluk ortadan kalkmaz, aksine anlam kazanır.

Rablik herkesi kuşatır; ama her muhatap bunun farkında değildir. Farkında olanlar da aynı özeni göstermez.

İşte bu farkındalık, benim için “Rabbim” kelimesini kişisel ve ahlâkî bir sorumluluk ifadesine dönüştürüyor.

6. Rabbim Allah İse, Hayatım Ne Söylüyor?!

“Rabbim Allah” diyorum. Pekiî, bu söz hayatımda neye karşılık geliyor?!.

Eğer Rabbimin bana gösterdiği ölçülere uygun yaşamayı önemsemiyorsam, bildiğim doğruyu bilerek göz ardı ediyorsam, dilimle söylediğimle hayatımla gösterdiğim arasında bir çelişki doğmaz mı?!.

Birisi bana, “seni Rabbin böyle mi yetiştirdi?!” diye sorsa, bu soruyu nasıl karşılarım?!.

Bu soru, başkalarını yargılamadan önce kendimi sorgulamak için önemlidir. Çünkü “Rabbim Allah” demek, kendimi O’nun Rabliğine nispet etmek kadar, bu nispetin sorumluluğunu da üstlenmek demektir.

Elbette insanın hata yapması, bütün inancının otomatik olarak sahte olduğu anlamına gelmez. İnsan yanılabilir, zaaf gösterebilir, bildiğine aykırı davranabilir. Önemli olan, hatasıyla karşılaştığında ne yaptığıdır : Hatasını kabul ediyor mu, kendisini düzeltmeye çalışıyor mu, başkasına verdiği zararı gidermek için sorumluluk alıyor mu?!. Yoksa hatasını meşrûlaştırıp aynı davranışı sürdürmek için inancını bir örtü olarak mı kullanıyor?!.

İnanç iddiasının hayatla sınanması burada başlar.

Rabbim Allah ise, hayatım da bu sözün şâhidi olmalıdır.

7. Özür Dilemek : Tövbe, Dönüş ve Sorumluluk

Rabbimi Rab bilip O’nun gösterdiği ölçülere uygun davranmadığımda, “özür dilerim Rabbim” diyebilmeliyim. Kur’an’ın dilinde bu dönüşün adı tövbedir.

Tövbe, yanlış bir davranışın ardından söylenen bir cümleden ibaret değildir. İnsanın kendi davranışıyla Rabbinin gösterdiği yön arasındaki çelişkiyi fark etmesi, bunu kabul etmesi ve yeniden doğruya yönelmesidir.

Bir başkasının hakkını çiğnediysem yalnızca Allah’tan bağışlanma dilemekle yetinemem. Mümkün olduğu ölçüde verdiğim zararı gidermem, hakkı sahibine teslim etmem ve davranışımı düzeltmem gerekir.

Tövbeyi sıradanlaştırmamak da gerekir. Buradaki sıradanlaşma, insanın birden fazla kez tövbe etmesi değildir. İnsan aynı zaafla yeniden karşılaşabilir ve yeniden dönmesi gerekebilir. Asıl tehlike, tövbe sözünün davranışı değiştirme ciddiyetini kaybetmesidir.

Rabbinin yetiştirmesine uygun yaşamak isteyen insan, hatasız olduğunu iddia eden değil; hatasıyla yüzleşebilen, dönebilen ve düzeltmek için çaba gösteren insandır.

8. Azîm ve A’lâ : Kavramın Ötesine Geçmek

Şimdi metnin asıl düğümüne geliyoruz.

Rükûda “Sübhâne Rabbiye’l Azîm”, secdede “Sübhâne Rabbiye’l A’lâ” diyoruz.

Azîm, azamet ve büyüklük anlam alanına; A’lâ ise en yüce ve en üstün olma anlamına işaret eder. Hâkka 52’de “Rabbike’l Azîm”, A'lâ 1’de ise “Sebbih'İsme rabbike’l A’lâ” ifadeleri geçer.

Bu sıfatlar, Rabliğin birbirinden daha yüksek ve daha düşük basamakları anlamına gelmez. Allah’ın Rabliği bir yerde az, başka bir yerde daha fazla değildir. Bununla birlikte, bu iki sıfatın düşüncemizde önemli bir işlevi olduğunu söyleyebiliriz.

Biz Rab kelimesinin dildeki kullanımlarından hareketle bir kavram geliştiriyoruz. Bu kavramla Allah’ın Rabliğini anlamaya çalışıyoruz. Fakat Allah’ı Azîm ve A’lâ diye anarken, O’nun bizim kavramlarımızdan daha büyük ve daha yüce olduğunu da ifade ediyoruz.

Buradaki aşma, Rab kavramını terk etmek veya Onun anlamsız olduğunu söylemek değildir. Kavramın anlamını koruyarak, Onun Allah’ı bütünüyle kuşatamayacağını kabul etmektir.

İnsanî düzeydeki bir efendilik veya yetiştirme ilişkisi, Rab kavramını anlamamıza yardımcı olabilir. Fakat Allah’ın Rabliğini bu ilişkilerin büyütülmüş bir örneğine indirgeyemeyiz. Azîm, Allah’ın azametini insanın ölçülerine sığdırmaması gerektiğini; A’lâ ise yücelik hakkında kurduğu ölçüleri mutlaklaştırmaması gerektiğini hatırlatır.

Bu nedenle düşünce yolculuğumuz yalnızca kelimeden kavrama doğru ilerlemez. Kavramı geliştirdikten sonra onun sınırını da fark ederek aşarız.

Dil bize bir kapı açar. Kavram o kapıdan geçmemize yardım eder. Azîm ve A’lâ ise geçtiğimiz kapıyı, Allah’ın hakikatinin tamamı sanmamamız gerektiğini hatırlatır.

Bu, Allah’ın Zât’ını kavramış olduğumuz anlamına gelmez. O’nu isimleri, sıfatları ve fiilleri üzerinden tanımaya çalışırız; fakat bu tanıma çabasını Zât’ı bütünüyle kuşatmakla özdeşleştiremeyiz.

Rükûda ve secdede bu iki sıfatı anmak, böylece yalnızca iki ibâdet cümlesini tekrar etmek değildir. Kendi sınırlılığımızı ve Rabbimizin yüceliğini idrak etmeye yönelik bir yöneliştir.

9. Rab Bilincinin Hayattaki Karşılığı

İbâdetleri, hayatın tamamı yerine geçen davranışlar olarak değil, hayatın hangi ölçüyle yaşanacağını hatırlatan örnekler olarak düşünebiliriz. Bir bakıma, tabiri caizse ibâdetler prototip veya showroom gibidir; asıl gösterim yeri hayattır.

Rükûda Rabbimizin azametini, secdede yüceliğini anıyor ve O’na yöneldiğimizi söylüyorsak, bu yönelişin hayatımızda karşılığının olması gerekir.

Ben buna hayatı ibâdet kılmak diyorum. İbâdet belirli zamanlara sıkıştırılıp orada hapsedilirse, hayatın geri kalanıyla bağı zayıflar. Oysa Rab ile ilişki yalnızca belirli vakitlerde hatırlanan bir ilişki değildir. İnsan işinde, ailesinde, alışverişinde, kararlarında, gücünü kullanırken ve güçsüzle karşılaşırken de bu ilişkinin sorumluluğunu taşır.

Bu, her gündelik davranışın biçimsel bir ibâdete dönüşmesi demek değildir. Asıl mesele, insanın/kulun hayatın bütün alanlarında Rabbinin gösterdiği ölçülere uygun bir yön ve ahlâk geliştirmektir.

Kendisinin gözetildiğini bilen insan başkasını gözetmeyi; nimetlerle beslendiğini bilen insan başkasının ihtiyacını görmeyi; kendisinin terbiye edilmeye muhtaç olduğunu bilen insan da başkasına karşı kibirlenmemeyi öğrenmelidir.

Bunlar Rab kelimesinin doğrudan sözlük karşılıkları değil, Rab bilincinin insanın davranışlarında doğurması gereken ahlâkî sonuçlardır.

10. Âlemlerin Rabbi ve Benim Sorumluluğum

Allah’ın Rabbu’l âlemîn oluşu, Rablik ilişkisinin yalnızca benimle Allah arasında özel bir bağ olmadığını gösterir. Benim dışımdaki insanlar ve bütün varlık alanı da O’nun Rabliğinin kapsamındadır.

Bu nedenle “Rabbim” demek, bana dünyayı yalnızca kendi ihtiyaçlarımın çevresinde değerlendirme hakkı vermez. Benim hayatımın da Rabbi olan Allah, başkalarının da Rabbidir. Başkasının hayatını, onurunu ve hakkını hiçe sayarken Rabbe bağlılık iddiasında bulunmam, kendi sözümle çelişmem, demektir.

Gazze’de öldürülen, yerinden edilen, aç bırakılan ve insanlık onuru ayaklar altına alınan insanların karşısında da bu sorumluluk sorusu belirir. Mesele yalnızca kimin hangi dînî etiketi taşıdığı değildir. Mesele, insanın karşısındaki insanın hayatını ve hakkını gözetip gözetmediğidir.

Bu yaklaşım, insanı başkalarının hesabını vermeye çağırmadan önce kendi hesabıyla yüzleştirir : Ben, Rabbimin Rabliğini kabul ettiğimi söylerken hayatımda neyi değiştiriyorum?!.

Sonuç : Rabbim Allah; Hayatım Bunun Şâhidi Olmalı

Yûsuf kıssasındaki insanî efendilik kullanımı, ana-babanın rabbeyânî fiiliyle anlatılan yetiştirme sorumluluğu ve Kur’an’ın Allah’ı Rabbu’l âlemîn olarak tanıtması, aynı kelimenin anlam alanında birbirine temas eden fakat birbirine eşitlenemeyen düzeyleri gösterir.

Bu kullanımlardan hareketle Rab kavramını; gözetme, besleme, yetiştirme ve terbiye etme ilişkisi üzerinden anlamaya çalışabiliriz. Ancak Allah’ın Rabliğini bu kavrama sığdıramayız. Azîm ve A’lâ, kavramın ötesine geçmemiz gerektiğini; Allah’ın azametini ve yüceliğini insanî ölçülerimizle tüketemeyeceğimizi hatırlatır.

Benim için “Rabbim Allah” demenin anlamı şudur : Beni her ânımdaki durumum içinde kuşatan, varlığımı ve gelişimimi mümkün kılan Rabbim var. Benim de bu Rabliğin farkında olarak yaşamam gereken bir hayatım var.

O hâlde Rabbimi tanımak, yalnızca O’nun hakkında bilgi sahibi olmak değildir. O’na yönelmek, O’nun gösterdiği ölçüyü ciddiye almak, yanlış yaptığımda özür dileyip dönmek ve bu dönüşü davranışımla doğrulamaktır.

Rabbim Allah ise; hayatım da bunun şâhidi olmalı. Aksi hâlde sözüm, sözde kalır.

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

MÂÛN NE DİYOR?!.

HAYATIN GAYESİ

KİP